Wimbledon: Güneşi Batmayan Festival

Çocukluğumda Super Mario oynamaktan sıkıldığım nadir anlarda açtığım tek oyun vardı. Özellikle bana eşlik edecek birini bulduğumda günüm bayram havasında geçerdi. Oyunun girişinde SEGA logosunun üstünde kocaman harflerle yazılmış olan kelimeyi İngilizceye en ufak hakimiyetimin olmadığı yıllarda bir çırpıda okuyuverirdim. Wimbledon… Yıllar geçtikçe benim için ilk anlamı oyun olan bu kelimenin tenise, Wimbledon semtine ve haliyle İngiltere’ye uzak olan birçok insana da çok tanıdık geldiğini deneyimledim. Çünkü yaza girildiğinde evde elinde kumandayla, ne izleyeceğine dair hiçbir fikri olmadan koltuğun sıcağından şikayet ederek zap yapan birinin, ekranda Wimbledon’a rastlama ihtimali çok yüksekti. Oyun vasıtasıyla organizasyonla tanışmamın ardından, TRT’de Wimbledon izlediğimde ilk dikkatimi çeken; hiç durmayacakmış gibi yağan yağmurun sonrasında açan güneş ile yeşil ve beyazın harika uyumuydu. Bunu benim gibi yaşayan insanların, o dakikadan sonra iki tenisçinin birbirini yenmeye çalışmasından çok aslında bir festivale tanık olduğunu fark etmesi fazla zaman almayacaktı.

Maçları takip ederken yeşilden sonra en çok beyazın göze çarpıyor olması tesadüf değil. Wimbledon protokolü tenisçilerin kıyafetleri hakkında oldukça detaylı sınırlamalar barındırıyor. Kıyafetlerin arka tarafı tamamen beyaz olmalı. Üst bölgede boyunda veya manşetlerde, alt tarafta ise şortta, etekte ya da içe giyilenlerde 1 cm’yi geçmeyecek şekilde tek renk şeridine izin veriliyor. Şapka, bileklik ve bandana gibi aksesuarlarda da aynı kural geçerli. Ayakkabıların parmak uçları pürüzsüz ve bağcıklarından tabanlarına kadar bütün rengi beyaz olmak zorundayken büyük markaların logoları teşvik edilmiyor. Tıbbi destek ekipmanlarının beyaz olması tavsiye ediliyor ancak zorunlu durumlarda renklilere izin verilebiliyor. Tüm bunlara rağmen 1949’da Kaliforniyalı tenisçi Gussie Moran, Hurlingham Club’daki partide dantel kenarlı iç çamaşırını belli edecek kadar kısa eteğiyle dünyayı sarsıp onu birden ünlü yapabiliyor. Anne White’ın “Bu kadar tartışma yaratacağını bilmiyordum.” diye geçiştirdiği artistik patinajcıyı andıran tek parça likralı body kıyafeti 1985’te turnuvaya gün boyu ara verilmesine sebep olabiliyor. Suzanne Lenglen’in uzun etekleri, Serena Williams’ın 2010’daki çilek krema motifi, Bethanie Matttek-Sands’in diz boyu çorapları…

Wimbledon sadece bir tenis turnuvası değil, bir festival. Sadece spor festivali de değil, aynı zamanda rengarenk yeme içme festivali. Her seferinde semtte sunulan sayısız piknik seçeneğiyle birlikte kendine özgü yiyecekleriyle seyirciyi karşılıyor. Bunda amaç turnuvanın tarihini, prestijini ve eşsiz ününü en iyi şekilde yansıtmak. Sandviçler, salatalar, mevsimlik yemekler ve tabii ki çilek. Bilhassa yerinden takip edecekler için Wimbledon’ın akla getirdiği en güzel şey çilek ve kremanın tadına doyulmaz uyumu. 2018’de yaklaşık 191 bin porsiyon çilek kremanın tüketildiği kayıtlara geçti. Öte yandan alanda cam şişelere, sıcak veya keskin kokulu yiyeceklere izin verilmiyor. Alkollü içecekler ise dökülmelerini engelleyecek belli şekillerde ve miktar kısıtlamalarıyla seyircilerin kullanımına sunuluyor.

