Fenerbahçe Sezon Öyküsü: 2020-21 Futbol Sezonu

”Kritik maçlarda teknik direktörlük tecrübesinin yetersizliğinden kaynaklanan çaresizlik Fenerbahçe’yi şampiyonluktan etti.”

Fenerbahçe için şampiyon olunamayan her sezon başarısızlıktır. Şampiyonluk her sporda olduğu gibi futbolda da pek çok şifresi olan bir paye elbette. Her şeyden öte ana aktörler; oyuncular, teknik direktör ve yönetimdir. Kadro derinliği ve kadro mimarisi, antrenman yoğunluğu ve kalitesi, çizili oyun planları ve sistem istikrarı, sağlık ve sakatlık yönetimi, ekonomik güç ile oyuncunun ödüllendirilmesi, mental ve psikolojik destek, dengenin sağlanması ve sayamadığımız diğer pek çok etmen başarıyı doğrudan etkiler. Bu saydıklarımızın bazıları yönetimin, bazıları antrenörün ve tabii ki de bazıları oyuncuların görevleridir. Ama bunların içerisinde en etkili olan şey sistem ve çizili oyun planlarıdır. Yani teknik ekip şampiyonlukta ana etkiye sahip unsurdur.

Sezon başında Beşiktaş kadro derinliği ve kalitesine bakıldığında %100 güvenebileceğiniz kaç tane oyuncu sayabilirdiniz? Yapılan transferlere baktığımızda bir seneyi aşkın top oynamamış kronik sakat Aboubakar, birinci stoper olabilme ihtimali ne kadar yüksek bilinmeyen Wellington, aynı şekilde Nsakala, Arabistan’dan nasıl geldiği bilinmeyen Josef gibi transferler bize şampiyonluk mesajı veriyor muydu? Bence hayır. Ancak teknik direksiyon ne kadar radikal, serinkanlı, öngörülü, oyuncusunu tanıyan ve ihtiyacını bilen, elindeki ile yetinen ve elindekini geliştiren bir yapıya sahipse oyuncu kalitesi ne kadar düşük olursa olsun kesinlikle kapasitesinin yettiği başarıyı yakalar. Kapasitesini de oyuncu özverisi ve yönetim fedakarlığı belirler.

Peki sezon başındaki Fenerbahçe’ye baktığımızda neler görüyoruz? Oyuncu konusunda herhangi bir risk almayan ve riske teşebbüs dahi etmeyen yönetim, her pozisyona CV’li diye tabir edilen isimli oyuncular transfer etti. Yapılan transferler ve sözleşmeler kulübü ekonomik olarak da zorlamayacaktı. Yani kısacası yönetim sezon başlangıcında görevini yerine getirdi. Sezonun 2. yarısında teknik direktör olacağından habersiz olan Emre Belözoğlu oluşturulan bu kadronun baş mimarıydı. Transfer sezonunda uykusundan dahi feragat ederek bu yola baş koydu ve bize acaba Türkiye’de sportif direktörlük sistemi bu sefer tutacak mı sorusunu sordurttu.

Peki bu kadar güçlü bir oyuncu grubunu kim yönetecekti?

Erol Bulut. Hiç büyük takım tecrübesi ve kupası olmayan, Süper Lig’de 100 maça dahi henüz ulaşamamış, ancak yönettiği Anadolu kulüplerinde başarı göstermiş ve fiziki olarak güçlü kadrolara imza atmış bir isimdi Erol Bulut. Eksilerinin artılara göre bolluğu ve teknik kapasitesinin bilinmezliği riskleri acaba doğru isim mi diye herkes tarafından tartışıldı. Ne kadar tartışılsa tartışılsın son sözün sahibi yönetim oldu ve Erol Bulut’un Fenerbahçe testi başladı. Test diyorum çünkü bu kadar CV’li güçlü kadro, Anadolu’dan gelen Erol Bulut’a teslim edildi. Riskler çoktu.

