Avrupa Süper Ligi, Avrupa Birliği ve ABD

Futbol kamuoyu son haftalarda Avrupa Süper Ligi (ESL) tartışmalarıyla fazlasıyla meşguldü. Kurulması planlanan ligin oyuna getireceği yenilikler, ESL’nin ekonomik boyutu ve UEFA – Avrupa Süper Ligi arasındaki kutuplaşma futbol takipçileri arasında yoğun tartışmaları beraberinde getirdi. Futbolseverlerden bazıları bu yeni ligin daha rekabetçi maçlar sunarak heyecanı katlayacağını düşünürken, diğer tarafta bu yapının futbolun ruhunu zedeleyeceğine inananlar çoğunluktaydı. Sonuç olarak özellikle İngiltere’de kökleşmiş taraftar topluluklarının yüksek tondaki protestoları sonrasında ESL’ye katılan İngiliz kulüpleri geri adım attı ve Avrupa Süper Ligi, kuruluşundan saatler sonra kendini feshetti. Bir başka ifadeyle futbolun gerçek sahibi taraftarlar kazandı.

Şüphesiz yukarıdaki okuduklarınız son günlerde hemen tüm medya kuruluşlarında okuduğunuz haberlerden farksız. Futbolun taraftarlarca kurtarıldığına ilişkin “epik” söylem, birçoğumuzu zafer kazanmışçasına mutlu ediyor. Peki bu gerçekten “sadece “ futbolseverler tarafından kazanılan bir zafer mi? Milyar dolarlık bir yatırımın gerçekleştirilememesi dünyadaki bir avuç futbolseverin kararlı duruşu sayesinde mi oldu? Gelin bu soruların cevaplarını bakış açımızı genişleterek birlikte arayalım.

Avrupa Futbolunun Amerikanlaşması

UEFA’nın yayınladığı son mali rapora göre Avrupa futbolunun patronu, tüm yarışmalarından elde ettiği yayın gelirleri göz önüne alındığında yılda yaklaşık 4 milyar $ kazanıyor. UEFA’nın toplam gelirlerinin %84’ünü oluşturan bu rakamı %14 ile ticari haklar ve %2 ile gişe gelirleri izliyor. Avrupa futbol ekonomisindeki bu devasa miktardaki sıcak para UEFA’nın denetiminde UEFA’ya tabi olan futbol kulüplerine aktarılıyor. Bir başka ifadeyle Avrupa futbol “sektöründeki” sıcak para, Avrupalı bir üst kurulun denetiminde Avrupalı kulüplere aktarılıyor. Sonuç olarak para, Avrupa’da kalmayı sürdürüyor.

Ancak son yıllarda paranın Avrupa’da kaldığı konusunda ciddi tartışmalar söz konusu zira Avrupalı dev kulüpler birer birer yabancı yatırımcılar tarafından yüksek meblağlar ödenerek satın alınıyor. Örneğin ESL’deki çoğu kulübün sahiplik koltuğunda yabancı yatırımcılar oturmakta. Bu yabancı yatırımcılar arasında Amerikalı şirketlerin çoğunlukta olması ise dikkat çekici. Glazer Family – Manchester United, Stan Kroenke – Arsenal, Fenway Sports Group – Liverpool, Elliot Management Corp. – A.C Milan örnekleri Amerikalı sahiplerin elindeki Avrupalı dev kulüpler olarak öne çıkıyor. Bunun yanı sıra Rus oligark Abramovih’in sahibi olduğu Chelsea, BAE Başbakan Yardımcısı Sheik Mansour’un patron koltuğunda oturduğu Manchester City, Çinli Suning Holdings Group’un büyük hissedarı olduğu Internazionale Milano da yine yabancı sermayenin sahip olduğu diğer Avrupa devleri. Hal böyleyken Avrupa menşeili bir oyun olan futbolun, son dönemde kıta dışından oldukça güçlü talipleri olduğu artık herkes tarafından bilinen bir gerçek. Yani Avrupa oyunu, Avrupalı aktörlerin yerlerini yavaşça yabancı yatırımcılara bırakmasıyla mülkiyet noktasında bir dönüşüm geçiriyor.

