Galatasaray Tarihine Geçen 10 Penaltı Atışı

Ceza sahasında yapılan 10 kusurlu hareketten birinin sarı ve kırmızı renkler için atan gönüllerde kimi zaman zafer, kimi zaman mutluluk, kimi zaman hüzün bıraktığı, Galatasaray tarihine geçen son 30 yıldaki en önemli 10 penaltı atışını tekrar yaşamak ister misiniz?

Ceza sahasındaki 10 kusurlu hareketten birinin icra edilmesi ile rakip takım oyuncusunu ceza sahası içerisinde kaleci ile 11 metrelik bir mesafede baş başa bırakan faul atışına penaltı deniyor. Son zamanlarda oyuncularımız futbolun nimeti olan penaltıları kimi zaman kaleciye kimi zaman direğe nişanlasa da, geçmiş yıllarda futbolun bu gol kısayolu tuşu sayesinde Galatasaray müzesine birçok kupa, taraftarın kalbine ise heyecan, üzüntü veya mutluluk dolu hatıralar girdi.

Önce sizleri tam 20 yıldır penaltıcı bulma konusunda çeşitli bahtsızlıklar yaşayan İmparator’un, bizleri 90’lara götüren bir serzenişiyle baş başa bırakıyorum.

Şimdi kulaklıklarınızı takın, bilgisayarınızı ofis ortamının aksine çevirin ve 11 metrenin Galatasaray’daki mazisini beraber arşınlayalım.

1- 28 Kasım 1996 Gençlerbirliği – Galatasaray Maçı :

2017-2018 sezonunun ikinci yarısında Gomis’in 3 kez üst üste penaltı kaçırmasına rağmen Göztepe karşısındaki şampiyonluk maçında Fatih Terim’in yine penaltıyı kara panterin kullanmasına müsaade etmesinin altındaki inat sanırım bu maçtan geliyor. İmparator’un saçlarının üst tarafının hala sağlam durduğu, Galatasaray teknik adamlığı kariyerinin başlarındaki bir Türkiye Kupası maçı. Kazananın çeyrek finale adını yazdıracağı maç her şeyiyle klasik bir Ankara deplasmanını andırıyor. Başkanlık koltuğunda sigarasını içen İlhan Cavcav, ayazın taraftarların içine işlediği bir Ankara akşamı, kalede taraftarlara korku, defansa endişe, rakiplere güven veren Hayrettin Demirbaş, yıllardır yeşilden ziyade sarıdan tonlar sunan Ankara 19 Mayıs Stadı ve başkentin başına musallat olalı o dönem henüz iki yıl geçmiş dünyaca ünlü Melih Gökçek sırıtışı. Evet, size garip gelecek belki ama Melih Gökçek o tarihte de Ankara Büyükşehir Belediye başkanı.

Şu aralar Manchester United formasını terleten Romelu Lukaku’nun babası Roger Lukaku’nun ayağından gelen gol ile rahmetli Cavcav’ın sigarasını yaktıran Gençlerbirliği ilerleyen dakikalarda Küçük Hakan’ın soldan bindirmesi ile gelen gole engel olamıyor, kader ağlarını örüyor, Galatasaray’ın kupadaki kaderi Hayrettin’in ellerine bırakılıyor ve Fatih Terim’in kafasından bir avuç tel beyazlamaya fırsat bulamadan 19 Mayıs Stadı’nın çimlerine düşüyordu. Galatasaray ile kazandığı 7 lig şampiyonluğuna karşın sadece 2 Türkiye Kupası olan Terim, belki de bu maçla beraber kupayı rotasyon turnuvası olarak görmeye başlıyordu.

