Norman Powell: Kuzey

''The North''

Norman Powell tarafından yazılan ve 31.03.2021 tarihinde theplayerstribune.com sitesinde yayımlanan yazıyı Plase Dergi okurları için çevirdik.

*Aslına sadık kalmak adına yazıdaki görseller aynen kullanılmıştır.

*Yazının orijinal halinin linki metnin sonuna eklenmiştir.

* * *

Bir hayran kitlesinin tamamına nasıl teşekkür edilir ki? Peki tüm organizasyona? Veya koca bir şehre?

Yahut koca bir ülkeye?

Bir Raptor olarak çıktığım bu altı yıllık yolculuk… İtiraf etmeliyim ki bu, hayatımın en keyifli dönemiydi dostum. Ve bir Blazer olarak sıradaki yolculuğuma çıkmadan önce ve düşüncelerim henüz tazeyken onları sizinle paylaşmak istiyorum.

Okuyan herkese minnettarım.

Pekala, başlıyorum:

1. Ne yalan söyleyeyim, takas edildiğimi öğrendiğimde şok olmuştum.

Takas süresinin bitmek üzere olduğu o öğleden sonra, saat 12:45 civarında Fred bir şey duyup duymadığımı sordu. Ben de ”Hiçbir şey duymadım.” dedim. Sanırım ondan sonra bir veya iki telefon görüşmesi yaptım, sordum soruşturdum ama kimsenin bir şeyden haberi yoktu. Uzun bir süreyi böyle geçirdim.

Ve sonra telefonum deli gibi ötmeye başladı.

“Portland!”

İlk mesajı görür görmez anlamıştım.

Açıkçası, takas görüşmelerinden bihaberdim diyemem. İşlerin nasıl yürüdüğünü biliyorum. Ayrıca, hem kendi durumumu hem de takımın durumunu biliyordum. Serbest oyuncu olma konusuna gelince: Doğu konferansında 11. sıradaydık. Rekabetçi bir takıma yardım edebilecek konumdayım (ve bunu yapacağım) ve belki onlar da takımı gençleştirerek geleceğe yatırım yapmak isteyecekleri bir konumdadır (ve bunu yaptılar).

Ama tüm bunlara rağmen, hazırlıksız yakalandım. Sadece bu sezonki performansımın iyi olduğunu düşünmüyordum, aynı zamanda, büyük resimde kendimi her zaman takımın geleceğini oluşturan özün bir parçası olarak görüyordum. Bu noktaya ben, Freddy ve Pascal beraber geldik. Hepimiz yaklaşık aynı yaştayız ve aramızdan su sızmaz. Bu üçlü grubumuzun ve de OG’nin bir sonraki müthiş Raptors takımı kadrosunu oluşturacağına inanıyordum.

Bu yüzden, benim için bu durumun muhtemelen en acı tatlı yanının bu olduğunu söyleyebilirim.

Hala takas olmasaydım olabilecekleri düşünüyorum.

Norman Powell
Fotoğraf: Steve Russell

2. Bu birkaç gün oldukça tuhaftı.

Bu takasla ilgili tuhaf şeylerden biri şuydu: Tampa’daydık ve tam da Blazers – Raptors karşılaşması oynanacağı zaman takas edildim.

Yani, kaldığım yer hala aynıydı. Her zamanki yolu izleyerek Covid testinin yapıldığı otele gittim. Ama bu sefer sol tarafa gitmek yerine, deplasman takımının testlerinin yapıldığı sağ tarafa gittim. Ve 3. kat yerine, 2. katta takım toplantısına katıldım ve bunun gibi daha birçok ufak değişiklik. Tuhaf bir duyguydu dostum.

Hatta o kadar tuhaf bir durumdu ki sırf insanlarla karşılaşmaktan ve daha fazla duygusallaşmaktan kaçınmak için kasten geç gittim.

Ama elbette bu taktik asla işe yaramaz.

Oraya vardıktan birkaç dakika sonra, bir grup Raptors oyuncusu çıkageldi.

