YEL DEĞİRMENİ VE DON KİŞOT

Yıllardır Türkiye’nin bir futbol ülkesi olduğundan bahseder bununla övünürüz. Oysa gerçekten bir futbol ülkesi miyiz? 

Futbol ülkesi denildiğinde, bundan anladığımız tek şey bu oyuna “deli gibi” tutkun olmak. Peki, bu bir futbol ülkesi olmak için bu yeterli mi? Elbette hayır. Saha içinde olandan bihaber “futbol yorumcularının” magazinsel gündemlerle reyting aradığı, yine sahanın içinden çok dışında olanların konuşulduğu bir futbol gündemi ülkeye hakimken futbol ülkesi olduğumuzu nasıl söyleyebiliriz ki?! Hem de işin magazinsel boyutu, oyunun kendisine olan ilgiden fazlayken. Bunun sebebi, futbolun sadece golden ibaret olduğunu düşünen beyinlerin çoğunluk olmasından başka bir şey değil. Oysa futbol bundan çok daha fazlasıdır.

Ne yazık ki ülke genelinde sahada ne oynandığından çok, skora bağlı bir ilişki var. Sahadaki takım kim olursa olsun ve kiminle oynarsa oynasın, herkes kazanmak istiyor. Sporun genetiğinde bir kazanan ve bir kaybeden olduğu için bu son derece normal gelebilir ancak kazanılan başarıların nasıl kazanıldığı ile ilgili fikir sahibi olan insan sayısı iki elin parmaklarını geçmiyorken, başarıyı istemek güzel bir hayalden başka bir şey değil.  Ve yine ne yazık ki bu güzel oyun, kaotik bir ülkede yapılan kaotik (ülkemiz özelinde) bir spor dalı. Dünyanın en pahalı 6. ligi olarak övündüğümüz bu lig, sahada şanslı galibiyetlerin çokça alındığı ve bunun “kazanan her zaman haklıdır” diye savunulduğu bir lig.

Altınordu’nun başarısını övüp, ona gıpta ile bakıp, Altınordu’nun yaptıklarını bizde yapalım düşüncesine sahip olmayan futbol kulüpleri ile dolu bir ülke Türkiye. Altınordu “futbol ülkesi” olmakla övünen bu toprakların insanları tarafından ortaya çıkarılmış, halihazırdaki tek işleyen proje olması aslında çelişkinin ve ironinin büyüklüğünü gösteriyor.  

Ülkedeki genç nüfusun varlığından oldukça memnun olunmasına rağmen, hala ülke içinde 24 kişilik bir kadro çıkartılmadan, Almanya alt yapılı gençleri Milli takıma katma çabasındayız. Burada şu yanlış anlaşılmasın, lütfen; Almanya veya İsviçre alt yapılı gençlere karşı değilim. Sadece, alt yapıdan ve scouting’den bahsedip, kendi alt yapısına güvenmeyen bir ülke olduğumuzu tasdikliyor bu hareket. Eski yetenekli (93 Akdeniz Oyunları Şampiyonu) jenerasyonların şu anda çok uzağındayız. O günlerin ardından alt yapılarımız gelişeceğine geriye doğru gitti ve gitmeye devam ediyor. Birkaç başarılı oyuncumuz var ve onlardan bazılarının “yüz yılda bir” gelineceği düşünülüyor. Öyle bir futbol ülkesiyiz. Ayrıca bu ülke toprakları üzerinde vizyon ortaya koymaya çalışan bir kaç başkan var.  Bunlardan biri Ali Koç.

Taraftar gömleklerini bir kenara bırakırsak yapmak istediği şeyi herkesin takdir etmesi gerek. Yarışmacı bir kulübün başında; sistem ve alt yapı üzerine kafa yoran, geleceğin planlarını yapan ve gündelik başarılar ile kendini avutmak istemeyen biri Ali Koç. Hala 6-0 kazandıkları maç ile övünen bir taraftar topluluğunu mutlu etmesi gerekiyor. Başarı Galatasaray’ı yenmekten öteye geçmeli düşüncesini kulübün yeni felsefesi yapmak istiyor. Elbette her başarısızlığın ardından rakip taraftarlar tarafından yargılanacak, “ti”ye alınacaktır. Ancak Ali Koç, Mustafa Cengiz ve onlar gibi vizyon sahibi insanlar gerçek bir futbol ülkesi yapabilecektir. Çünkü günü kurtaran başarılar, ülkedeki bu en çok sevilen sporu gram ileri götürmedi bugüne kadar. Hala övünülen şey 18 yıl önce kazanılan UEFA Kupası. Bu yüzden Ali Koç gibiler yel değirmenlerine saldıran Don Kişot’lardan farksızlar benim gözümde.