Dünya futbol tarihine en çok penaltı atılan 3. maç olarak geçen müsabakada Galatasaraylı futbolcular yemin etmişçesine atışlarını fileler ile buluştururken Gençlerbirliği futbolcularının kullandığı her penaltıda Hayrettin Demirbaş ise kalenin tam ortasında kendini yere bırakmak suretiyle filelere giden topu izliyordu. 16 başarılı penaltı atışının sonunda İlyas Kahraman, penaltıyı kaçıran ilk futbolcu olduğunda tüm gözler kaleci Hayrettin’e çevriliyordu. 23 yaşındaki genç Osman penaltı noktasının başına ikinci kez gol için gelirken Hayrettin tüm cüssesiyle 25 milyon taraftarın ağırlığını omuzlarında taşıyordu. Top penaltı noktasına konuluyor, yıllar sonra düdüğü Gheorghe Hagi’nin saldırısına maruz kalacak olan Erol Ersoy, Muazzez Abacı’yı andıran saçlarını savurarak işaretini veriyor, Osman geliyor, Hayrettin müthiş bir şekilde kendi soluna doğru atlıyor, top ise soğuk bir Ankara akşamının sızısının tüm ağırlığıyla Hayrettin ile farklı köşelere gidiyordu.

Galatasaray, Türk futbol tarihinin en uzun penaltı atışmasını kaybederken taraftarı gülümseten tek detay Hayrettin’in 17 penaltı atışında sadece üç kez topla aynı köşeye hareketlenmesi ama neredeyse hiç müdahalede bulunamayarak İsviçreli bir istatistik bilimcisinin ölümüne sebebiyet vermesi oluyordu.

2- 12 Nisan 1997 İstanbulspor – Galatasaray Maçı

Galatasaray ve penaltı kelimelerini art arda okuyunca aklınıza gelen ilk kelimenin gol değil de Arif Erdem olmasının hikayesinin bu maçla başladığını biliyor muydunuz?

Şampiyonluk düğümünün 30. haftadaki Galatasaray – Beşiktaş derbisinde çözüleceği düşünülürken Galatasaray, kadrosunda Aykut Kocaman ve Oğuz Çetin gibi iki veteranın olduğu İstanbulspor’u 29. hafta maçında sağlı sollu ataklarla darmadağın ediyordu. Son 20 dakikaya girilirken 2-0 önde olan sarı kırmızılıların maçı kazanacağına kesin gözüyle bakanlar hakemin son düdüğüyle beraber bu maçın daha 20 yıl konuşulacağından habersizlerdi. 74. ve 78. dakikalarda iki gol bulan İstanbulsporlular’ın sevinçleri Ali Sami Yen`de matem ve gözyaşıyla dolu bir maç sonu yaşanacağını Beşiktaş taraftarına müjdeler gibiydi. Kalan dakikalarda panikle futbolun en eski taktiği olan doldur-boşalta dönen sarı kırmızılılar aradığı golü bir türlü bulamıyordu.

Maçın bitimine sadece bir düdük kala ceza sahasına şişirilen topa hareketlenen Arif Erdem, rakibinin kontrolsüz düşüşünü fırsat bilerek kendini usulca yere bırakırken hakem Vahap Beyaz yaklaşık otuz metreden attığı deparla Galatasaraylı orta saha oyuncularının önünde penaltı noktasını işaret ederek Arif’e Afife Jale tiyatro ödülünü kazandırıyordu. İstabulsporlular’ın uzun süren itirazları hakemin kararını değiştirmiyor, Hagi topu kaleci ile ayrı köşelere gönderip sarı kırmızılılara şampiyonluğu bitime 4 hafta kala müjdeliyordu.

Maçın bitmesi ise tansiyonu daha da yükseltiyor. Dönemin İstanbulspor Başkanı Cem Uzan ekranlardan hakemlere yönelik zehir zemberek açıklamalar yaparak Vahap Beyaz’a düdüğü asması konusunda yoğun telkinler yapsa da malikanesinden Beyaz ile alakalı herhangi bir ilişki kasedi çıkmadığı için yaptırımda da bulunamıyordu. Yıllarca Türk futboluna yerleşecek olan “Hele bir Yugoslav’dan hiç hak etmedim.” sözüyle sarı siyahlıların teknik direktörü Saffet Susiç’i hedef alan Fatih Terim birkaç sene sonra dağılacak olan Yugoslavya’nın, dağılmaya giden sürecinin belki de fitilini ateşliyordu. İşin ilginç yanı ise Susiç’in Yugoslavya mağduru bir Boşnak olmasıydı.

O dönemin çok tartışılan konusu ise bu penaltının Galatasaray’ı şampiyon yapıp yapmadığıydı. Rasim Kara önderliğindeki Beşiktaş’ın 2 puan önünde çıktığı İstanbulspor maçını kazanan Galatasaray sonraki hafta İnönü’de siyah beyazlılarla berabere kalıyor ve sonrasında, ligi Beşiktaş’ın 8 puan önünde şampiyon olarak tamamlıyordu.

