Troy Deeney: Gerçek Ben

Troy Deeney tarafından yazılan ve 15.10.2020 tarihinde theplayerstribune.com sitesinde yayımlanan yazıyı Plase Dergi okurları için çevirdik.

* Troy Deeney: The Real Troy yazısının aslına sadık kalmak adına yazıdaki görseller aynen kullanılmıştır.

* Troy Deeney: The Real Troy yazısının orijinal halinin linki metnin sonuna eklenmiştir.

* * *

Big Brother adlı televizyon programını hatırlıyor musunuz? 

Bir sürü insanı bir eve toplayıp çeşitli yerlere yerleştirdikleri kameralarla olan biten her şeyi canlı olarak yayınlıyorlardı. Bazıları bütün gününü canlı yayını izleyerek geçiriyor, çoğunluksa akşamları Channel 4’da yayınlanan önemli anları izliyordu. İşte o zaman en iyi kısımları, ertesi gün herkesin konuşacağı şeyleri izleyebiliyordunuz. 

Anlayacağınız üzere çoğu insan bu önemli anlarda yaşananlara dayanarak yarışmacılar hakkında yargılara varıyordu. Ama o anlar arasında yaşananlardan, yani sıkıcı ve sıradan olaylardan bihaber oluyorlardı. 

İşte aşağı yukarı hayatımı böyle özetleyebilirim. 

Herkes sadece manşetlerde gördüklerini biliyor. 

Ama neredeyse hiç kimse gündelik hayatımdan haberdar değil.  

Doğrusu, bundan çok da rahatsız değilim. Benim için önemli olan dört çocuğumun iyi bir baba olduğumu düşünmesi. Ama bir yandan da günlük hayattaki küçük jestlerin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Birinin doğum gününü hatırlamak ya da birinin nasıl olduğunu sormak gibi küçük şeylerden bahsediyorum. Bazen toplumumuzun tek gayesinin mükemmelliği yakalamak olduğu hissine kapılıyorum. Kimin en iyi saate veya arabaya sahip olduğunu görmek için Instagram’a giriyoruz. Ama o kişilerin tüm bunları elde etmek için geçtiği zorlu yollarla, aştığı engellerle ilgilenmiyoruz. Her şey nihai hedefle alakalı. Bu beni üzüyor ve korkutuyor çünkü insanlara, özellikle de çocuklara gerçek hayatın nasıl olduğuna dair yanlış bir izlenim veriyoruz. Dolayısıyla bu, başkaları ve de kendimiz hakkında nasıl düşündüğümüzü şekillendiriyor. 

Geçen cumartesi Dünya Ruh Sağlığı Günü’ydü. Belki bilmiyorsunuzdur; yaklaşık beş yıldır psikoloğa gidiyorum. Aslında hepimizin çeşitli ruhsal sağlık sorunları var. Bunlar sadece farklı şeylerden kaynaklanıyor ve farklı şiddetlerde kendini gösteriyorlar. Bu yüzden, zaman zaman kendini kötü hissetmenin olağan bir şey olduğunu unutmamalıyız. Bu hepimizin başına gelen bir durum. 

Troy Deeney
Troy Deeney

Bana geri dönecek olursak; çözüme kavuşturamadığım sorunlarla uğraşarak çok zaman harcadım. Çözümü alkolde aradım. Acımı derinlere gömmeye çalıştım. Aslında, eskiden kendini kötü hissetmenin normal olduğunu düşünüyordum. Kendime “Zaten herkes böyle hissetmiyor mu?” diyordum. Fakat bir noktada alkol sorunum kontrolden çıktı ve insanlar şöyle demeye başladı: “Troy Deeney, profesyonel destek alman lazım.” 