İlk maç Rize deplasmanıydı. Biri Gökhan-Caner bug golü olmak üzere 2 duran top golü ile deplasmanda galip gelen Fenerbahçe, Konyaspor maçına kadar yenilmeyerek sezona sükseli ve istatistiklere göre son yılların en iyi başlangıçlarından birini yapmıştı. Bu 8 maçta güçlü, fizikli ve iyi savunma yapan ancak herhangi bir çizili oyunu henüz ortada olmayan Fenerbahçe; galibiyetleri, şampiyonluk potansiyeli çok yüksek, kaliteli oyuncu grubunun bireysel yetenekleri ile almıştı.

Sürekli değişen kadrolar, sürekli değişen forvet tercihi, ilk maçlarda doğru sistemi ve kişileri bulana kadar kabuldür. Ancak Erol Bulut yönetimindeki Fenerbahçe’de bu denemeler bitmedi. Çoğu yorumcu, denenebilecek sayısız sistem sayarken değişmeyen tek şey ezber, risksiz 4 2 3 1 dizilişiydi.

Fenerbahçe’nin sezon sonunda 30’dan fazla maçta ilk 11 başlayan oyuncu sayısı 4. Bu rakam şampiyon Beşiktaş’ta 8. Burada yine kadro ve sistem istikrarının nasıl şampiyonluk getirdiğini görüyoruz.

10. haftadaki Beşiktaş derbisine oyuncu kalitesi ile ağır favori olarak çıkan Fenerbahçe, gördüğü oyun karşısında neredeyse ezildi. 12. haftada korkunç bir Malatya yenilgisi sonrası koltuğu titremeye başlayan Erol Bulut, Antep’ten de 3 gol yiyince artık sözleşmesindeki bir madde konuşulmaya başlamıştı. Çok puslu bir bölgede konuşulan bu maddede eğer Fenerbahçe ilk yarıyı ilk 4 içerisinde tamamlayamaz ise yönetimin sözleşmeyi tek taraflı fesih hakkı olduğuydu.

Başakşehir maçına mutlak galibiyet şifresi ile çıkan Fenerbahçe’de oyuncular dahi artık olası bir kayıp halinde hocanın gideceğini biliyordu. Şampiyonlar Ligi’nde kendini ezdirmeyen, güçlü ve fizikli bir şekilde bir oyun oynayan exchamp. Başakşehir, maçın daha henüz başında gol ile buluştu ve güçlü bir ilk yarı oynadı. Fenerbahçe bu sene çok tartışılan Caner tahakkümü ile soldan gelen ortalarla gol bulma hedefindeydi. Ve 2 gol buldu. Tempo tam da Başakşehir lehine evrilmişken, maçın hakemi Bahattin Şimşek korkunç bir karara imza attı ve VAR müdahale etmedi. Sol kanattan gelen Thiam, Skrtel tarafından düşürüldü ancak Rafael kırmızı kart gördü. Sonrasında İrfancan’ın itirazı sonrası tekrar kartına başvuran hakem bence bir yanlış karara daha imza attı ve maçın son yarım saatine doğrudan etki etti. İşte bu galibiyet Erol Bulut’a hayat öpücüğü oldu ancak futbol bilgisi yeterli olan ve yöneticilik vizyonuna sahip olan bir yönetim, radikal davranarak tam da o gün o ‘’göz boyama’’ galibiyetine güvenmeyip hocayla ilgili planlarını devreye alabilirdi.

Başakşehir, Fenerbahçe maçını 9 kişi tamamladı

Başakşehir maçından sonra olacak şeyler taraftarı skor olarak mutlu edecekti. 9 maçlık bir yenilmezlik ve 5 maçlık bir galibiyet serisi Fenerbahçe’yi kısa bir süreliğine ligi zirvesine taşıyacaktı. Ancak bir sistem ve mantaliteyle sahaya çıkılan sadece bir maç vardı. Defansif kapan-çık oyunu ile güçlü ve sert adımlarla ile ilerleyen Alanya ekibini yenmişti. Bu oyun elbette ki galibiyet getirmesine rağmen çok eleştiri aldı. Topa sahip olmak, topu rakibe bırakmak gibi tartışmaların fitilini ateşlemişti. Hatta Alanya Antrenörü Çağdaş Atan, ‘’Fenerbahçe’ye bu oyunu yakıştıramadım. Biz karşımızda daha isteyen bir takım görmek isterdik.’’ gibi açıklamalar yapmıştı.