Sanırım tam o zaman yaşananları idrak etmeye başlamıştım. Dostum bu gerçekten yaşanıyor.

Bu gerçek bir elveda.

3. Veda etmek zordur.

Bir süre kendimi tuttum.  OG’yi gördüm, muhabbet ettik. Takas konusunda onun da kafası karışıktı ama birkaç damla gözyaşı döktük ve bence bu ikimize de iyi geldi. Takımdan birçok kişi geldi ve onlarla da konuştum.  “Bunun üstesinden geleceksin.” ve benzeri cümleleri çoğu kez işittim. Herkes Portland’da başarılı olmamı istiyor.

Sonra Jama Mahlalela’yı gördüm. Jama, yardımcı antrenörlerimizden biri ve Toronto’daki ilk koçumdu. Beni resmen Yaz Ligi’nden beri tanıyor ve onunla uzun süre çok yakından çalıştım. Bana sarılmak için geldi ve dostum… Sesinde bir şey hissettim. Sanki bana moral vermeye çalışıyordu. Sonra sesindeki o hafif titremeyi duydum ve hepsi bu kadardı. Böylelikle bir yolculuğun sonuna gelmiştim.

Fotoğraf: Steve Russell

İki gözüm iki çeşmeydi. Yerle bir oldum… O son birkaç gündür tutmaya çalıştığım duyguları artık daha fazla tutamadım.

Jama ile koridorda yürüdük, içtenlikle geleceğim hakkında konuştu, böyle hissetmemin normal, her işte bir hayır olduğunu söyledi.

Sonra Kyle ile karşılaştık ve dürüst olacağım… Biraz daha ağlamaya ihtiyacım vardı. Kyle ve DeMar bana hep yol gösterdiler, onları uzun zamandır tanıyorum. Kyle’ı gördüğümde sarıldık ve kendimi iyice bıraktım. Sonrasında, son bir kez daha o kendine has bilgeliğini gösterdi.

“Her zaman bu mirasın bir parçası olacaksın.” dedi.

Vay be.

Sonra Fred’le karşılaştım.

4. Doğrusunu söylemek gerekirse, Fred’e ayrı bir bölümde yer vermem gerekiyor.

Fred’le karşılaştığımda, ağlamamın üzerinden bir dakika geçmişti. Hayatınızın bir döneminde böyle ağladıysanız şunu bilirsiniz ki gözyaşlarınız kurumuş olsa dahi kimseyi ağlamadığınıza ikna edemezsiniz.

Ve tabii ki Fred de hemen anlamıştı.

Beni görünce ilk söylediği şey şu oldu: “Hey dostum, onlar gözyaşları mı?”

Biraz utançla karışık güldüm. Sonra Fred de gülmeye başladı.

Bana şöyle dedi: “Endişelenme kardeşim. Gangsterler de ağlar. Sorun yok, kardeşim. “

Fred ile olan bu anımın benim için anlamı çok büyük. O benim en iyi arkadaşım. Ama bunun ötesinde, bir oyuncu olarak gelişmemi sağlayan pek çok şeyin arkasındaki güç oydu. Tabii aynı şekilde ben de onun. Bu hep böyleydi. Hep birbirimizi daha iyi olmaya ittik. Elbette lige giriş şeklimizden kaynaklanan da bir rekabetimiz vardı. Birimiz ikinci turdan draft edilmişken birimiz edilmemişti. Aşağılık kompleksi işte. Demek istediğim, çok rekabetçi olduğumuzdan ve giriştiğimiz o küçük kavgalardan dolayı birbirimize karşı bire bir oynamayı bırakmalıydık veya bu yasaklanmalıydı. Elbette her ne olursa olsun arkadaşlığımız her zaman önce gelirdi.

İlk günden beri beraberiz.

Ve artık onunla takım arkadaşı olmayacağımız gerçeğini kabul etmek oldukça zor.