Bir gün futbol, dünyadaki her ülkede sadece futbol olarak kalsa bile Türkiye’de asla sadece futbol olmayacak. Bunu bilmeden ortaya atılacak geleceğe dair her fikir yok olmaya mahkum, zira sorun beyinlerde. 

Galatasaray, Adnan Polat dönemiyle birlikte tam 4 kere alt yapıda ekol değiştirmiş. Oysa aradığı ekol önünde duruyordu. Başarıyla uygulanmış bir sistem, o sistemin oluşturduğu 4 yıllık bir periyot ve o periyotta hem taktik idmanlarda hem de maç sırasında ekibin içinde bulunmuş insanlar vardı elinde. Peki ne oldu dersiniz? 8 yılda 4 farklı ekol denemesi ve sonunda Fatih Terim gelene kadar tek bir oyuncu bile veremeyen alt yapı. Burada suçlu kim? 

Dahası ligimiz fiyat-performans açısından iyi bir lig mi? Harcanan paranın karşılığını alabildik mi?

2008/09 sezonundan bugüne kadar, Fenerbahçe‘nin 152 farklı futbolcu transferi için ödediği bonservis bedeli 260,45 milyon Euro. Bu parayı ödeyip ne kazandı Fenerbahçe bugüne kadar? 2 Türkiye ligi şampiyonluğu ve bir Uefa Kupası yarı finali. Bu futbolcu alış verişinde 10 yılda 150 milyon Euro zarar etti Fenerbahçe. Dahası kazandıkları ortada. Şampiyonluk başına 130 milyon Euro ödedi Fenerbahçe. Aynı dönemde Galatasaray şampiyonluk başına 63 milyon Euro, Beşiktaş 49 milyon Euro ödedi. Trabzonspor ise 324 oyuncuya ödediği 153 milyon Euro‘luk bonservis bedeli ile Beşiktaş’tan bile çok para harcamasına rağmen karşılığını alamadı.

Sizce de bunun artık değişmesi gerekmiyor mu? 

Futbola olan tutkumuz; başarıya duyulan açlık, rakipleri kızdırmak için, en iyi oyuncular bende diyebilmek için transfer diye çıldıran, genç oyuncuyu önce öven, sonra yerin dibine sokan  taraftarlıktan ibaret.  Futbol yorumcusu kisvesi altında, gömleklerinin altına giydikleri formaları saklamak yerine daha fazla sesini yükselten, sahada olan bitenden habersiz, ana akım medyanın ulaşabildiği herkese “dedikodu nasıl yapılır?” sorusunu uygulamalı olarak gösteren; iftira atmak ve olmayanı varmış gibi göstermekten başka bir iş yapmayan, saha içinde olanla ilgili tek bir kelime bile etmeyen insanların yaptığı programlar farkındalık yaratamadığı gibi; istatistik ve analiz gibi oyun ile iç içe geçmiş bilim dallarından bile habersiz konuşabilmeleri içinde bulunduğumuz futbol dünyasında ortaya bir plan program koymak çok ama çok zor.

Hele ki alt yapı, gençlere yatırım, sistem, teknik ve taktik analiz gibi duyduğunda “o nedir?” diye birbirine bakan insanların kral olduğu ülkemizdeki futbol dünyasında daha da imkansız.

Sportif direktör gibi profesyonellerin, tek adamlık mertebesinin git gide moda olduğu ülkemizde kullanılması abesle iştigaldir. İnşaat sektöründen veyahut başka iş alanlarında elde ettiği servet ile  birlikte “zenginim ama adımı kimse bilmiyor” hezeyanı sonrası bir spor kulübüne başkan olarak adını sanını duyurmak isteyen şöhret düşkünü insanlar, asırlık çınarlara başkan olurken, dünyanın en büyük kulüplerinden birkaçında çalışmış, Modric gibi oyuncuları bulup çıkarmış birinden elbette ki daha iyi bilecekler. Betondan anlayan, futboldan da anlar.

Comolli kim?” sorusunu tüm cehaletleri ile soran (başarılı olup olmaması mevzumuz değil şu anda) insanlar saha içinde “gegenpressing nedir?” diye sorduğunda aynı cehalet yüklü bakışları ile size bakmayı sürdürecektir. Çünkü yaptığı işe saygısını geçtim, kendine bile saygısı olmayan bu insanların gelişmeye, öğrenmeye karşı zerre istekleri yok. Verdiğiniz savaş sadece yıllardır süre gelen yarışmacı bir takımın sabırsız taraftarı ile değil, aynı zamanda saha içinde olan bitenden habersiz bu dedikoducu ve lobici grupla. 