Galibiyete giden her yol mubahtır ve bazı maçlar galibiyet için özel oyunlar gerektirir. Büyük kulüp baskın oynamalıdır, evet doğru ancak günümüzde futbol, ‘’sistemin’’ baştan sona domine ettiği bir oyuna evirildiğinden; rakibi şaşırtan, beklenmedik ve bilinçli yapılan her taktik, ister topa sahip olmak ister topu rakibe vermek, bilinçli yapıldığı zaman yüksek oranda faydalı olur.

Ara transfer döneminde ihtiyaçlarını kısmen fark eden Fenerbahçe sportif ekibi, stoper eksikliğini gidermek için çalışmaları pratiğe dökmeye başlamıştı. Başkan Ali Koç’un uçağı Londra semalarına doğru uçarken kulislerde Sokratis ile ilgili Arsenal ile görüşmeye gittiği konuşuluyordu. Bu esnada Arsene Wenger ile samimi ve ufuk açıcı bir sohbet yaptığı ve bunun yanında ekonomik olarak şirketlerle görüşmeye gittiği de konuşuluyordu. Ancak yoksa hayal gerçek mi oluyor diyen insanların sayısı artmaya başlamıştı. Arsenal ve Wenger ipuçları da onu işaret ediyordu. Mesut Özil transferi çok görkemli ve Fenerbahçe kimliğine, tarihine yakışarak gerçekleşiyordu. Acun Ilıcalı’nın da büyük etkisi ile Mesut, Fenerbahçe çubuklusuna kavuşmuştu. Bu büyük ve ehemmiyetli transferin saha içi katkısından çok saha dışına getirecekleri hesap edildiğinde, eldeki katma değer çok kıymetliydi. Mesut’tan bu sene çok fayda alamazsan bile sana PR ve tanıtım olarak kazandıracakları saha içindeki potansiyel getirebileceklerinden de fazlaydı. Ara dönemin en büyük ve en ses getiren transferini Fenerbahçe yapmıştı.

Atilla ve Osayi kadroya dahil olmuştu. Atilla daha ilk maçından itibaren formayı kapmıştı. Ofansif görüşü, pozisyon bilgisi Süper Lig için yeterli ve hatta daha da üstündeydi. Osayi ise benim görüşümle sadece acemi bir driblingciydi.

Oyuncu kalitesi ve önce çıkan oyuncuları ile puan toplamaya devam eden Fenerbahçe’de öne çıkan isimler ekseriyetle Ozan, Caner, Pelkas ve Gustavo idi. Görkemli bir sezon geçiren Ozan Tufan’ın formasını kimseye kaptırma niyeti yoktu. Driplingleri ile oyuna hız ve tempo getiren, her an her yerden şut tehdidi olan Ozan, her yerde ve her şekilde takımına faydalı oldu. Sıkışan oyunları erken ortaları ile çözen, bence kanat servis özelliği ile dünya standardında olan, ancak defansif yetersizliği ile de saç baş yoldurtan Caner, ofansın en önemli tehdidiydi. Top tekniği, kuvvetli ve ayakları yere sağlam basan oyunu ile Pelkas, çoğu taraftara ‘’Acaba yeni Alex mi geliyor?’’ sorusunu sordurabilecek kadar istikrarlı bir döneme girmişti. Kesici özelliği ve güvenilir kimliği ile Gustavo takım defansını sırtlayan roldeydi.

Erol Bulut’un Mert Hakan’dan beklentisi ise tam bir muammaydı. Caner dominasyonu ile pasifize olan Pelkas’ı uzun bir müddet sol kanatta tutarken, Mert 8 numarada sadece bir baskı unsuru olarak kaldı ve diğer yeteneklerini göremeyen Fenerbahçeli taraftarlar 2. Alper Potuk vakasından korkuyordu. İkinci yarı Emre Belözoğlu takımı ile aslında Mert’in, ortalama üstü bir servis yeteneği olduğunu gördük. Verimli olmadığı pozisyona oyuncuyu monte ettiğinizde hem takım o oyuncudan faydalanamaz hem de oyuncu potansiyel repütasyonunu kaybeder.