Norman Powell çeviri

5. DeMar’a da teşekkürlerimi ayrıca sunmam gerekiyor.

Son birkaç yılda San Antonio’da oynadığı için DeMar’ın Raptors’da başardıkları göz ardı edilmemeli. Onun büyüklüğünü ve kişisel olarak benim için ne kadar önemli olduğunu anlatamam.

Her şeyden önce, büyürken DeMar benim en büyük idollerimden biriydi. Çocukluğunuzu benim gibi Güney Kaliforniya’da geçirdiyseniz DeMar’ın Compton ve ardından USC’deki NBA öncesi kariyerinin ne kadar efsanevi olduğunu bilirsiniz. Bir merdiven hayal edin. Merdivenin, yani basketbol dünyasının en tepesinde Kobe ve altında ise Kobe’yi örnek alan, lise ve üniversitede bildiği en iyi işi yapan DeMar vardı. Ve onun da altında ben ve yaşıtlarım vardı. Biz de DeMar’ı örnek alırdık. Mahallemdeki her çocuk, DeMar’ın YouTube’daki popüler videolarından smaç yapmayı öğrenmeye çalışırdı ve DeMar, Nick Young ve diğer çocuklar gibi USC’ye (Güney Kaliforniya Üniversitesi) girmek isterdi.

Sonrasında lige girdim, Raptors’da oynamaya başladım ve kendi kendime şunu söyledim: Bu yaşananlar gerçek mi?

Bir anda onunla takım arkadaşı oldum.

Tabii ki çaktırmamaya çalışıyordum. Aptal değilim. Ama yemin ederim antrenmanlarda içimden şöyle düşünürdüm: Oğlum bu gerçekten DEMAR DEROZAN. Bu harbi o. DeMar, seni seviyorum dostum! Küçükken senin gibi olmaya çalışıyordum! Antrenman maçlarından hemen sonra, arkadaşlarımı arayıp onlara her şeyi anlatırdım. Bana inanmayacaksınız ama teke tekte DeMar’ı savundum! Tabii, bütün maç beni madara etti. Ama bir kere onu pazara gönderip, topu potaya yolladım. Gerçeği söylüyorum! Çok komikti.

Hani hep “idolünle asla tanışma” derler ya? DeMar özelinde bu geçerli değil. Benim için sadece bir idol değil ayrıca bir ağabey gibiydi. (Hala da öyle.)

Çaylak olduğum zamanları hatırlıyorum da bir NBA oyuncusu olmaya alışmaya başladığımı hissettiğim tam o anda takım beni D-Ligi’ne (ÇN: Şu anki adı G-Ligi) gönderdi. Ve ilk başta çok sinirlenmiştim dostum. Öfkeyle doluydum. Ben D-Ligi oyuncusu değilim! Bunu bana nasıl yaparlar!? diye söylendim.

Şimdi geriye dönüp bakınca bunun gerçek bir dönüm noktası olduğunu görüyorum. D-Ligi’ne gönderilme konusunda tamamen yanlış düşünce yapısına sahiptim ve bu düşünce yapısını ve kötü enerjiyi kolaylıkla sürdürebilirdim. Kariyerim çok kötü şekillenebilirdi.

Ama o anda DeMar beni kurtardı. Takımdan ayrılmadan önce beni kenara çekip konuştu.

Tipik DeMar bilgeliğini konuşturdu; basit ama son derece anlamlıydı.

Bana şöyle dedi: “Norm, D-Ligi’ne ait olmadığını düşünüyorsan, o zaman bunu kanıtla.”

Dediğim gibi, basit. Ama ihtiyacım olan her şey buydu. DeMar’ın ne demek istediğini çok iyi anladım.

D-Ligi’nde toplam sekiz maç oynadım.

Sayı ortalamam neredeyse 25’ti ve bir daha hiç arkama bakmadım.

Norman Powell theplayerstribune
Fotoğraf: Frank Gunn

6. Portland’da yaşanacaklar konusunda heyecanlıyım.

Bunu peşin olarak hemen burada açıklığa kavuşturmak istiyorum.