Geçtiğimiz günlerde Novak Djokovic’in 20. Grand Slam zaferini kutlamasıyla 134. kez tamamlanan turnuva tenis sporunun en prestijli organizasyonu olarak gösteriliyor. Tenisin diğer üç büyük şampiyonasından – Avustralya Açık, Amerika Açık, Fransa Açık – daha köklü tarihe sahip olması bunu anlamak için ilk adım olabilir. Her şey 9 haziran 1877’de The Field Magazine’de “Wimbledon, All England Croquet and Lawn Tennis Club, 9 Temmuz Pazartesi ve sonraki günlerde tüm amatörlere açık bir çim tenisi buluşması düzenlemeyi teklif ediyor.” duyurusuyla başladı. All England Club, 18. yüzyılda Fransa’da ortaya çıkan ve 1850’lerde İngiltere’de yaygınlaşan açık hava sporu kroket için kurulmuştu. Ancak tenis hızla onun önüne geçti. Tenisin çimle ilişkisinde sporda zirveye yerleşecek turnuvanın başladığı yer olarak All England Club, 1922’de şampiyonanın taşınacağı güne kadar Wimbledon’a ev sahipliği yaptı. Sadece 22 erkek sporcuyu ağırladığı ilk seferinde finali takip eden seyirci sayısı 200’dü.

Kadın tenisçilere Wimbledon’ın kapıları 1880’lerde açıldı. Tek kadınlarda ilk şampiyon, aynı başarıyı takip eden yıl da yakalayacak olan Warwickshire papazının kızı Maud Watson oldu. 1913’e gelindiğinde kadınlar çiftler ile birlikte karışık çiftlerin de eklenmesi Wimbledon’ın tam seti tamamladığının göstergesiydi. Ne var ki mutluluk uzun sürmedi. O sırada arka arkaya dört kez şampiyon olan yıldız Anthony Wilding I. Dünya Savaşı için orduya katıldı ve 1915’te hayatını kaybetti. Savaş sırasında üyeler ve yardımseverlerden gelen bağışlar askıya alınan turnuvanın ve kulübün ayakta kalmasını sağladı. Yıllar sonra II.Dünya Savaşı’nın patlak vermesi Wimbledon’a sadece şampiyona olarak değil somut anlamda da ciddi zarara neden oldu. Altı yıllık savaş sırasında semte binden fazla bomba düştü ve 14 bin ev yıkıldı. 11 Ekim 1940’ta Merkez Kort vuruldu. 1200 koltuğun yerle bir olması ile kısaca ifade edilebilecek hasar 1947’ye kadar giderilememesine rağmen turnuva 1946’da devam etti. Etkileri bakımından bombaların ya da dünya savaşlarının yanına yaklaşmasa da Wimbledon 1985’te ilk pazartesi, günün ilk maçı beklenirken seyircilerin yakınına düşen yıldırımla sarsıldı. Kimseye bir şey olmadı.

Wembley’de hiç oynamadım ama bu, onun tenisteki yansıması gibiydi.

Tim Henman

Zaman ilerledikçe format her sene haziran ayının son haftasında başlayarak iki hafta süren düzene oturdu. Wimbledon devam ederken ilk pazar günü maç oynanmaz, zaman zaman yağmur nedeniyle yaşanan fikstür sıkışıklığı bu ritüeli değiştirebilir. Buna da Middle Sunday denir. Mesela yağmurun etkisini iyiden iyiye hissettirdiği 1972’deki turnuvada erkekler finali ilk defa pazar günü oynandı. Ilie Nastase karşısında tarihin en yakın geçen maçlarından birinde zafere ulaşan Stan Smith oldu. Bir sene sonraki kaotik ortama kadar herkes bu efsane maçı konuşacaktı. Turnuva geçmişinin en yağışlı ilk haftalarından biri de 1991’de yaşandı ve maçlar Middle Sunday’e taşındı. Atmosfer ve bilet kuyruğu unutulmazdı. Yağmur ve fırtınanın spesifik olarak en fazla hissedildiği maçta Lori McNeil’in Steffi Graf karşısında aldığı şaşırtıcı galibiyette sene 1994’tü. En eğlenceli geçen yağmur ertelemesi şüphesiz iki yıl sonra yaşanacaktı. Maçların uzun süre kesintiye uğradığı gün Sir Cliff Richard, Merkez Kort’ta doğaçlama konser vermeye davet edildi. Tecrübeli popçu, Virginia Wade, Martina Navratilova, Pam Shriver, Conchita Martinez gibi isimlerden oluşan inanılmaz koronun önünde Singing in the Rain yorumuyla sırılsıklam kalabalığı memnun etti. Tim Henman’ın sanki iki sene evvel sinirine hakim olamayarak diskalifiye edilen ilk oyuncu olmamış gibi “En başından beri, daha önce hiç yaşamadığım bir şeydi. Gürültü başka seviyedeydi. Ne zaman puan kazansam çatı yerinden fırlayacakmış gibi hissettim. Wembley’de hiç oynamadım ama bu, onun tenisteki yansıması gibiydi.” cümlelerini Süper Pazar Kalabalığı başlığıyla süslediği yıl ise 1997. İki gün bardaktan boşalırcasına yağan yağmurun ardından Wimbledon tarihinde ikinci kez ortadaki pazar günü maç oynanması kararı çıkmıştı ve yaklaşık 14 bin bilet için tüm gece kamp kuran seyirciler görülmeye değerdi.