Geçmişte yaşadığım bir sorundan bahsetmeye başladığımda psikoloğum “Peki gerçekten o sorununun üstesinden geldin mi?” derdi. Ben de “Iıı, hayır. Henüz üstesinden gelemedim açıkçası.” derdim. Yani şunu demek istiyorum: Sadece ruhsal sağlık sorunlarınız olduğunu dile getirmek yeterli olmuyor. Bu sorunları çözüme kavuşturmak için günbegün çalışıp çabalamak zorundasınız. Ancak o zaman gerçekte kim olduğunuzu ve ne yapmak istediğinizi anlayabilirsiniz.  

İnsanlar soğan gibidir; özünde kim olduğunuzu öğrenmek için o katmanları tek tek soymanız gerekir. Sorunlarınızı çözmeye başlamak için de aynı şeyi yapmalısınız. O katmanlardan kurtulmaya başlayınca bugün sizi siz yapan şeylerin çocukluğunuzla bağlantılı olduğunu fark ediyorsunuz. Ben 90’ların başında çocukken, erkeklerin zayıflık göstermesinin imkânı yoktu. Daha çok, acılarını derinlere gömüp hayatlarına o şekilde devam ederlerdi. Hatırlıyorum da altı yaşındayken bir gün, kendimden üç yaş büyük çocuklarla futbol oynarken yere düşmüş, ağlamaya başlamıştım. Babam yanıma gelip “Başkalarının seni ağlarken görmesine ASLA izin verme.” demişti.

Terapi sırasında, iş ahlakımı annem Emma’dan aldığımı fark ettim. Sosyal konutta yaşarken eve ekmek getirmek için aynı anda iki üç işte çalışıyordu. Bana disiplinli olmayı, pazar günü etüde gitmeyi ve diğer birçok şeyi o öğretti. Saldırganlığımı, kazanma hırsımı ve fevriliğimi ise babam Paul Anthony Burke’den aldım. Çocukken ona tapardım, benim süper kahramanımdı; Superman, Godzilla ve Batman’in tek bedende birleşmiş haliydi. Her şeyi tamir edebilen biriydi. Uzun boylu ve yapılıydı. Ayrıca her partinin aranan insanıydı. Ama aynı zamanda… Bunu söylemenin başka bir yolu yok; o bir suçluydu.  

Sürekli hapse girip çıkıyordu. Ama bunu fark etmem uzun zamanımı aldı. Sekiz yaşımdayken, bir keresinde ben ve küçük kardeşim Ellis ranzalarımızda uyurken evimizin ön kapısı menteşelerinden kırılmıştı. Babam iki polis memuruyla kavga ediyordu. Yataktan fırladık. Memurlar onu tutuklamaya çalışırken bize “Merak etmeyin, babanız sadece arkadaşlarıyla şakalaşıyor. Yatağa geri dönün.” dedi. Sonra onu arabaya bindirip götürdüler. Tekrar uyandığımızda “Anne, babam nerede?” diye sorduk. 

“Iıı, şey, arkadaşlarıyla futbol oynamaya gitti. Yarın geri dönecek.” diye cevap vermişti annem. 

Ve biz de “Tamam.” deyip geçmiştik. 

Belki ona inandığımız için bize aptal diyebilirsiniz ama o zamanlar böyle şeyler artık o kadar normal geliyordu ki bize, üzerlerinde fazla düşünmüyorduk. Ama hakkını vermem lazım, babamın yalanları da hayli yaratıcıydı. Hapisteyken bize kartpostallar gönderirdi. Singapur’dan… Evet. İnsanların “Troy Deeney, çok aptalsın” diyeceklerini biliyorum. Ama gerçekten “Herhalde önemli işleri var.” diye düşünürdük. Annem, “İş seyahatine çıktı.” derdi. Biz de “Tamam, o zaman her şey yolunda.” derdik. Eve geri döndüğünde cebinde parası da olurdu. Biz de “Tamam, çalışmaya gitti, para kazanıp geldi. O zaman doğru bir şeyler yapmış olmalı.” derdik. 