Bu yazıyı başlıca Toronto’daki ailem için yazıyorum fakat yazmaya devam etmeden önce bir dakikamı ayırıp Portland’daki yeni aileme birkaç şey söylemem gerektiğini hissediyorum.

Blazers hayranları, eğer bunu okuyorsanız: Sizin için ter dökmeye hazırım.

Harika işlere imza atacağız.

Başarı için çabaladığımızı bilmek beni mutlu ediyor ve takımın beni almasına sevindim çünkü ben de başarı için çabalıyorum.

Şimdiden, sevgi dolu ve sıcak karşılamanız için teşekkür ederim.

Şimdi, yazmaya devam edelim.

7. Biriktirdiğim çok fazla anı var.

Saymakla bitiremem. O yüzden, nereden başlayacağımı ve daha da önemlisi nerede bitireceğimi hiç bilmiyorum. Bana öyle geliyor ki Raptors’da biriktirdiğim anılarımın tamamını burada anlatacak olsam bu bir günümü alırdı.

Öyleyse, çaylak yılımdaki biri saha içinden diğeri ise saha dışından iki favori anımı anlatmama ne dersiniz? Uyar mı?

İlkini anlatıyorum o zaman: Magic’e karşı oynuyorduk ve hatırı sayılır bir süre almıştım. Tabii, bu o zamanlar benim için oldukça büyük bir adımdı. Benim görevim Victor Oladipo’yu tutmaktı.

Bu, o kadar kolay değildi dostum.

Vic, beni resmen örseledi. Bildiğiniz, beni sahadan sildi. Vic’i tutamadım diye, oyun sonunda T-Ross ve Pat’in nasıl canımı okuduklarını asla unutmayacağım.

“İyi iş çıkardın Norm !!”

“Böyle savunma yapmaya devam et Norm!”

“Hadi ama dostum… Norm, onu gerçekten yavaşlattın…”

Soyunma odasında durmadan benimle dalga geçtiler. Ama bir yandan da sanırım bu onların bana “Sen de bu takımın bir parçasısın”​ ​deme şekliydi. Şöyle bir gerçek var ki insan sadece sevdiklerine takılır, ne demek istediğimi anlıyor musunuz?

Fotoğraf: Tom Szczerbowski

8. Bir diğer unutamadığım anım ise Kyle ve DeMar’ın bizi alışverişe götürmesi.

Delon Wright, DeMar, Kyle ve bendik. Boston’da bir alışveriş merkezinde durduk. Şu hoş duran büyük mağazalardan birine girdik, sanırım ya Saks Fifth Avenue ya da Nordstrom’du. Sonrasında DeMar ve Kyle, bana ve Delon’a döndüler ve tamamen sakin bir şekilde, sanki hiçbir şeymiş gibi “İstediğinizi alın” dediler.

Öncelikle, bir şeyi açıklığa kavuşturayım. Delon da bir çaylaktı ama onun öz ağabeyi ligde oynuyordu. D-Wright zaten zengindi. Yani yıllardır ünlü tasarımcıların elinden çıkmış kıyafetleri giyiyordu. Öte yandan, ben? Halis muhlis bir çaylaktım. Ben sadece ikinci tur sözleşmesi olan bir çocuktum. Tüm yıl boyunca giydiklerim sadece takım tarafından verilen eşofmanlar ve eski UCLA giysilerimdi. Ve belki birkaç Levi’s marka giysi.

Bu yaşlı kurtlar bana “İstediğini al” dediklerinde fiyat etiketlerine bakmıştım ve bir çift ayakkabının neredeyse 1500 dolar olduğunu görünce “Pardon, ne?” falan olmuştum. Dostum, “İstediğini al”ın ne anlama geldiğine dair HİÇBİR fikrim yoktu. Sıfır yani. Bir şey söylemeye çok utanmıştım ama içten içe şöyle düşünüyordum:” Pekala beyler, ortada bir limit var mı, yoksa…” Açıkçası en kötü kabusum Kyle veya DeMar’ın bana almak istediklerimin çok pahalı olduğunu söylemesi olabilirdi. Tüm bu yaşananlar bana çok komik geliyordu çünkü insanlara bu iki NBA All-Star’ın sizi alışverişe çıkardığını anlatacak olsanız size deli derlerdi. Ama bu gerçekten yaşanıyordu ve çok fazla stres yapmıştım. Çocukluğuma geri dönmüş gibiydim; sanki annemle okul için kıyafet seçiyorduk.