Tüm bu dönüşüm sürecinin üzerine bir de Avrupa Süper Ligi gibi bir yapının ortaya çıkması ise halihazırda bu dönüşümden rahatsız olan Avrupalıların canını daha da sıkıyor. ESL Başkanı seçildiği açıklanan Florentino Perez’in yaptığı “ayrılıkçı” açıklamalardan daha tedirgin edici olansa ESL’ye fon sağlayacak olan şirketin Amerikalı bir finans kuruluşu olması. Bu finans kuruluşuyla 23 yıllık bir anlaşma karşılığında 4 milyar $’a yakın bir meblağ kredi alacak olan ESL, 23 yılın sonunda bu krediyi faiziyle geri ödemeyi taahhüt ediyor.

How JP Morgan Avrupa Süper Ligi

Bahse konu Amerikalı şirket JP Morgan, bu hamlesiyle tüm dikkatleri bir anda üzerine çekerken çoğu futbolsever gözden kaçırsa da onlar aslında yaklaşık 20 yıldır Avrupa futbolunun bir parçası. Bir yatırım bankası olarak faaliyetlerini sürdüren JP Morgan’ın Glazer ailesinin Manchester United’ı satın aldığı süreçte etkin rol oynadığı herkesçe biliniyor. Zira Manchester United CEO’su Ed Woodward eski bir JP Morgan çalışanı. Manchester United dışında, Roma ve Fiorentina gibi ünlü İtalyan takımlarının “Amerikanlaşmasında” ve Real Madrid’in yeni stadını inşa etme sürecinde de yine JP Morgan’ın izlerini bulmak mümkün. Tüm bu bilgiler ışığında JP Morgan’ın ESL’ye finansör olmasının uzun vadeli bir projenin parçası olma ihtimali hiç de düşük gözükmüyor. JP Morgan’ın finansman hamlesine karşılık UEFA’nın da bir hamle yapmaya hazırlandığı iddia ediliyor. Londra merkezli Centricus Asset Management ile 6 milyar avroluk bir paket üzerinde görüşen UEFA, bu krediyle yeni Şampiyonlar Ligi’ni finanse etmek üzere harekete geçmiş gözüküyor. Bir başka ifadeyle Avrupalılar, bu denli geniş çaplı bir para akışının Avrupa içinde kalması hususunda ısrarlı.

Amerikan sermayesinin Avrupa’nın bir numaralı sporunda hakim güç olmanın peşinde koşması ve burada yaratılan lezzetli, büyük pastadan daha büyük bir dilim almayı istemesi Avrupa’da şiddetli itirazlarla karşılaştı. Bu itirazlar arasında en dikkat çekici olanları ise Avrupalı devletlerin üst düzey politikacılarından geldi. Konuyla ilgili açıklamalarda bulunanlardan biri Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron oldu. Macron, ESL projesinin sporda liyakat ilkesini tehdit ettiğini söylerken projenin parçası olmayan Fransız kulüplerini özel olarak kutladığını belirtti. Macron’un açıklamalarını destekleyen Alman yetkililer ise kıtadaki rekabetçi ortamın yerini kapalı bir toplum modelinin almaması gerektiğini savunarak, tıpkı Macron gibi ESL projesine katılmayacak Alman kulüplere övgülerde bulundular. Projeye ilişkin rahatsızlığını dile getiren Fransa AB’den Sorumlu Bakanı Clement Beune ise, gelecek süreçte AB Dönem Başkanlığı’nı yapacağını hatırlatarak AB’nin küçük kulüplere finansman desteği yapması gerektiğinden bahsetti ve ESL’nin engellenmesi adına Avrupa’da bir tür siyasi baskıya ihtiyaç olduğunu belirtti. ESL’de 6 takımla en çok temsil edilen ülke konumundaki İngiltere’de ise Kraliyet adına FA Başkanı da olan Prens Williams rahatsızlığını dile getirirken, İngiltere Başbakanı Boris Johnson ise belki de süreçteki en net açıklamayı yapan lider oldu: “Hükümetimiz, Avrupa Süper Ligi projesini bitirecek. Bu konuda kararlıyız ve bu kararlığımızı herkes görecek.”

Yüksek mercilerden gelen bu tepkiler, futbol kamuoyu tarafından spor kültürü deseniyle birleştirildi ve bu şekilde servis edildi. Zira yeni gelecek bu “Amerikan tarzı”, Avrupa’daki spor kültürüyle taban tabana zıt. Amerika’daki spor organizasyonları özellikle ticaret hacmi bakımından devasa boyutlarda olsa da Avrupalılar için her zaman bir nebze eksiklik barındırıyor.