Troy Deeney
Troy Deeney, babası ve kardeşi.

Babama bakışım ancak 10 yaşımdayken değişti. Hala her şeyi hatırlıyorum. Annem babamı terk etmişti. Onun sebep olduğu sorunlardan bıkmıştı. Ve babam çevrede tanınan biriydi, gerçi kötü tanınan biriydi ama yine de annem onu terk edince kendini aşağılanmış hissetmişti. Bir gün Ellis’i, küçük kız kardeşim Sasha’yı ve beni teyzemin evinden aldı. Annem, babamın yakınlarında kendini güvende hissetmediği için ayrı küçük bir daireye taşınmıştı. Arabaya bindiğimizde babamın yüzünde daha önce hiç görmediğim bir ifade vardı. “Beni evinize götürün. Annenizi görmem gerek. Beni evinize götürün.” deyip duruyordu. 

Onu eve götürmek istemedik ama başka çaremiz yoktu. Oraya vardığımızda kapıyı tekmeyle kırdı. O sırada annem bir koltukta oturuyordu. Babam eve geri dönmesi için ısrar etmeye başladı. Annem ise “Hayır.” diyordu. Ve bunu her söylediğinde babam ona bir yumruk atıyordu. Önünde zıplayıp duruyor, onu durdurmaya çalışıyordum ama babamın yumruklarından ben de nasibimi aldım ve yere serildim. Yerden kalktığımda bana tekrar vurdu. 

Neyse ki, gürültüyü duyan bir arkadaşım annesine olanları anlatmış ve o da polisi aramış. Bu sayede kurtulduk. Polisi aramasalar kim bilir daha neler yaşayacaktık. Babamın, annem ile beni yumruklarken durmaya niyeti yok gibiydi. Onu ancak iki çevik kuvvet ve dört polis arabası geldikten sonra dışarı çıkartabildiler. 

O güne dair başka bir şey hatırlamıyorum. Ama bu olay benden bir parçamı koparıp aldı. Yerine bıraktığı tek şey ise yaşadığım travma oldu. Babama karşı hâlâ büyük bir hayranlığım olsa da o artık benim süper kahramanım değildi. İşlediği bu suçtan dolayı hapse geri tıkıldı. Ondan sonra sosyal hizmetlerden ve benzeri kurumlardan gelip benimle konuşanlar oldu. Öğretmenimin, babam okula gelirse sınıftan çıkmama izin vermeyeceğini söylediğini hatırlıyorum. O kadar yani. 

Kısacası bu olaylar, soğanın başka bir katmanını daha soydu ve beni gerçek dünya ile tanıştırdı. Yaşadığım bölgede yaygın görülmesine rağmen o güne kadar hiç şiddete tanık olmamıştım. Ama bu olaydan sonra ben de başımı belaya sokmaya başladım. 11 yaşındayken bir kulübeden tekmeyle dışarı atılmış ve yere düşüp sol kolumu kırmıştım. Okula kolumda kocaman bir alçıyla gitmek zorunda kalmıştım. Sonra bir gün çocuğun biri bana çelme takmıştı ve aniden o mağduriyeti yaşadığım güne dönmüştüm. Popomun yere bile değdiğini sanmıyorum. Hemen doğrulduğumu ve çocuğa olabildiğince sert yumruk attığımı hatırlıyorum. Bu benim “Bir daha kimse beni mağdur edemez.” deme şeklimdi. 

Fark ettiğim en önemli şeylerden biri, ebeveynlerin her zaman her şeyi bilmedikleri. Çocukken, onları yere göğe sığdıramayız. “Annem böyle söyledi, o yüzden doğru olmalı.” diye düşünürüz. Halbuki, annem beni 19 yaşında doğurmuştu. Kendisi de bir bakıma çocuktu, yani o da hayatı yeni yeni öğreniyordu. Geriye dönüp yaşadıklarınıza dışarıdan baktığınızda her şeyi tüm gerçekliğiyle görüyorsunuz. İşte ben de olaylara bu şekilde bakmaya başladığımda gerçekleri görebildim ancak. 