Sonunda doğru hareketin orta yollu, gösterişsiz bir kıyafet almak olduğuna karar verdim.

Beğendiğim bir tane bulup diğerlerine gösterdim.

Kısa bir sessizlik oldu.

“Haydi ama Norm,” dedi DeMar bana. “Tek bunu mu alıyorsun?”

9. Yine de HİÇBİR anım şampiyonluk yolunda edindiklerimle boy ölçüşemez.

Şampiyonluk sezonu anılarımın bu yazının en kısa bölümü olması gerektiğini hissediyorum. Sonuçta, hepiniz bu hikayeyi çok iyi biliyorsunuz. Zaten o sezon hakkında muhtemelen ömrüm boyunca hikayeler anlatacağım.

Şu anda birkaç tanesi aklıma geldi bile.

İlki, Kawhi takası. Gerçekten çılgın zamanlardı. Kawhi’yi almamız konusunda hafızamda yer eden şey, ilk başta öğrendiğimiz kadarıyla Toronto’nun onu “DeMar + genç bir oyuncu” karşılığında almasıydı. Bu arada hiçbirimiz bu “genç oyuncunun” kim olduğunu bilmiyorduk! Tüm bu konuyu açıklığa kavuşturmaları ne kadar sürdü hatırlamıyorum ama o an takas edilip edilmeyeceğime dair hiçbir fikrim yoktu. Telefonuma takas edilip edilmeyeceğimi öğrenmek isteyen bir sürü insanın mesajları yağıyordu. Bu durumun belki de en komik kısmı meraktan deliye dönüp tüm genç Raptors oyuncularının olduğu toplu mesaj grubunda birbirimize kimin takas edildiğini sormamızdı.

Sonunda takas edilenin Jakob olduğunu öğrendik ve bu bizi öfkelendirdi çünkü neredeyse aynı yaşlardaydık ve uzun vadede bu takımı birlikte inşa etmek istediğimiz adamlardan biriydi. Tabii ki DeMar’ı kaybetmek de yıkıcıydı. Bir yandan da Kawhi gibi bir oyuncunun ucuza gelmediğini anladık ve yaptığımızın bir iş olduğunu hatırladık. (Kawhi harika bir takım arkadaşıydı ve bunu sadece şampiyonluk kazandığımız için söylemiyorum. İnanın bana, San Diego’dan kötü takım arkadaşı çıkmaz.)

Fotoğraf: Mark Blinch

Şimdi sizinle paylaşacağım bu anım doğru düzgün bir hikaye bile değil.

Fred ve ben Larry O’Brien Şampiyonluk Kupası’yla, Kaliforniya’dan özel uçakla Toronto’ya dönüyorduk ve ikimiz de oyuncak dükkanındaki çocuklar gibi “Pekala, bu şeyle ne yapacağız?” dercesine birbirimize bakıyorduk. 30.000 fit yükseklikte kupayla yapabileceğimiz havalı şeyler bulmaya çalışıyorduk. Keşke bazı dahiyane fikirlerimiz olduğunu söyleyebilseydim ama çoğunlukla aptalca şeyler yaparken birbirimizin fotoğraflarını çektik. Komik pozlar falan. Muhtemelen uçakta kupa ile uyurken çekildiğim fotoğrafı biliyorsunuzdur. İnsanlar bana her zaman bunun ne kadar dokunaklı bir fotoğraf olduğunu söylüyor. Aslında sadece Fred’le saçmalıyorduk.

Sanırım bana “Norm, kupayla uyuyormuş gibi yap” demişti.