Aynı turnuvada Jeff Tarango’nun öfke nöbeti belki de Henman’ın yaşattıklarının önüne geçti. Zira Tarango’nun kortta yarattığı kriz koridorda eşi Benedicte’nin hakem Rebeuh’a iki tokat vurmasıyla ileri seviyeye taşınmıştı.

Geçen sene diğer spor organizasyonları gibi pandemi sebebiyle iptal edilmesi takip edenleri üzse de Wimbledon’ın bu yıl seyirciyle birlikte dönmesi hasreti dindirdi. Covid-19 salgınından önce oynanamadığı dönemler sadece Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’na denk gelmişti ve yetkililerin sigorta poliçelerine yaklaşık 17 yıl önce ekledikleri pandemi maddesi maddi kaybı önlerken bu temkinli yapı diğer spor organizasyonlarını epey imrendirdi.

Londra’da düzenlenmesine rağmen İngiliz tenisçilerin yüksek başarı gösterememesi Wimbledon’ın ironik taraflarından. 1909’da Britanyalı Arthur Gore tek erkekler şampiyonu olurken İngiltere’nin 25 sene hiç zafere ulaşamayacağını kimse düşünmüyordu. Fakat aynı yıl dünyaya gelen Fred Perry 1934, 35 ve 36’da üst üste üç kez kazanmayı başardı. En etkileyici finalini üçlemenin ilkinde Jack Crawford’a karşı oynadı. İlk tekler şampiyonluğunun 50. yılında Church Road’a heykeli dikildi. Bronzdan heykel, uzun pantolonu, arkaya taranmış saçları, polo gömleği ile 1984 imkanlarıyla Fred Perry’yi harika yansıtıyordu. Yakından bakıldığında büyük adamın dudaklarında hayali bir gülümseme bile sezilebiliyordu. Heykel, Merkez Kort’u çevreleyen inşaat tamamlandığında Debenture Holders girişindeki mevcut konumuna taşındı. Perry’nin formda olduğu dönemlerde Arsenal Futbol Takımı’yla birlikte uyguladığı fitness rejimi başarıya giden yolu açmış olarak yorumlanıyordu. Ertesi yıl 4 Grand Slam’i de kazanıp bunu başaran ilk isim olarak tarihe geçen ABD’li Don Budge ile birlikte, İngiltere tenisinin bu defa çok daha uzun sürecek Wimbledon hasreti başladı. Son dönemin önemli isimlerinden Andy Murray 2013’te bu hasrete son verdi.