Ne yazık ki ülkemizde spor Galatasaray – Fenerbahçe nefreti (özellikle rekabeti demiyorum) üzerine kurulu. Bundan rant sağlayan o kadar fazla grup var ki yıllarca bu nefret körüklendi. Sonunda bir kazanan olmadığı gibi kaybeden Türk sporu oldu. Özellikle olimpik sporlarda, sporcu yetiştirmek yerine devşirmeye başlamak ve bunu rekabette bir başarı unsuru gibi kullanmak son derece amacına ters ve gereksiz bir hareketti.

Tabi ki ülkenin mevcut koşulları ortada, ancak bu başarısızlığın altından sadece bunu bahane ederek kalkamayız. Çünkü Sayın Ali Koç’un kurmak istediği sisteme uygun bir teknik direktör seçmediği ortada. Yarışmacı ve eğitimci bir teknik direktör ararken Phillip Cocu ismi ortaya atılmış olabilir. Fakat sorun şu ki Cocu eğitimci bir teknik direktör değil. Bunu, Barış Alıcı’nın geldiğinde daha iyi olduğunu anlattığı basın toplantısındaki sözlerinden anlayabilirsiniz. Eğitimci bir teknik direktör elindeki yetenekli oyuncuları geriye götürmez ileriye taşır.

Yarışmacı yanı için ise, mevcut puan tablosuna bakarak en iyi tabir ile tartışılır diyebilirim. Sayın Ali Koç’un yaptığı en büyük yanlış, yukarıda uzun uzun anlattığım nedenlerden dolayı Hollanda gibi EKOL olmuş, her şeyin bir sistem içinde yürüdüğü, kaosun hiç bir zaman hüküm sürmediği, saha dışında yorumcuların dedikodu değil futbolu yorumladığı, farkındalık yarattığı bir ortamdan birini getirmek, daha önce defalarca denenmiş ama başarı elde edilememiş bu ekolün tutacağına inanmaktır.

Ülkede daha önce denenen ama tutmayan büyük ekoller var ki, Hollanda ekolü de onlardan biri. İtalyan ekolü, İspanyol ekolü… Fransız ekolünün de büyük başarılar elde ettiğini düşünmemekle beraber Belçika’lıların, daha çok Fransızlara benzemesinden dolayı (futbol olarak) Gerets’ın dışında aklıma daha iyi bir örnek de gelmiyor. 

Ülkede başarılı olan ekolün yakın zamana kadar, Alman ekolü ve Fenerbahçe’nin en iyi olduğu dönemde Güney Amerikalı ekolü olduğu gerçeği de gün gibi ortada. Tercihin bu yönde olmasını bekliyordum aslında. Ralf Rangnick (o değil ama ona benzer) gibi bir sportif direktör ve onun seçtiği, felsefesi hücum futbolu olan bir teknik direktör ile anlaşmasını beklemiştim. Dortmund’un uzun süredir başında olan Michael Zorc olmazdı belki, ama Christian Heidel (Schalke 04) gibi biriyle anlaşabilir ve ekol konusunu tartışmaya kapatabilirdi. Bunu yapmadı ve Comolli ile Cocu tercihleri son derece tartışmalı bir hal aldı. Ali Koç’un başarı için bu hatanın bir an önce farkına varması şart. Özellikle 1985’den soran Galatasaray’ın yaptığı Derwall devrimi ile Türk futbolunun, Alman ekolüne göre dizayn edilmiş olduğunu unutmaması gerekiyor. Birçok Türk teknik direktör Alman teknik direktörlerin yanında yardımcı antrenörlük yaptı. Jupp Derwall’in öğrencisi Mustafa Denizli, sonrasında Piontek’in öğrencisi Fatih Terim gibi. 10 yıllık bir süreçte Alman ekolü etkiliydi ülkede. Daha sonra kulüp takımları ile başarı elde etmiş Feldkamp, Hollmann, Daum (Beşiktaş ile bir şampiyonluğunun ardından Fenerbahçe ile iki şampiyonluğu var) gibi Alman teknik direktörler mevcut. Sonraları eğitmenleri Alman olan Terim ve Denizli’nin 9 (1986’dan bu yana 32 sezonda 16 Türk teknik direktör şampiyonluğu var) lig şampiyonluğu var.