3- 25 Ağustos 2014 Galatasaray – Fenerbahçe Maçı

2013-2014 Sezonu’nu Pierre Webo, Emmanuel Emenike, Moussa Sow ve Dirk Kuyt’tan oluşan forvet hattıyla şampiyon kapatan Ersun Yanal’ın Fenerbahçe’si sezon öncesi hazırlık kampında Azizsilin iğnesine maruz kalıyordu. Basına sızdırılan soyunma odası konuşmasıyla görevden alınan Ersun Yanal’a karşı Fenerbahçeli taraftarların önemli bir kısmı Aziz Yıldırım’a isyan bayrağını açmıştı. İşte bu ortamda takımı İsmail Kartal’a emanet eden Fenerbahçe ve İtalyan teknik direktörü fetişi halkasına Mancini’nin ayrılmasından sonra Prandelli ile devam eden Galatasaray, Türkiye’nin en yetersiz üç stadından biri olan Manisa Stadyumu’nda Süper Kupa finaline çıkıyordu.

Önceki iki kupa finalinde Fenerbahçe’ye karşı oyun anlamında büyük üstünlük kurarak şampiyon olan sarı kırmızılılar maça finallerin takımı olmanın motivasyonuyla çıkarken Kanarya önceki sezonun şampiyonu titriyle sahadaydı. Fernando Muslera ve sarı lacivertli forvetleri arasında geçen mücadelede 120 dakika boyunca eşitlik bozulmayınca kupanın sahibini belirlemek penaltı atışlarına kalıyordu. Olcan Adın ve Dirk Kuyt’ın başarılı atışlarından sonra Selçuk İnan Galatasaray kariyerindeki ilk penaltı kaçırışını finale saklıyordu. Fernando Muslera, Caner Erkin` ve Mehmet Topuz’un penaltılarını art arda kurtardığında Felipe Melo da kaleyi tutturamayanlar arasında ismini yazdırıyordu. Finalin en etkileyici penaltısı ise bambaşka bir vuruş tarzını futbol literatürüne `Yekta Kurtuluş penaltısı` ismiyle hediye eden Yekta’dan gelmişti. Oldukça güvensiz adımlarla topa doğru koşan Yekta, yerden yumuşak bir vuruşla kalenin tam ortasını hedefleyerek Volkan’ı şaşırtmayı denese de Volkan Demirel gelen topu zorlanmadan kucağına alıyordu. Bir diğer örneği `Panenka penaltısı` aksine sadece tek kez denenen Yekta Kurtuluş penaltısı bir daha teşebbüs edilmemesi suretiyle literatürden kaldırılıyordu. Kalan penaltıları gole çeviren Fenerbahçe sarı kırmızılıları devirip Süper Kupa’nın sahibi olsa da tarihçiler bu durumu `Pirus Zaferi` olarak adlandırıyordu. Ersun Yanal’ın oturttuğu hücumcu Fenerbahçe felsefesini bir daha geri dönmemek üzere kaybeden sarı lacivertliler İsmail Kartal`’dan sonra Aykut Kocaman döneminde de Ersun Yanal tezahüratlarıyla Kadıköy’ü inleteceklerini bilmiyorlardı.

Sezona kupa kaybederek başlayan Galatasaray sezon içinde bolca tökezlese de Hamza Hamzaoğlu döneminde Türkiye kutsal üçlemesini yaparak (Lig – Kupa – Süper Kupa) Fenerbahçe’nin bu maçta aldığı ve 2018 yılına kadar kazanamayacağı kupalara nazire yapacaktı.