Nazım half-space denilen çizgi ile orta saha arasındaki bölgeleri seven, gerektiğinde ceza sahasında +1 oyuncu olan farklı bir bekti. Topla ilerlemekten çekinmeyen ve bunu sıkça yaparak takımına alan kat ettiren bir karakterdi. İlk yarı istediği role bir türlü bürünemeyen Sosa ise 4 2 3 1 sisteminin 2 orta sahasından biri olarak faydalı olamadı. Emre Hoca ile birlikte regista rolünde orta sahanın tek hakimi olması ile birlikte gerçek gücünü ve etkisini tamamen gösterdi ve benim Fenerbahçe’de Kuyt’dan sonra izlemekten en keyif aldığım oyunculardan biri oldu.

Son haftalarda kusursuz ve tam özveri ile oynayacak olan Enner Valencia, bu takımın birinci santraforu olmayı hak ediyordu ancak Erol Bulut buna bile daha karar verememişti. Şut atmayı, adam geçmeyi, koşu atmayı takımdaki diğer santrafor rakiplerine göre daha iyi yapan Valencia, sadece 2. ve 3. bölgedeki faul alma özelliği ile bile bu farkı ortaya koyuyordu.

Erol Hoca oyuncularına borçlu olduğu bu galibiyet serisinin son maçında Hatayspor karşısında tamamen ezildi. Altay’ın sezonun performansını sergilediği maçın akşamında kulislerde Başkan Ali Koç’un çok üzüldüğü söylendi. Oyuncu olarak havuzu daha geniş tutarak riski düşürme çabasında olan başkan ve ekibi, İrfancan transferini de masada son saniyeye kadar kalarak bitirdi. Ancak blogumda ‘’dostla ye, iç ama alışveriş etme’’ yazımda da yazdığım gibi bu çaba taşıma su ile değirmen döndürmeye çalışmaktı. Çünkü değirmenin çarkı adam akıllı dönmüyordu.

Ve İstanbul’da derbi günü geldi çattı. Nokta transferler yaparak devre arasında kadrosunu bi’ hayli güçlendiren Galatasaray’a karşı oyunsuz Fenerbahçe’nin ne yapacağı büyük merak konusuydu. Hatay maçında tehlike çanları, galibiyete rağmen, çok yüksek şekilde çalıyordu. Kadıköy’deki maç, Samatta’nın Muslera’yı ve bir savunma oyuncusunu çalımlayarak boş kaleye kaçırmasıyla başladı. Sonra artık maalesef alıştığımız Galatasaray – Fenerbahçe derbisi atmosferi oluştu. Temposuz yan toplar ile bol faullü, bol düdüklü bir ilk yarı ve ikinci yarı izledik. Mustafa Muhammed’n yayda buluştuğu topu ağlara çok teknik bir vuruşla göndermesi ile Galatasaray derbide galibiyete ulaşmıştı.

Bu maçtan sonra Fenerbahçe içerde galibiyet yüzü göremedi ve Galatasaray, Başakşehir(kupa), Göztepe, Antalya ve Gençlerbirliği maçlarında yani toplamda 5 iç saha maçında galip gelemedi. Fenerbahçe – Göztepe maçından sonra yapılan bütün maçların farklı hikayeleri vardı. Trabzonspor maçında çok iyi bir orta saha savunması ile Trabzonspor’un direnci kırıldı ve Pelkas muhteşem bir golle önemli galibiyeti getiren isim oldu.

Antalya maçında ise Tisserand’ın CV’inde yazılı olan kritik dakikalarda ölümcül hatalar yapar maddesi devreye girdi ve takımına yine 2 puan borçlu oldu. Enner ise yine bireysel bir golle 1 puanı takımına hediye etti.

Konya maçının ilk yarısında ilk kez Erol Bulut yönetimindeki Fenerbahçe göz dolduran bir pas oyunu oynadı ve galibiyeti aldı. Herkes tarafından takdir edilen bu oyuna her oyuncu isim isim katkı sağladı.