Troy Deeney
Troy Deeney

Babama gelince, ona o kadar hayrandım ki gerçekleri göremiyordum. Anneme yaptığı korkunç şeylerden sonra bile hala yakındık. O tipik baba-oğul konuşmalarını hiç yapmadık. Asla terliklerini giyip koltukta sigarasını tüttüren bir baba olmadı. Devamlı dışarıda bir yerlerde olur, kafasına ne eserse onu yapardı. Baba-oğuldan çok, yakın arkadaşlar gibiydik, arada bira içmeye falan giderdik. 

Şubat 2012’de ben 23 yaşındayken, bir gün onu hastaneye götürmemi istedi. Kendini kötü hissediyordu. Hastanedeki doktorlar babamın yemek borusu kanseri olduğunu söylediler.  

Babam bunu duyar duymaz “Tamamdır, buradaki işimiz bittiğine göre beni bara bırak Troy.” dedi. Her zaman gittiğimiz bir bar vardı.  

“Baba lütfen. Doktorun dediğini duydun, bir şey yapmalısın.” dedim. 

O da “Hayır, hayır, saat ikide barda olmazsam arkadaşlarım bir terslik olduğunu düşünür,” diye cevap verdi. 

Dediğim gibi zayıflık göstermek yasaktı. 

Babamın aşağı yukarı üç aylık ömrü kalmıştı. Son günlerini rahat bir yerde geçirmek istediği için son iki hafta hastaneye gitmeyi reddetti. Çok dindar biri olan kız kardeşi onunla kalmak için izin istedi. Son anlarına doğru babamın evine bir rahip getirdi ve herkesin babamla 10’ar dakika geçirmesine izin verildi.  

Vefat etmeden birkaç gün önce onu görmeye gitmiştim. Muhtemelen son konuşmamızı yaptığımızı ikimiz de biliyorduk ki öyle de oldu. Bir zamanlar kahramanım olan adamı bu kadar aciz görünce kendimi çok garip hissetmiştim. Eskiden uzun boyluydu. Güçlüydü. Superman gibiydi. Şimdiyse zar zor nefes alıyordu. 

Benle konuşurken gerçekten pişmanlık duyduğunu hissettim. 

Bana “Yaptıklarım için özür dilerim. Bundan sonra yanında olamayacağım için üzgünüm.” dedi. 

Ben de sadece “Merak etme. Ben herkese göz kulak olacağım.” diye cevap verdim. 

Bu benden ilk ve son özür dileyişiydi. 

Birkaç gün sonra, ona ne kadar hayran olduğumu anladım. Hep benden uzun olduğunu düşünürdüm. Ancak onu defnettiğimizde aslında aynı boyda olduğumuzu fark ettim. 

Sonra birisi bana hayatında hiç pasaport çıkartmadığını söyledi.  

“Ama bir dakika, bize Singapur’dan kartpostallar göndermişti.” dedim. 

“Yok, yok o zamanlar hapisteydi.” 

Bir noktada, kendime tüm çocukluğumun bir yalan olup olmadığını sordum… Ama bir süre sonra, ebeveynlerin neden böyle şeyler yaptıklarını anlamaya başlıyor ve “Herhalde bunları çocuklarını korumak için yapıyorlar.” diyorsunuz. 