4- 24 Kasım 2012 Elazığspor – Galatasaray Maçı

2011-2012 sezonunu Kadıköy’de şampiyonluk kupasını kaldırarak tamamlayan Galatasaray 2012-2013 sezonuna da hızlı başlıyordu. Takıldığı maçlara rağmen rakiplerinin de yakalayamadığı galibiyet serileri ile liderlik koltuğunu bırakmayan Cimbom, `20 Kasım 2012 Galatasaray – Manchester United` maçı rehavetiyle soğuk ve zorlu Elazığ deplasmanına gidiyordu. Klasik bir Yılmaz Vural takımı olarak büyük takımlara karşı iman gücüyle hücum ederek başlayan Elazığspor bazı pozisyonlar bulsa da sarı kırmızılıların maçı ilk yarıda net bir skorla bitirmesi en olası sonuçtu. Nitekim Cimbom, çok geçmeden aradığı golü de buluyor ve Elazığspor’un arkada bıraktığı geniş Serengeti düzlüklerinde ceylan avına çıkan aslanlar gibi pozisyon kovalıyordu.

Fakat, Cüneyt Çakır’a karşı ikinci derecede adam yaralama suçundan 11 maç men cezasının bitmesinden sonra yavaş yavaş takıma adapte olmaya çalışan Engin Baytar’ın oyundan çıkışı maç içinde küçük bir milat oluyordu. Yerine giren Emre Çolak, üç adet yüzde yüzlük pozisyonu cömertçe harcıyor ve maçın son dakikalarında orta sahada topu kaptırıyordu. Kaptırılan top Galatasaray ceza sahasına yıldırım gibi düşerken Fernando Muslera’nın zamanlama hatası ile hakem penaltı noktasını işaret ediyordu. Muslera mutlak gol pozisyonunu engellediği gerekçesi ile oyundan ihraç edilirken oyuncu değiştirme hakkı kalmayan Fatih Terim, “Hadi son bir iş!” diyen gözlerle Taffarel’i kesiyordu. Şok içerisinde Taffarel’in oyuna dahil olması için yaklaşık 10 yıllık bir gecikme olduğunun farkına varan kulübede, gözler Muslera’nın eldivenlerini giymeye başlayan Felipe Melo’ya çevriliyordu. Sezer Öztürk`ün penaltıyı atmak için topu aldığını gören Yılmaz Vural can havliyle “Göksuuu, Göksu’ya attırın, Göksuuuu!” diyerek kalp ritminin sınırlarını zorlarken Galatasaraylı taraftarlar ekran başında Pitbull’a gözlerini kitlemişlerdi. Hakemin işaretiyle vuruşunu yapan Göksu bir futbolcuya az nasip olacak şeylerden birini Felipe Melo’ya armağan ediyordu. Sağına doğru atlayan Melo sadece penaltıyı değil, zorlu deplasmanda son dakikada kaçmak üzere olan 3 puanı ve liderlik koltuğunu da kurtarıyordu.

Galatasaray ise penaltı konusunda Türk futbol tarihine penaltı kurtaran orta saha gibi farklı bir görev tanımını da yazdırıyordu.

5- 13 Nisan 2008 Ankaraspor – Fenerbahçe Maçı

Galatasaraylı bir futbolcu tarafından kullanılmasa da sarı kırmızılıların tarihine geçecek bir penaltıyla Mateja Kejman’ı anarak devam ediyoruz. Fenerbahçe’nin son maçta Denizlispor deplasmanında bıraktığı 2005-2006 sezonu şampiyonluğunun yaralarının Zico ve Azizsilin ile sarıldığı zamanın bitişi de bu penaltıyla oluyor. 2006 Dünya Kupası bitiminde Japonya’dan apar topar getirilen Zico, Brezilya çetesi ile beraber ilk yılında Fenerbahçe’yi şampiyon yapıyordu. Tarihindeki son Şampiyonlar Ligi macerasına katılacağı sanki içine doğan Aziz Yıldırım ise Zico’ya hediye olarak dünya futbol tarihinin en tanınan sol beki Roberto Carlos’u hediye ediyordu.