Sırada ise sezonun Fenerbahçe adına en üzücü 3 yenilgisinden biri vardı. Ligin son sırasında yer alan Gençlerbirliği ile karşılaşan Fenerbahçe, tamamen dağınık, kenarlara sıkışan, kreatiflik ve vizyondan çok çok uzak bir oyun oynadı. Gençlerbirliği, biri kendi kalesi olmak üzere toplam 2 gol attı ve 2. yarıyı daha iyi oynadı. Maçtan sonra sezonun tamamına etki edecek bir açıklama yapan Fenerbahçe yönetimi, VAR operatörlerinden birinin terör örgütü bağlantısı bulunduğunu iddia etti. Bu çok talihsiz açıklamanın ufacık bir gerçeklik payı varsa, benim görüşüm Fenerbahçe’nin o gün ligden çekilmesi gerektiğiydi çünkü bu çok kritik bir iddiaydı.

Fenerbahçe

Bu maçtan sonra gönderilmesi artık şart olan Erol Bulut’a suni bir destek olmuştu. İnternet trolleri, taraftar sayfaları ve kimi taraftar grupları Erol Bulut’a olan desteklerini sürdürmüştü. Teknik adam değişikliğinin kulübe faydası olmaz mantığıyla hareket etmeye çalışan yönetimin atladığı mühim bir kısım vardı. Sahada net olan çok az şey varken en önemli unsurlar olan oyun, taktik ve sistem bırak netliği, hiç yoktu. Taraftarın tepkisinden çekinen, refleksif davranamayan, sahadaki eksiklikleri yeteri kadar net göremeyen yönetimin karar verme mekanizması ezber tavırlardan dolayı gecikmişti. Yapılan yatırımın çarkları dönmüyordu. Bu bir ölü yatırımdır dönütü yönetimin masasına çok geç ulaşmıştı.

Bu hatalar silsilesi ile Beşiktaş maçına da Erol Bulut ile çıkmıştı Fenerbahçe. Altay olmasa fark ile bitebilecek maçta, Beşiktaş ikinci yarı pozisyon kaçırdıkça kendisini demoralize ederken bu esnada sahada varlık gösteremeyen Fenerbahçe’ye de puan isteği aşıladı ve maçın son dakikalarına kadar Fenerbahçe tempoyu dikte etti ve Ozan’ın güzel golüyle bir puanı aldı. Beşiktaş’ın düşük tempolarda oyunun hakimiyetini alamaması Fenerbahçe’nin puanı almasının en temel sebeplerinden biriydi. Bu puan maça göre yeterliydi ancak bir başarı sayılabilir miydi? Sezonun en istikrarlı oyunu oynayan Beşiktaş’tan 1 puan almak başarı mıydı? Bu soruların cevapları bana göre hem evet hem hayır. Evet Beşiktaş istikrarlı bir oyuna sahipti ama Fenerbahçe kulübesi, Beşiktaş’ın ilk 11’i ile neredeyse kapışacak seviye de ise bu bir kayıptı; ancak Erol Bulut oyunu için bir başarıydı. Yönetim artık bir karar vermeliydi. Fenerbahçe’nin hak ettiği oyun Erol Bulut oyunu muydu yoksa bu kadro mühendisliği ile başka şeyler yapılabilir miydi? Sezon sonunda geç kaldığını anlayacak olan yönetim çok önceden yapması geren şeyi yapıp Erol Bulut’un biletini kesmişti. Takımın başına gelecek isim ise belliydi; Emre Belözoğlu.

Fenerbahçe

Takım mühendisliğinde imzası olan ancak teknik direktörlük tecrübesi Fenerbahçe ile başlayacak olan Emre Kaptan, takımın başına geçtiğinde ortada dolaşan ilk dedikodu Emre Belözoğlu’nun kafasında Gustavosuz bir oyun tasarladığıydı. Çünkü Gustavo’nun takımın temposuna negatif yönde etki ettiğini düşünüyordu. İlk basın toplantısında yüksek tempoda paslı bir oyun oynamak istediğini zaten belirtmişti. Sinan, Mert Hakan, İrfan gibi kendi transferlerine de takımda yer verecekti. Peki bildiği, tanıdığı ve ilişkileri diğer oyunculara nazaran daha iyi olan oyuncularla bir takım kurmak gibi bir plan ne kadar doğruydu? Bu soru çoğu spor aklında oluşmuştu çünkü teknik ekibe monte ettiği Selçuk Şahin, Marco Aurelio ve Volkan Demirel gibi isimlerle bunu yapmıştı. Bu isimlerin takıma olan faydası da çok tartışıldı. Hatta Erol Bulut’u takımda tutan temel fikir de buydu. Acaba sene başında kontrol edebileceği bir teknik adam ile mi çalışmak istemişti? Bilinmez.