Wimbledon, tüm bileşenlerini onurlandıracak görkemli 100. yılına ulaşana kadar bazı eşik noktalarından geçti. Son şampiyonun sadece bir maç oynadığı Challenge Round sistemi çağ dışı kaldığı düşünülerek 1922’de kaldırıldı. Değişen sistemin son şampiyonları Bill Tilden ve Suzanne Lenglen oldular. Aynı sene turnuva Church Road’a taşınırken 13.500 gibi ilk günlerde hayal edilemeyecek kapasiteye ulaşıldı. Church Road’un resmi açılışının yapıldığı hafta hala Wimbledon tarihinin en yağışlı haftalarından biri olma özelliğini koruyor. İki sene sonra açılan 1 Numaralı Kort, spor stadyumundan ziyade tersaneyi andıran mimarisiyle herkesin dikkatini çekmeyi başardı. 72 yılda 67 ev sahipliğinin ardından 1996’da Wimbledon yeniden inşa edildi. Dünyaca ünlü yayın organı BBC 1936’da gerçekleştirdiği ilk sunumundan bir yıl sonra çığır açan ilk spor programını başlattı. 21 Haziran 1937’de Bunny Austin ile George Rogers arasındaki maçı günlük 30 dakika ile limitli olduğu günlerde ekrana taşıdı. O anlar ertesi gün Daily Telegraph’ta “Oyuncuların her hareketlerini gözlemleyebiliyordunuz ve hatta çim biçme makinesinin izlerinin çimin üzerinden geçişi bile net bir şekilde görülebiliyor.” sözleriyle anlatıldı. Center Court’ta çift erkekler finalinin 1957 yılında ağır bir konuğu vardı. Kraliçe Elizabeth ilk kez Wimbledon’a gelmişti. Avustralyalı Lew Hoad ile Neale Fraser’ın Amerikan rakipleri Gardnar Molloy ile Budge Patty karşısındaki maçını takip etti. Makul bir zamanlama ve beyazlar içinde kurallara uygun kıyafetiyle Croydon’dan Helen Jarvis duvarı aştı ve korta daldı. “Save Our Queen” pankartıyla güne damga vurdu. Kraliçenin sıradaki ziyaretine henüz 5 sene vardı. Yeni kurulan oyuncu birliği the Association of Tennis Professionals ile zamanın federasyonu arasında sıkışıp kalan Wimbledon için 1973 tarihi grevi işaret ediyordu. Yugoslavya 1 numarası Nilki Pilic’in oynamasına izin verilmemesinin ardından 16 seri başından 13’ü ve toplamda 79 oyuncu turnuvadan çekildi.

Oyuncuların her hareketlerini gözlemleyebiliyordunuz ve hatta çim biçme makinesinin izlerinin çimin üzerinden geçişi bile net bir şekilde görülebiliyor.

Daily Telegraph

“Atmosfer olağanüstüydü. İngiltere’de 1966 Dünya Kupası dışında hiç böyle bir şey yaşamadım. Ortam çılgıncaydı. Her yer heyecan ve kutlama kazanı gibiydi. Büyük bir kutlamanın parçası olmuştum.” Bu sözler İngiltere spor tarihinin en büyülü anlarından birinin kahramanına, Wimbledon’ın 100. yılında kadınlar şampiyonu olan Virgina Wade’e ait. İngiliz raket Kraliçe’nin önünde ödülünü aldı. Kraliçe Majesteleri’nin All England Lawn Tennis Club’a dönerek 2010’da Williams kardeşler, Novak Djokovic, Caroline Wozniacki, Andy Raddick, Jelena Jankovic ve Roger Federer’i selamlaması için 33 yıl beklemek gerekecekti. 1977’ye dair hafızaları süsleyenler bununla sınırlı değil. Günümüzde Londra’nın cazibe merkezlerinden biri haline gelen The Wimbledon Lawn Tennis Museum 100. yıl kutlamalarında açıldı. Londra’nın en sevilen semtlerinden Wimbledon, bu sayede tenisle iç içe halini sadece haziran ve temmuz aylarında değil, zengin ve ihtişamlı müzesiyle diğer aylarda da yaşıyor ve yaşatıyor. Yaklaşık yarım asır önce şekillenen müzede şampiyona geçmişine detaylı bir bakış atma fırsatı sunuluyor. Sporcuların ve kortların harika sunumları teknolojiyle birleştiğinde müzenin görkemini katlıyor. Takvimler 20 Mayıs’ı gösterdiğinde Kent Dükü HRH, Wimbledon Müzesi ve Lord Ritchie Kütüphanesi’nin resmi açılışını yapmak için hazırdı. Çağlar boyu tenisi yansıtan özel sergileriyle ışıldayan müzeyi Robin Wade tasarladı. Dönemin efsane raketi Bjorn Borg’ün aynı sene yarı finalde Vitas Gerulaitis ile ve finalde Jimmy Connor ile yaptığı maçları izleyenler hala izlemeyenlere caka satıyor.