Duygularımı daha iyi kontrol edebilseydim babamın yakında öleceği gerçeğiyle daha iyi başa çıkabilirdim. Bunu yapamadığım için hapsi boyladım. Bu konu hakkında çok fazla konuşmaktan hoşlanmıyorum çünkü ortada bir mağdur var ve hapse girmiş olmamı hiçbir şekilde yüceltmek istemiyorum. Yaptığım şeye herhangi bir bahane bulmak da istemiyorum. Kısaca anlatmak gerekirse, babamın kanser olduğunu öğrendiğimizin ertesi günüydü. Beni büyüten insanlardan biri olan büyükannem yeni ölmüştü. Yani hiç de iyi bir ruh hali içinde değildim. Ben de kendimi daha iyi hissetmek için Birmingham’da bir grup arkadaşımla içmeye gittim. O gece geç saatlerde biri bana kardeşimin bir kavgaya karıştığını söyledi. Bu yüzden sarhoş kafayla onu aramaya gittim ve gece, birinin suratına tekme atıp onu bayıltmamla bitti. Sadece üzgün olduğumu söyleyip bunun bir daha asla olmayacağına dair söz verebilirim.  

Kodese tıkıldığım günü asla unutmayacağım. Annem eskiden tren istasyonunda çalışırdı ve her zaman meslektaşlarına futbol oynayan iki oğluyla ne kadar gurur duyduğunu anlatırdı. Bütün trenlerde Metro adında ücretsiz bir gazete bulunurdu. Bir sabah işte o gazetenin manşetinde şöyle deniyordu: “EŞKIYA FUTBOLCU 10 AY HAPİS CEZASINA ÇARPTIRILDI.” Kapağa kardeşimle çekilmiş bir fotoğrafımızı koymuşlardı.  

Peki bu bana kendimi nasıl hissettirdi? Yerin dibine girmiş gibi, adeta topraktaki bir solucan gibi. Sözde anneme göz kulak olmam gerekiyordu. Bense ailemin itibarını zedeliyordum. Utanç duymamın kimseye bir faydası yoktu tabii. Ama yine de bütün benliğimle kendimden tiksinmiştim. Herkese göz kulak olacağına dair söz veriyorsun ve böyle bir şey yapıyorsun? Sadece suçumu kabul edip özür dileyebilirim ama bu kesinlikle yeterli olmaz. 

Sözde anneme göz kulak olmam gerekiyordu. Bense ailemin itibarını zedeliyordum.

Hapse girmeden üç gün önce babamı toprağa vermiştim. Anlayacağınız daha bunu atlatamamıştım ki bir de hapse girdim.

Hapse girmemin, alkol bağımlılığıyla mücadele eğitimlerine gitmek ve bir danışmanla görüşmek zorunda olmam gibi birkaç olumlu sonucu oldu. Dürüst olmak gerekirse, bunların bana çok da yararı olmadı ama en azından sorunlarım hakkında başkalarıyla konuşmaya başlamıştım. 

Yine de terapinin benim için faydalı olabileceğini anlamam birkaç yılımı aldı. Tabii ki hapisten çıktıktan sonra Watford için futbol oynamaya devam ettim. Herkes, işçi sınıfından gelen çocukların nasıl profesyonelliğe evrildiğini konuşuyor. Bu o sınıftan gelen çocukların en büyük hayali. Ama bu hayallerini gerçekleştirdikten sonra ne yapacaklar?  

Bir düşünün: Düşük gelirli bir aileden geliyorsunuz ve aniden birisi “Al sana bir çanta dolusu para. Bununla istediğin her şeye sahip olabilirsin. Dört bir yanını kadınlarla çevirebilirsin. En lüks mekanlara gidebilirsin. Artık orası sana kalmış.” diyor. 

Demek istediğim… Siz olsanız ne halt ederdiniz? 

Tavsiye alabileceğim kimsem yoktu. Babam vefat etmişti. Dedem de Kasım 2010’da aramızdan ayrılmıştı. Bu yüzden çevremde “Yavaşla. Kenara biraz para koy. Bir ev al.” diye telkinlerde bulunacak deneyimli biri yoktu. Sadece ben vardım ve bir de “Oley! Bize kimse karışamaz! Partiye devam, partiye devam!” diyen dostlarım. 