Search | Cartoon Movement

Amerikan sporları bir çeşit “zenginler için sosyalizm” modeli ön görmektedir. NBA ve NFL’i ele alacak olursak en iyi seçimlerin o yıl en kötü performans gösteren takımlara verilmesi, gelirlerin paylaşılması, harcamaların sınırlandırılması gibi eşitlikçi uygulamaların bu düzenin sosyalist yönünü oluşturmaktadır. Diğer yandan kulüp sahiplerinin sportif başarıya bakılmadan sabit bir kar akışı elde etmeleri, tv anlaşmaları, franchise sahiplerinin sürekli olarak kazanması gibi uygulamalarla bu spor organizasyonları sportif olarak değil ama maddi olarak daima “kazanmak” üzerinedir.

Sosyal demokrasi kodlarıyla var olan Avrupa’da ise durum tam tersidir. Çünkü Avrupa’da spordaki varlığı ve yokluğu sportif başarı belirlemektedir. Başka bir ifadeyle, Darwin’in “güçlü olan hayatta kalır” teorisi Avrupa spor kültürünün mottosudur. Zira futbolun icat olduğu coğrafyada bu oyun bir işçi oyunudur. Avrupa kulüplerinin birçoğunun o bölgenin işçileri tarafından kurulmuş olması, kulüplerin kuruluş kodlarında mücadelenin, rekabetin ve düşük gelirliler için en büyük sosyal organizasyon olarak futbolun ortaya çıkmasını ve bunun sosyal yaşamı biçimlendirmesini sağlamıştır. Buna paralel olarak futbolun ortaya çıktığı günden bugüne her ülkedeki en iyi takımlar maddi – manevi varlıklarını daha güçlü sürdürebilmek adına sportif başarıya muhtaçtırlar. Dahası hepsinin güçlü olabilmek için bir şansı vardır (günümüzde bu şansın bazı kulüpler için ne kadar azaldığı aşikar olsa da hala bir şanstan bahsedilebilir) ve bunun yanında hepsinin güç kaybetme ihtimalleri de vardır. Tüm bu özellikleriyle Avrupa futbolu sahada kazanmanın zorunluluk olduğu, maddi gücün başarıyla geldiği bir yapıdadır. Örneğin Real Madrid, Barcelona veya Manchester United’ın Avrupa’da bu denli büyük birer marka olmalarının başlıca sebebi saha içinde kazandıkları başarılardır. Yıllardır başarılara uzak kalsa da Manchester United’ın hala en çok gelir elde eden kulüplerden biri olması yine geçmişinde yaşadığı bu başarılarla ilişkilidir. Buna karşın Avrupa futbolunun da dönüştüğü kabul edilmeli. Artık futbol ortaya çıktığı dönemde ifade ettiklerinden çok daha fazlası demek. Taraftarlar bugün kulüplerinin yarıştığı kupalardaki başarıları kadar, transfer ücretlerini, yıllık gelirlerini, borsadaki durumlarını da takip ediyor. Buna rağmen sahadaki mücadele ve rekabet sürdüğü ölçüde futbolun ruhunun geçirdiği dönüşüm belki de o kadar rahatsız edici değil. Sonuçta ruhun özü hala yeşil çimin üzerinde kendini gösteriyor.

İşte ESL ile birlikte Amerikalı yatırımcılar tam olarak Avrupa’da sosyal demokrasinin, eşitliğini, rekabetin ve direnişin sembolü olan en büyük etkinliği dönüştürmeye çalışıyorlar. Bu karlı anlaşma sadece kulüplerin kasasına yüklü miktarda para koyup, en iyileri birbirlerine karşı oynatma anlamına gelmeyecek. Uzun vadede Avrupa’nın yücelttiği birçok değerin taşıyıcısı olan futbol okyanus ötesi değerlerin temsilcisi haline gelip belki de kitlelerin yaşam pratiklerini değiştirecek.

Avrupa siyasetinin en yüksek noktasında bulunan liderlerin ESL’ye karşı bu denli net ve güçlü mesajlar vermesi, onların futbol sevgisine ve gerçekten bahsettikleri gibi Avrupa futbolunun temsil ettiği ilkelere olan bağlılıklarını ifade etmeleri şeklinde okunabilir elbette. Ancak karar vermeden önce sizleri, futbolun birazcık dışında, aslında tarih boyunca futbolla iç içe olmuş bir yapıya yani siyasi arenaya götürmek istiyorum. Gelin bazı noktaların altını birlikte çizdikten sonra bu tepkinin nedeni konusunda fikirlerimiz değişecek mi birlikte bakalım.