Takım Emre Belözoğlu ile birlikte her maç artan bir grafikle tempolu bir orta saha pas oyununa direkt bir geçiş yaptı. Öyle ki takımın çehresi birdenbire değişti. Sosa’nın orta sahadaki rolü de tamamen belirginleşince neden daha erken gelmedi diyerek ahlar vahlar başladı. Bu kaliteli oyunun zirve yaptığı maç ise Kasımpaşa maçıydı. Maçın ilk yarısında oynanan top son yıllarda Fenerbahçe’nin oynadığı en görkemli ve en Avrupai futboldu. Ancak ikinci yarı değişiklikleri, başlayan 11’in oynadığı oyuna çok katkıda bulunamadı. Bu katkısızlık Emre Belözoğlu döneminin defolarından biriydi. Ancak artılar eksilerden fazlaydı. Kaptan Emre’nin şampiyon olması için Fenerbahçe önündeki iki kritik maçtan puan koparmalıydı. Bu maçlar deplasmanda oynanacak Sivas ve Alanya maçlarıydı. Sezonun en derli toplu ve bilinçli iki takımı ile karşılaşacak Fenerbahçe’nin bu maçlar için özel planları olmalıydı.

Mesut’un sakatlıktan dönmesi ile birlikte hemen kadroya dahil edilmesi pek de doğru bir karar değildi çünkü fiziki olarak yetersizliği takımı 10 kişi oynayacak bir hale getirebilirdi ve öyle oldu. Gökhan’ın kırmızı görmesi ile birlikte bu maçtan alınacak bir puan bile değerliydi. Mesut’un pasına doğru koşarken ceza sahası içinde düşürülen Valencia penaltıyı aldı ancak pozisyon ofsayttaydı. Pek çok hakem hocası bunun kural hatası olduğunu söyledi. Fenerbahçe kural hatasıyla ilgili bir başvuru yaptı ama başvuru sonuçsuz kaldı.

Sırada 41. haftada sezonun kaderini değiştiren o maç vardı. Sezonun en düzenli, tertipli oynayan Anadolu kulübü olan Sivas deplasmanındaki maçı bütün takım taraftarları heyecanla takip etti. Beşiktaş derbi yenilgisinden sonra içerde Karagümrük ile karşılaşırken Galatasaray, Denizli deplasmanındaydı. Fenerbahçe eğer Sivas’ta galip gelirse şampiyonluğa artık çok yaklaşacaktı. Ancak şampiyonluk maçına çıkan sanki Fenerbahçe değil Sivasspor’du. Sahada varlık gösteremeyen, toplarını verimli kullanamayan ve Sivas savunmasını bir türlü aşamayan Fenerbahçe’nin maç sonunda kaybı çok büyük olacaktı. Kritik maçlarda teknik direktörlük tecrübesinin yetersizliğinden kaynaklanan çaresizlik Fenerbahçe’yi şampiyonluktan etti.

Sonuç olarak şampiyonluğun kaybedilmesinin temel nedeni istikrarlı oyunun çok geç bulunmasıydı. Bu gecikmenin sorumlusu ise liderlik refleksini gösteremeyen yönetim ve sonra Erol Bulut’tu. Günümüz futbolunda fizik ve bireyselliğin şampiyonluk için yetersiz olduğunu bir kez daha gördük. Sistem her şeyi belirleyen en temel unsurdu. İlk başta yazdığımız diğer unsurların tamamı Fenerbahçe’de varken istikrarlı oyunun olmaması, değişken deneylerinde de olduğu gibi teoriyi kanıtlıyordu.


Bunlar da ilginizi çekebilir;

Mesut Özil Fenerbahçe’de: Yıllardır Beklenen An

Nicolas Anelka: Beklentiler Sadece Üzer

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More