Wimbledon

Mart 1993’te Wimbledon’ı 21. yüzyıla taşıma planı Uzun Vadeli Plan adıyla açıklandı. “The All England Lawn Tennis Club tarafından, seyirciler, oyuncular, medya ve yetkililer için…” Long Term Plan’ın devamı olarak Merkez Kort’un bitişiğindeki orijinal 1 Numaralı Kort’un bulunduğu alan 2000’de yeni oyuncu ve basın tesisleri tamamlanarak bugünkü Millenium Binası’na dönüştürüldü. Bu süreçte dönüm noktası yeni No. 1 Court’un açılışıydı. Rod Laver, John Newcombe, John McEnroe, Boris Becker, Pete Sampras, Margaret Court, Billie Jean King, Chris Evert and Martina Navratilova gibi yıldızların 1997’de All England Club’da toplanmasının güçlü bir sebebi vardı. Resmi açılış yine Kent Dükü tarafından yapılırken orijinal korta göre 4500 kişilik artışla 11000 kapasiteye sahip yeni 1 Numaralı Kort’un bulunduğu bina restoranlar, mağazalar ve 11 misafir süiti içeriyordu. Yeni kortla aynı anda yayın merkezi, 18 ve 19 numaralı kortlar ile Somerset Road ve Church Road’u birbirine bağlayan tünel faaliyete geçti.

Tenis, kadın ve erkeklerin aynı anda aynı etkinlikte yarıştığı birkaç spordan biri. Eşit para ödülü kararımızın bir bütün olarak oyun için destek sağladığına inanıyoruz ve kadınların oyuna ve Wimbledon’a yaptıkları büyük katkıyı takdir ediyoruz. Ayrıca sporda kariyer yapmak isteyen kız çocuklara tenisin en iyi seçenek olarak onları beklediğini göstermek istiyoruz. Kısaca bu hareketimiz oyuncular için, Wimbledon için, tenis için…

Tim Phillips

İhtişamlı spor faaliyetlerinin beyaz perdeye yansıması kaçınılmaz. Doğal olarak Wimbledon hakkında çok film çekildi ama bunların en kıymetlisi, spor belgeseli özelliğinin yanında romantik komedi türünde de sınıflandırılabilecek 2004 yapımı aynı isimli film. Wimbledon, Goran Ivanisevic’in 2001’deki gerçek öyküsünü andıran, ilk 100 dışında sıralanıp şampiyonaya joker kart ile katılan ve her şeyi kazanan oyuncuyu izletiyor. Heathrow Havaalanı, Dorchester Otel ve London Eye gibi pek çok yerel simgeyi barındıran filmin en belirgin görüntüleri şimdilerde yerinde olmayan All England Club’ın 3 numaralı kortuna ait.

Filmden sonra milenyumun ilk 10 yıllık kısmını temel alan yaklaşık 6 senelik dönemde Wimbledon için kritik virajlar dönülüyordu. Bunlardan ilki 2007’de alınan erkekler ve kadınlara eşit para ödülü dağıtılması kararıydı. İlk uygulamada 11.282.710 poundluk büyük miktar eşit şekilde bölündü. O turnuvanın kazananları Roger Federer ve Venus Williams 700 biner pound aldı. “Tenis, kadın ve erkeklerin aynı anda aynı etkinlikte yarıştığı birkaç spordan biri. Eşit para ödülü kararımızın bir bütün olarak oyun için destek sağladığına inanıyoruz ve kadınların oyuna ve Wimbledon’a yaptıkları büyük katkıyı takdir ediyoruz. Ayrıca sporda kariyer yapmak isteyen kız çocuklara tenisin en iyi seçenek olarak onları beklediğini göstermek istiyoruz. Kısaca bu hareketimiz oyuncular için, Wimbledon için, tenis için…” diyen All England Club Başkanı Tim Phillips durumdan oldukça memnundu.