Benim için özel bir sezondu dostum.

10. Minnettarlığımı dile getirmeden yazımı sonlandırmak istemiyorum.

Masai, Dwayne, Nick, tüm personel, takım sahipleri ve Raptors organizasyonundaki diğer herkese bu inanılmaz altı yıl için teşekkür ediyorum. Ayrıca Jennifer Taylor, Amanda Joaquim, Courtney Charles ve Patrick Mutombo’ya benim için yaptıkları her şey için özel bir teşekkür borçluyum. NBA’de şansımın yaver gittiğini biliyorum çünkü sizin gibi insanlarla tanışma şansını yakaladım.

Toronto ve bir bütün olarak Kanada halkına teşekkür etmek istiyorum. Gösterdiğiniz saygıya ve desteğe minnettarım. Başarının Arkasındaki Adanmışlığı gördüğünüz (ÇN: UTG, yani Understand the Grind, Powell’ın hayat felsefesi denilebilir) için minnettarım.

Umduğunuzdan daha fazlası olan Drake’e teşekkür etmek istiyorum. Süper ilgili ve anlayışlı iyi bir adam. Ayrıca, So Far Gone , Thank Me Later albümlerini çıkardığı zamandan bu yana bir Drake hayranı olduğunuzu söyleyip sakın bana üstünlük taslamaya çalışmayın. Ben Degrassi‘den beri ölümüne Drake hayranıyım evlat.

Fotoğraf: Gregory Shamus

Ve son olarak da nerede olurlarsa olsun tüm Raptors hayranlarına teşekkür ediyorum. The North, Raptors Nation, Jurassic Park; onlara istediğiniz gibi hitap edin.

Ama şunu bilin ki onlardan iyisi yok.

11. Kyle’ın söylediklerini hiç unutmuyorum.

“Her zaman bu mirasın bir parçası olacaksın.”

Dostum… Açıkçası bu sözler benim için çok önemli, özellikle de kimin söylediğini düşünürsek: Muhtemelen tüm zamanların en iyi Raptor’ı.

Belki de biraz daha Kyle’ın söylediklerinin ve bu takımın benim için ne anlama geldiğini anlatarak bu yazıyı bitirebilirim.

Lige girdiğinizde insanlarla olan ilişkilerinizi yönetmenin falan zorlaşabileceği hakkında çok şey duyarsınız fakat komiktir ki bu durumun size zihinsel açıdan ne kadar zarar verebileceğini söyleyen pek olmaz. Üniversiteden sonra NBA’ye girmemle kesinlikle birçok yönden bu konuda muzdarip olmuştum.

Birçok insanın büyük değişikliklerden sonra başına geldiğini düşündüğüm şeyle uğraşıyordum: Belli şeyleri kaybetmek. Yolculuğunuzun bir sonraki bölümünde sizinle olacağını düşündüğünüz bazı insanların aslında yanınızda olmayacağı gerçeğini keşfetmek…

Bu gerçekten acıtıyor, dostum. Arkadaşlarımla olamamak canımı yakıyor.

Buna benzer bir hissi ön draftta da yaşamıştım.

Çılgın olan şey şu ki Toronto’ya ayak bastığım an sanki bir şekilde tüm dünyam değişmişti.

Sanırım, bu kötü histen kurtulduğum an o andı.

Fotoğraf: Mark Blinch

Dünmüş gibi hatırlıyorum. Ertesi sabahki antrenman için Toronto’ya vardığım zaman Raptors beni alıp otele götürmesi için bir araba göndermişti. Asla unutmuyorum; arabanın arka koltuğuna oturmuştum, nerede olduğumu görmek için başımı camdan dışarı çıkarmıştım. Şehir merkezine gidiyorduk ve buraya hayran kalmıştım. Harika bir bahar gecesiydi. Maple Leaf Meydanı’ndaydık. Arabadan indim ve etrafa baktım. Bu şehirde beni çeken bir şey vardı. Bütün bu dev ekranlar, ışıklar, gece yarısı parıltısı… Tüm o atmosferden bahsediyorum yani, anlıyor musun? Beni gerçekten içine çekti. Bu, ön draft antrenmanından sekiz saat önceydi ve henüz Raptors’ı temsilen bir basketbol topuna dokunmamıştım bile ama size söyleyeyim: Zaten biliyordum. O arabadan indiğim an biliyordum. Bunu hissetmiştim.