Bir süre sonra farkına bile varmadan, deli gibi her şeye saldıran Tazmanya Canavarı’na dönüşüyorsunuz. Her şey bitince, başınız iki elinizin arasında öylece oturup “Ne oldu?” diye kendinize soruyorsunuz. 

Uzun lafın kısası birçok hata yaptım, kimisinin farkına bile varmadım. Örneğin 9 Mart babamın doğum günüydü, bu yüzden eskiden mart ayı boyunca mesanemin boş olduğu bir an bile olmazdı. Mutlaka her gün içerdim. Ayın sonuna doğru içkiyi azaltmaya başlardım. Bir gün biri çıkıp, “Eee, babanın doğum günü yaklaşıyor, biliyorsun değil mi?” dedi. İşte o zaman “Ha,” dedim, “Evet ya.”  

Bu tür şeylerin farkına varmak önemli. Bunlar hakkında konuşmak da iyi geliyor. Terapi stresimin azalmasına çok yardımcı oldu ve üstümden büyük bir yük kaldırdı. Hala bazı şeyler için kendimi suçluyorum ama artık kendimle daha barışığım. Sorunlarımla başa çıkmaya ve bu süreçte mutlaka yanlış yapacağım şeyler olacağı gerçeğine alıştım. Bazı günlerde, mesela mart ayında hala biraz depresif hissediyorum kendimi. Ama şimdi neden böyle hissettiğimi sorguladığım için o günlerde içmemeye dikkat ediyorum. Egzersiz yapmak ve adrenalinimi artırmak için bilinçli bir çaba gösteriyorum. Her şeye rağmen birkaç saatliğine kendimi kötü hissedersem bile bunu sorun etmiyorum. 

Bence artık çoğu insan ruhsal sağlık sorunlarının olağan olduğunu kabul ediyor. Sorunlarınızdan başkalarına bahsetmeniz sizi zayıf yapmaz. Ağır sıklet dünya şampiyonu Tyson Fury bir yumrukta insanın beynini dağıtabilir. Fury çıkıp da ruh sağlığı sorunları yaşadığını söylerse “Bu da tam bir muhallebi çocuğu çıktı.” falan diyemezsiniz. Ne demek istediğimi anladınız mı?  

Umarım tekrar tekrar aynı mesajı vererek ve yaptıklarımla başkalarına örnek olarak insanların bu bakış açısını edinmelerine katkıda bulunabilirim. Bence samimiyetle sorabileceğimiz en önemli sorular şunlar: “Nasılsın?” ve “Günün nasıl geçiyor?” İnsanlara nasıl olduklarını sorduğunuzda çoğu zaman onlar da size buna benzer gelişigüzel sorular soruyorlar çünkü herkes kibar olmak istiyor. Ama birini gerçekten durdurur ve içtenlikle “Bugün iyi misin dostum? Hayat nasıl gidiyor? Çocuklar nasıl?” diye sorarsanız insanların “Vay be, beni gerçekten umursuyor.” diye düşünmesini sağlarsınız. Öyleyse, yabancı bile olsa üç beş kişiye “Nasılsın? İyi misin?” diye sorun. Kim bilir, belki gerçekten birinin hayatını değiştirirsiniz. 

Instagram’da insanların direkt mesajlarına cevap verdiğim zamanlar oluyor. “Zor zamanlar geçiriyorum.” diye mesajlar aldığım oluyor ve bunları arada sırada “Merhaba dostum. Nasılsın?” şeklinde cevaplıyorum. Geri dönüp “Seninle konuşmak beni çok mutlu etti. Bu, bütün sene aklımdan çıkmayacak.” diyenler oluyor. İnsanların mesajlarına cevap vermem 10 saniyemi alıyor. Diyaloğu sonsuza kadar sürdürmek zorunda değilsiniz. Sadece “Nasılsın? İyi misin?” demeniz yeterli. Çok basit ama böyle şeylere pek önem vermiyoruz.