Transatlantik Hattında Son Dönemde Yaşananlar

2016’da “First America” sloganıyla göreve başlayan Donald Trump, Obama ve öncesini kapsayan yaklaşık 50 yıllık bir dönemde, ABD ve AB arasında genelde uyumlu esen rüzgarların yönünü tersine çevirdi ve ABD, AB ile birçok konuda farklı politik görüşlerle kendini ifade etmeye başladı. 4 yıllık görev süresi boyunca “Önce Amerika” anlayışı gereği AB’ye karşı sert söylemleriyle dikkat çeken Trump, bu sert tavrının doruk noktasına AB’yi “ticari hasım” ve “cehennem çukuru” olarak nitelendirdiği konuşmalarında ulaştı.

Avrupa ve ABD Avrupa Süper Ligi

ABD’nin AB’ye yönelik bu tutum değişikliğinin neticesinde, ABD ile AB deyim yerindeyse bir ticaret savaşının eşiğine kadar geldi. AB ülkeleriyle sürdürülen ticari ilişkilerin yıl bazında 100 milyar $’a yakın açık verdiğini belirten Trump bu gerekçeyle görev süresi boyunca korumacı ticaret politikalarına yönelerek, AB ile ticari ilişkilere büyük darbe vurdu. Bu anlayışın sonucunda taraflar birbirlerine karşı ek gümrük vergilerini devreye sokup, ABD ve AB menşeili ürünlere karşılıklı yeni vergiler düzenledi.

2019 verilerine göre 1.1 trilyon $’lık ticaret hacmine sahip olan ABD ve AB ülkeleri arasındaki bu gerilim tarafların ekonomilerine de ciddi ölçüde zarar verdi. ABD ve 27 AB üyesinin yarattığı toplam ekonomik büyüklüğün, tüm dünyadaki gayrisafi milli hasılanın neredeyse yarısını oluşturduğu hesaba katılırsa bu zararın boyutları daha net anlaşılabilir.

Tüm bu gelişmeler neticesinde ABD ile AB arasında yarım asırdır sürdürülmeye çalışılan güven ilişkisi ciddi şekilde hasar aldı. Ancak günümüze geldiğimizde Trump dönemi sona erdi ve ABD Başkanlık koltuğuna Joe Biden oturdu. Biden, Obama’nın başkanlık döneminde ona en yakın isimlerden biriydi. Onun ABD’nin 46. Başkanı olmasıyla beklentiler Biden’ın, AB ile ilişkiler noktasında Obama döneminin tecrübelerini unutmadığı ve geçmişteki uyumlu ilişkileri günün şartlarına uyarlayarak tekrar kurmak isteyeceği yönünde.

Joe Biden’ın ABD’nin 46. başkanı seçilmesinden sonra, AB’nin merkez ülkeleri Fransa ve Almanya başta olmak üzere AB’de, okyanus ötesiyle ilişkilerin düzeleceğine dair iyimser bir hava hakimdi. Keza Fransa Dışişleri Bakan Jean-Yves Le Drian ve Alman mevkidaşı Heiko Maas’ın Washington Post’ta ortak imza ile yayınladıkları yazı, bu havayı yansıtması ve Almanya ile Fransa’nın bu ilişkiler ağında aynı yönde ve merkezde yer aldıklarını belirtmesi bakımından önemli. İlgili yazıda ABD – AB bandında yeni bir mutabakatın gerekliliğinde bahseden Dışişleri Bakanları, Biden ile yeni bir dönemin başlayacağını da işaret etmekteydi. Zira Biden, AB ile ilişkilerin düzeltilmesi gerekliliğini Foreign Affaires dergisinin Mart/Nisan sayısında yazdığı “Why America Must Lead Again” yazısında açıkla ifade etmişti. Trump döneminde izlenen politikaların en yakın müttefiklerle ilişkilere büyük darbe vurduğunu belirten 46. Amerikan Başkanı, o dönemde terk edilen uluslararası anlaşma ve sorumluluklara geri dönüleceğinin sinyallerini de veriyordu.