Yani Alman ekolü denenmiş ve başarı oran yüksek. 1985’ten sonra bolca şampiyonluk (6 şampiyonlukları var) kazanmış bir ekol. Ekol seçimindeki yanlışlık, gelecek vaat eden oyuncuların geri gitmesine neden oluyor. Zira Cocu’nun eğitimci bir teknik direktör olmadığı ortada. Onun işi PSV’de işleyen çarkın organizasyonunu sağlamaktı. PSV’nin ondan sonraki dönemde Mark Van Bommel ile çalışması ve 8 maçta aldıkları 8 galibiyet ile 5 puan farkla lider olması (30 gol atıp sadece 3 gol yediler) durumu özetler nitelikte. 

Psv gibi bir sistem kurarak günü kurtarmadan geleceğin peşindeyseniz; o sistem kurulana kadar yarışmacı bir kulüp olmaktan vazgeçip, eğitim odaklı çalışmak zorundasınız. Veyahut, yarışmacı olmaya dâhil olup alt yapınıza gelecek vaat eden gençler katıp bunun gelişmesini beklemelisiniz. İkisini aynı anda mevcut şartlarda yapamazsınız. Ali Koç’un ikinci büyük hatası bu. 

Bir kaç hafta evvel, Altınordu başkanı Seyit Mehmet ÖzkanSayın Ali Koç bizden Altınordu’yu satmamızı istedi. Bizde ona satın alabileceği bir kaç kulüp önerdik” demişti. Bu yapılmak istenen geleceğe yatırımı net bir şekilde anlatıyor ama sistemin hızlı işlemesi için bir B takımına duyulan ihtiyaç şu anda üst seviyede. Çünkü gelişim kaydetmesi için oyuncuların oynaması şart. Hem de üst yapı ile alt yapı aynı oyunu oynamalı, aynı felsefeyi benimsemeli ve aynı düzende pozisyon almalı. Böylece alt yaş gruplarında oynayan bir genç oyuncu kendini geliştirmiş ve A takım düzeninde ne oynamasını bilerek gelecektir üst yapıya. Bunu yapmak zaman alacak bir hayal ve bu hayale ulaşmak hiç kolay değil. Hele ki bu borç yükü ile. 

Sayın Ali Koç’un yapması gereken, eğitimci olduğu kadar yarışmacı bir teknik direktör (mümkünse Alman ekolünden), alt yapıya aynı ekolden bir teknik direktör getirerek (oldukça iyi isimli bir eğitimci olmalı ve aynı zamanda alt yapıda eğitmen olarak çalışması düşünülen isimleri eğitmeli) en az 3 senelik bir plan-program ile üst yapıya yeni oyuncular sağlanmalı ve bu dönemde en az 1 şampiyonluk kazanılmalı.

Burada araya “EĞİTİMCİ ANTRENÖR” ilgili bir şey yazayım. Ülkemizde oldukça sık yapılan bir yanlış var. Alt yaş grupları bir zamanlar formasını giydiği kulüpte teknik direktör olmak için staj yapılan yerler olarak görülmesi ve buralara bu oyuncuların yerleştirilmesi büyük bir hata. Alt yapıyı işletmediği gibi asıl hedefi bir Anadolu takımında çalışmak olan bu eski futbolcuları da geliştirmiyor. Bunun yerine bir eğitimcinin yanında yine bir şeyler öğrenmeye devam etmeleri şart. Alt yapıdaki oyuncuların başına, bu işin her türlü eğitimini almış ve artık eğitmen olarak görev yapacak isimler geçmeli. Eskiden futbol oynamış oyuncuların teknik direktörlükte şansını denediği ve genelinin başarısız olduğu futbol ortamından acilen sıyırılmak gerekiyor. “İyi bir jokey olmak için önce at olmak gerekmez“. Mevcut sistemin de bu felsefeyi benimsemesi şart.

Cocu şu anda bunların hiç birini yapmadığı gibi 8 maçta alınan 8 puan ile daha önce hiç yaşamadığı bir kaos ortamının içinde. Daha önce teknik direktör olarak böylesine devasa bir kaosun içinde bulunmadı. Avrupa’daki mağlubiyeti kabullenme durumu burada yok. Alınan 4 mağlubiyette göreceli olarak zayıf rakiplere karşı alınmış durumda. Hanesinde yazan 2 beraberlik şampiyonluk yolundaki iki rakibine karşı Şükrü Saraçoğlu’nda alınmış. Bunlar başında bulunduğu camianın kabul etmekte zorlanacağı şeyler. 