Aynı şeyi işyerinde de yapmaya çalışıyorum. Her sabah kulüp kantinindeki çalışanlara nasıl olduklarını sormaktan ya da birinin doğum günü olduğunda kulübün o kişiye çiçek gönderdiğinden emin olmaktan bahsediyorum. Kısacası, olağan olması gereken ama olmayan şeyleri yapmaya çalışıyorum. İnsanlar beni bir futbolcu olarak sevip sevmemekte özgürler. Ama ileride insanların şunu demesini istiyorum: “Biliyor musun? Tüm saldırganlığına ve tüm o taşkınlıklarına rağmen özünde başkalarına değer veren bir insandı.” İnsanların beni bu yönümle hatırlamalarını isterim. Yani gerçekte olduğum kişiyi hatırlamalarını. 

Troy Deeney
Troy Deeney Watford formasıyla

Hala diğer insanlara olan saygımı korumak, potansiyelime ulaşmak için savaşıyorum. Her günüm eski alışkanlıklarıma geri dönme korkusuyla geçiyor. Her günüm. Hayatın biraz zorlaştığı zaman babanı arayıp sadece onunla konuşmak istiyorsun ve telefon edecek bir baban olmadığını fark ettiğinde… Bu zor, dostum. Gerçekten zor. Ama sanki babam hala beni izliyormuş gibi hissediyorum. Kolumda onun dövmesi var. Hep benimle, orada öylece takılıyor. Ve bazen bana hayatta rehberlik eden sesini kafamın içinde duyabiliyorum. “O yoldan gitme. Şu taraftan git.” Bir şey yapmayı planlıyorum, sonra bir anda tamamen farklı bir şey yapıyorum ve sonucu olumlu oluyor. İşte bu hep babamın sayesinde. 

Hala babamı gururlandırmak istiyorum ve şu anda terapide bunun üzerine çalışıyorum. Bunun için futboldaki başarılarımın yeterli olacağını biliyorum ancak babam ve büyükbabam gerçek başarımı hiçbir zaman göremediler. Beni Premier Lig’de oynarken hiç görmediler. Babamı hiç tatile gönderemedim ya da ona pasaport çıkarttıramadım. O yüzden o klasik “Aferin oğlum.” lafından ve onu takip eden omuza hafif dokunuştan mahrum kaldım. 

Sanırım bu yüzden başarıyla başa çıkmakta zorlanıyorum. Başarı elde etmenin zorluğunu seviyorum. Asıl zor olan, iyi işler başardığımı kabul etmek. Sahip olduğum ve başardığım şeylerle hiçbir zaman tatmin olmuyorum. Her zaman daha fazlasını istiyorum. 

Futboldan sonraki kariyerim için de aynı şeyler geçerli. O topun peşinden koşamadığımda, o golü atamadığımda, o galibiyeti alamadığımda ne olacak? O zaman tatmin olmak için ne yapacağım? İşte bu soruların yanıtlarını bulmaya çalışıyorum. 

Kesin olarak bildiğim tek şey, babama ölmeden önce söz verdiğim gibi herkese göz kulak olacağım. Babam benimle gurur duyar mıydı?  Mantıklı düşününce, duyacağını biliyorum.  

Ama benim zihnim pek öyle çalışmıyor. Her zaman o “Aferin oğlum” lafının peşinden koşuyor olacağım.  

Ölüm bizi kavuşturana dek bunu ondan duyamayacağımı bilsem de.

Troy Deeney tarafından yazılan theplayerstribune.com sitesindeki orijinal metin: The Real Troy Deeney

Çeviren: Doğucan Karsak


Bunlar da ilginizi çekebilir;

Romelu Lukaku: Anlatacaklarım Var

Samed Yeşil: Anfield’da Liverpool İçin Top Koşturmaktan Fabrika İşçiliğine

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More