Fakat buna rağmen ABD – AB ilişkilerinin Trump döneminden çok da farklı olmayacağını düşünenler de var elbette. Birçok farklı görüş ABD’nin Trump dönemi izlediği politikalardan çok kolay sıyrılamayacağını ve hatta bunu istemeyeceği ihtimalinin de göz ardı edilmemesi gerektiğini belirtiyor. Öyle ki ABD ve AB arasındaki çıkar ilişkisi kısa vadede onarılamayacak kadar zarar görmüş durumda. Örneğin Avrupa Konseyi Dış İlişkiler Başkanı Mark Leonard, ABD ile ilişkilerin maksimum uyum anlayışıyla, geçmişteki günlere döneceği fikrinin bir hayalden ibaret olduğunu belirtiyor. Zira Trump’ın içe dönüş politikası nedeniyle uluslararası arenada ABD’nin yarattığı boşluk başta Çin olmak üzere diğer güçler tarafından doldurulmaya başlandı bile. Biden yönetiminin uluslararası arenada karşılaşacağı bu yeni düzende, etki alanını genişletmek için yeni boşluklar yaratmaya çalışacağı ve bu noktada eski nüfuzunu arttırmaya çalışacağı da yine başka bir öngörü olarak karşımıza çıkıyor. Leonard’a göre AB tarafında ABD ile ilişkiler noktasında hakim iki görüş var. Bir kesim ABD’nin başta güvenlik alanında olmak üzere AB’yi şemsiyesi altına almasından yana. Diğer kesim ise ABD’nin yarattığı boşluktan yararlanıp daha güçlü bir AB’nin egemen kılınması gerektiğini savunuyor.

Tüm bu gelişmelere paralel olarak ABD ile AB arasındaki çatışma farklı alanlarda açıkça sürüyor. Örneğin ABD’nin büyük önem verdiği GAFAM projesinin (Google, Apple, Facebook, Amazon ve Microsoft) ile veri mahremiyeti, vergi konuları ve piyasalardaki durumu AB yasalarınca tehdit ediliyor. AB, GAFAM’ın Avrupa’daki yasalarla çelişen etkinlikleri üzerinde denetimini arttırmaya çalıştıkça ABD ise başta otomotiv sanayi olmak üzere diğer kritik alanlarda misilleme yaparak transatlantik ticaretinde gücünü korumaya çalışıyor. Benzer çatışmalar savunma harcamaları, enerji protokolleri, göçmen sorunu, iklim krizine karşı alınacak önlemler gibi birçok alanda da yaşanıyor.

Avrupa Süper Ligi: Çatışmanın Son Perdesi mi?

Bütün bu çatışmalara “yüzeysel olarak” değindikten sonra ESL projesine bir kez de bu gözle bakalım. Karşılıklı yaptırımların, regülasyonların vs. gerçekleştiği böyle bir dönemde; çoğunluğu Amerikalı olan yabancı sermayedarların, Amerikan finans kuruluşundan kredi alarak böyle bir projeyle ortaya çıkması ABD – AB krizinin bir başka perdesi olarak okunamaz mı? Avrupalı liderlerin yaptığı kapalı lig vurgusu da yine benzer noktayı işaret ediyor bana kalırsa. Zira lig, Avrupa’daki “küçük” ölçekli kulüplere kapalı olduğu kadar Avrupa Birliği’ne de kapalı gözüküyor. Benim düşüncem liderlerin tepkilerinin altında yatan asıl nedenin bu olabileceği yönünde. Şampiyonlar Ligi’nin yeni formatı, Centricus Asset Management’dan alınacak 6 milyar euro kredi iddiası ve format gereği bu paranın yine büyük kulüplerin kasasına girecek olması da sanki görüşlerimi bir nebze de olsa destekler nitelikte. Görünen o ki bu gelişmeler meselenin, “küçük” kulüplerin geleceği ya da futbolseverlerin oyuna olan tutkuları olmadığını açıkça ortaya koymakta. Çünkü UEFA’nın yeni Şampiyonlar Ligi dediği format, aslında bu anlamda ESL yapısından çok da farklı gözükmemekte.

Şimdi tekrar sormak istiyorum. Avrupa Süper Ligi projesinin rafa kaldırılması gerçekten de futbolseverlerin kazandığı bir zafer mi? Yoksa futbolseverler, ABD – AB hattındaki tüm bu hesapların arkasına gizlendiği ve kahramanlık öykülerini besleyecek vitrin mankenleri mi? Benim cevabım belli, ya sizinki?


Bunlar da ilginizi çekebilir;

Avrupa Süper Ligi: Futbolda Büyük Devrim

Colin Kaepernick: Hayaller ve Eylemler

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More