Aynı yıl Wimbledon için önemli bir gelişme de Hawk-Eye sisteminin çim üzerinde başarılı olmasıydı. Servislerin içeride mi dışarıda mı olduğunu belirlemek için kullanılan ve kızılötesi ışınlar içeren önceki Cyclops sisteminin yerini aldı. 6 sene önceki The Ashes kriket serisinde ilk defa kullanılan sistem, adını mucidi Dr. Paul Hawkins’e borçlu fakat sonradan şahin gözüyle olan ilişkisi ön plana çıktı. Wimbledon’da, Amerika ve Avustralya Açık’tan farklı olarak sette 2 yerine 3 challenge’a izin veriliyor.

130 yılı arkasında bırakan Wimbledon festivalinde yağmur hüsran yaratmaya devam ediyordu. Sonunda 2009 yılı milat oldu ve Merkez Kort çatısının açılışı gerçekleştirildi. 3000 tonluk yapı 3 aşamada ve her adımda biraz duraksama ile 8 dakikada kapanıyordu. Tarihi an 29 Haziran 2009’da yaşandı. 5200 metrekare, oldukça güçlü, bir o kadar esnek, yarı saydam, su geçirmez malzemenin altında Amelie Maurismo’nun Dinara Safina karşısındaki servisi… Merkez Kort’un kapalı çatısı altında tamamlanan ilk Wimbledon finali birçok başka rekoru da barındırıyordu. 2012 finalinin bir tarafındaki Roger Federer, Wimbledon tekler şampiyonluğu rekorunu kırmak için korta gelirken kafasında 30 yaşında yeniden dünya 1 numarası olma isteği de kuşkusuz ciddi yer kaplıyordu. Rakibi Andy Murray ise Bunny Austin’in 1938 başarısından bu yana Wimbledon tek erkeklerde finale çıkan ilk İngiliz oluyordu.

Wimbledon

Festivallerde yıllarca unutulmayacak görüntüler ortaya çıkar. 1964’te hakem Dorothy Cavis Brown’ın uyuyakalması ve uzun süren çabalara rağmen uyandırılamaması bunlardan biri. 1974’te tek erkekler ve tek kadınlarda şampiyon olan raketlerin nişanlı olmasından daha çok bahisçilerin bu ikilinin şampiyon bitirmelerine 1’e 33 oranı vermesi akıllardan çıkmadı. Drama da tabii ki hemen orada yerini almıştı. Jimmy Connors ve Chris Evert evlenmedi. En uzun süren maçlara bakıldığında o yıllarda hayatta olsun ya da olmasın hemen herkesin aklına 1969’da 41 yaşındaki Pancho Gonzalez’in Charlie Pasarell maçı gelir. Akşam 8’de duran ve ertesi gün devam eden karşılaşmada seyirciler 112’den fazla oyuna toplam 5 saat 20 dakika gibi bir süre şahitlik etti. Yakın döneme doğru gelirsek 2001’in cumadan pazara 3 gün yaklaşık 45 saat süren olağanüstü maçı Tim Henman – Goran Ivanisevic mücadelesine rastlarız. 2010’daki John Isner ile Nicolas Mahut arasındaki ilk tur maçı ve tabii ki Novak Djokovic – Rafael Nadal 2018 yarı finali burada sayamadığımız maçlara ayıp ettiğimizin göstergesi olan kısıtlı sayıda örnekler.

Wimbledon

Bu örnekleri çoğaltabileceğim detaylı bir yazı daha yazar mıyım bilmiyorum. Öte yandan bu yazının sonuna Almanların Wimbledon hakkında söyledikleri “das mekka des tennis” sözünün çok yakışacağının farkındayım. Wimbledon sadece bir tenis turnuvası değil, bir atari oyunu hiç değil, bir festival. Ve spor, bu festivalin sadece merkezindeki çekirdek alanda. Hemen her canlı hücrede olduğu gibi sitoplazmanın yanında ufacık kalıyor. Geri kalan kısım hikayeyi yaratıyor. Spor kültürünü besleyen hikayeleri ve dolayısıyla Wimbledon’ı çok seviyoruz. Tarihiyle ve bizim gibi sevenleriyle çok yaşasın All England Club.


Bunlar da ilginizi çekebilir;

Roger Federer’in 5 Unutulmaz Maçı

Naomi Osaka: Naomi’nin Platformu

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More