En iyi arkadaşlarımdan Kevin’i görüntülü aradım ve ona “Burada inanılmaz hissediyorum.  Burası inanılmaz. Bu şehir için oynamalıyım” dedim.

Olmam gereken yer Toronto’ydu.

Ertesi sabah uyandım ve antrenmanda MARİFETLERİMİ sergiledim. (Abartmıyorum… istediğinize sorun. O gün yaptığım değirmen smacı hala unutamayanlar var.)

Biraz ileri saralım ve bu Draft Gecesi’ne gidelim. İzleme partimdeyim ve odanın diğer ucundan biri bağırıyor. Bağıran eski lise koçum:

“Norm, televizyona bak! Televizyona bak!”

Gidip televizyona baktım.

Bir baktım ki Raptors, Bucks’tan Norman Powell’ı takas etmiş.

Sanki bu kaderde vardı, ne demek istediğimi anlıyor musun?

Sonrasında yaptıklarım ise buradaki mirasım oldu.

Kyle geçen hafta yanıma gelip sarıldığında ve bana “Sen her zaman bu mirasın bir parçası olacaksın” dediğinde, tabii ki bir Raptor olarak başardığım her şey gözümün önünden geçti. Bütün anılarım tekrardan canlandı. Aynı zamanda bu, Toronto’da yaptığım yeni başlangıç hakkında beni çok düşündürdü. Şampiyon olmadan önce. Tüm o anılardan yaşanmadan önce.

Toronto’nun, 22 yaşında bir çocuk olarak kim olduğumu ve nasıl birine dönüşebileceğimi anlamam için bana nasıl bir şans verdiğini düşündüm. Bu şehirde, tam anlamıyla bu yeni ülkede basketbol oynamanın hayatımda yeni bir sayfa açmamı sağladığını hatırladım. Raptors’ın bir parçası olmanın, ihtiyacım olduğunda yanımda olabilecek güvenilir yepyeni bir grup insanı (sadece yeni takım arkadaşları ve koçlar değil aynı zamanda yeni dostlar ve akıl hocaları) hayatıma katmasını düşündüm.

Sanırım bir diğer deyişle aile… Bence, Kyle’ın kastettiği en yakın anlamıyla buydu. Bunun parçası olan herkes,  yani birlikte inşa ettiğimiz bu şeye gerçekten önem veren herkes ailem oldu. Burada nasıl bir miras bıraktığımı konuştuğunuzda ya da geriye dönüp oynadığım takımlara baktığınızda ve benim adım geçtiğinde umuyorum ki hakkımda söylenenler bunlar olur.

Tabii umarım ilk önce Kyle, DeMar, Fred, Kawhi, Pascal, OG ve diğerleri hakkında konuşursunuz. Umarım, yorgunluktan bitap düşene kadar durmazsınız. Ama sohbetin sonuna doğru, yine umarım ki aklınıza bir kişi daha gelir ve şöyle dersiniz: Baksanıza, bu arada bir de NORM vardı. Adam canı çıkana kadar çalışırdı. Ona hiçbir şey altın tepside sunulmadı ama tuttuğunu koparırdı. Sıkı oyuncuydu ve bir Raptor olmaktan GURUR duyardı.

Norm Powell, dostum. Evet.

O bizden biriydi.

 

https://www.theplayerstribune.com sitesindeki orijinal metin

Çeviren: DOĞUCAN KARSAK

 

*  Kapak fotoğrafı:  GREGORY SHAMUS


Bunlar da ilginizi çekebilir;

Kobe Bryant: NBA İkonu Olmak

Kevin Love: Madalyonun Öteki Yüzü

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More