Üstüne üstük alınan oyuncuların sağlık durumları ile ilgili çelişkili haberler gelmekte. Sağlık kontrolü skandalları yaşanabileceği gibi Tolga Ciğerci gibi kronik sakat bir oyuncuyu da kadroya katma hataları yapılmaya devam ediliyor. Sezonun ilk 8 haftasında Tolga’dan faydalanamadı Fenerbahçe. 3-0’dan 3-3’e gelen Feyenord maçındaki etkili futboldan eser yok şu anda. O gün oyunu koparan genç oyuncular geriye doğru gitmiş. Kalede fahiş hatalar yapan, yeteneklerine göre oldukça kötü bir performans gösteren Harun’un yerine Berke denenmemekte. 

600 milyon Euronun üzerindeki borcun açıklanmasının ardından hedef küçültmek, adınız Fenerbahçe bile olsa kötü bir şey değildir. Kulübün komple batmasından ziyade geleceğe yatırım yapmaya devam ederek mevcut durumda para harcamanın bırakılması ve de taraftarlara bu durumu gayet düz bir şekilde anlatılması, beklentileri yok edeceği gibi ne ile karşı karşıya olduklarını anlamları açsından da önemli olacaktır. Bazen zıplamak için iki adım geriye atmanız gerekir. Bu utanılacak bir şey olmadığı gibi mevcut durumda son derece gerekli. Tüm bunların ardından Islam Slimani’ye 4.5 milyon Euro maaş vererek kiralıyorsanız yaptıklarınız ile söylemleriniz arasındaki çelişkinin büyüklüğünü gözler önüne seriyor.

Ali Koç, çok sevdiği renklerin başarısızlığını görmek için başkan olmadı elbette. Ancak başarılı olmak için önce dengeyi kurması gerektiğini bilmesine rağmen, alt yapı öncelikli planı bir noktada es geçerek atılım yapmak istedi. Yanlış teknik direktör seçimi, yanlış oyuncu grubu ile yine ve yeniden eleştirdiği yönetimlerin pozisyonuna düştü daha ilk sezonunda. Bir yandan yatırım yapıp, diğer yandan şampiyon olmaya çalışmayı bırakıp iki hedeften birine odaklanması gerekiyordu aslında. Ortaya koyduğu gelecek vizyonu gereği Aykut Kocaman ile yolları ayırıp Cocu’ya fahiş bir sözleşme önerilmesi, yetmeyip Volkan Demirel ile sözleşme yenileyip ardından üzerine iki kaleci alıp sonra sözleşme yenilediği Volkan Demirel’i kadro dışı bırakması kontrolü biraz kaybettiğini gösteriyor.  

Yani Ali Koç’un yaratmak istediği Fenerbahçe; ülkenin mevcut durumu, üstte uzun uzun bahsettiğim saha dışı şartlar ve yapılan hatalı seçimler sonrası başarı oranı son derece düşük ve muhtemelen başarısızlıkla sonuçlanacak bir girişim.  Her ne kadar teorik olarak doğru olsa da pratikte bu kaotik ülkede bu düzeni oturtmak yıllarını alacaktır. Bu dönemde şampiyonluk ile sonuçlanmayan her sezonda Ali Koç’un omuzlarındaki yük daha da artacaktır. 

Hiç kimse 600 milyon Euroluk borcun nasıl oluştuğunu, o borcun oluşmasında katkılarını kabul etmez. Bu gün yine ve yeniden başarı isteyen sözde renklere âşık taraftar o günlerde adına şarkılar yazdıkları Aziz Yıldırım’ın yaptığı; Van Persie, Nani transferleri ile övünüyor ve Aziz Yıldırım’ı kutluyordu. Sadece bir yıl sonra Başakşehir Kulübü, Cengiz Ünder’i Van Persie’nin bir yıllık maaşına takım katıyordu. 

Bugün, o günlere alkış tutanların lanet okuduğu ama hala havaalanı taraftarlığı yaptıkları günleri özledikleri aşikâr. Cocu’nun yanlış tercih olmasından çok gündelik başarılar için ölüp biten bu tüketim taraftarlığının, sahada olandan bir haber futbol yorumcularının, kısacası spora dair ülkedeki tüm beyinlerinin değişmesi gerekiyor. Mevcut şartlarda bir devrim yapmak, en başta bahsettiğim gibi yel değirmenlerine saldıran Don Kişot’tan farklı bir konuma sokmayacak sizi. Ve ne yazık ki yeni güne uyanırken hiç bir şey değişmeyecek güzel ülkemde!!

Hala başlar ayak, ayaklar baş olarak kalacak.