Sezona klasik Fenerbahçe başlangıcı yaparak Kalli’nin Galatasarayı’nın gerisinde kalan sarı lacivertliler ise bir Arap atı misali sonradan açılarak tarihinin en büyük Avrupa başarısı olan Devler Ligi Çeyrek Finali’ne penaltılarda UEFA Kupası’nın daimi favorisi Sevilla’yı eleyerek çıkıyordu. Ligde ise Galatasaray’ın 2 puan ilerisinde son dört haftaya girilirken kara bulutlar Amazon’a çöker gibi Brezilyalı Fenerbahçe’nin üzerine çöküyordu. Chelsea deplasmanında alınan 2-0’lık mağlubiyet ile yarı final rüyasından uyanan Fenerbahçe, teselliyi Ankaraspor deplasmanında aradığı dakikalarda Alex ve Wederson işbirliği ile Ankara deplasmanında samba yapmaya başlıyor ve galibiyet için dakikaları sayan Fenerbahçe, 90+2’de ceza sahasında elle müdahalede bulunan Risp sayesinde bir de penaltı kazanıyordu. Kezman penaltıyı kullanmak için Alex’ten topu isterken Brezilyalı’nın gözleri bir an tercüman Samet’i arıyordu. Kısa bir tereddütten sonra topu veren Alex’in verdiğinin top değil de şampiyonluk kupası olduğunu anlaması için ise birkaç hafta daha beklemesi gerekiyordu.

Kezman ceza sahasının dışına kadar geriliyor, Senecky kale çizgisinden öne atlamak için bekliyor, Aziz Yıldırım bir an Denizlispor maçını hatırlıyor, Zico Alex’in ismini haykırıyor, Kezman topa geliyor, Senecky kendisinin sağına doğru atlıyor, top Fenerbahçe’nin şampiyonluk ümitlerinin temsili gibi yükseliyor yükseliyor fakat kalenin üzerinden dışarı çıkıyordu. Aut atışı ile başlayan oyunda o günden sadece birkaç yıl sonra futbol sahasında hayata gözlerini yumacak olan Meksikalı De Nigris’in kafası ile indirdiği top, Serdar Kulbilge’yi çaresiz bırakan Mehmet Yılmaz’ın ve Ankaraspor’un hanesine 90+5. dakikada gol olarak yazılıyor, skor 2-2’ye geliyordu. Yediği bu gol ile psikolojik üstünlüğü kaybeden Fenerbahçe iki hafta sonra Volkan ve Edu’nun çarpışmasıyla liderliği de kaybedecek ve son viraj dönülürken şampiyonluğu Galatasaray’a kaptıracaktı.

6- 12 Ağustos 2012 Galatasaray – Fenerbahçe Maçı

2011-2012 sezonunu Kadıköy’de kupayı kaldırarak şampiyon olarak tamamlayan Galatasaray sezonu Süper Kupa galibiyetiyle açmak isterken Fenerbahçe “Kadıköy’deki karanlık seremoninin” intikamını Erzurum’da almak istiyordu. Bir önceki sezon oynanan maçlarda sarı kırmızılılar oyun ve iştah olarak rakibine karşı büyük bir üstünlük sağlasa da aralarında oynanan maçlarda tarafların birer galibiyeti iki de beraberliği bulunuyordu. Burak Yılmaz, Nordin Amrabat, Hamit Altıntop ve Umut Bulut gibi flaş transferlerle güçlenen Galatasaray mücadeleye derbilerin psikolojik üstünlük alameti Felipe Melo’nun transferinin yetişmemesi sebebiyle orta sahanın ortasında Engin Baytar ile çıkıyordu.

Galatasaray’ın önde baskı ve iştahlı oyununa karşılık veremeyen Fenerbahçe devreye 1-0 geride girmek üzereyken kaleye 35 metre mesafeden Alex’in kullandığı serbest vuruş tekrarlatılıp, 5 metre avans veriliyordu. Barajda Hamit Altıntop’a çarpan top yükselerek Muslera’nın kapsama alanından kurtulup ağlarla buluşurken devre eşitlikle sonuçlanmıştı. İkinci yarı daha dengeli ilerleyen oyunda Selçuk İnan maestroluk örneği içeren bir pasla sezonun sürpriz golcüsü olacak Umut Bulut’u defansın arkasına sarkıtıyor ve Galatasaray bir kez daha öne geçiyordu. Maç artık sarı kırmızılıların kontrolünde pas oyunu ile biter şeklindeki beklentileri ise Engin Baytar, kariyeri ile beraber bitiriyordu. Sarı lacivertlilerin ikinci golünün hemen öncesinde topu eliyle düzelten Christian Baroni’ye hakem Cüneyt Çakır’ın devam işareti vermesinin akabinde Engin Baytar, adaleti kendine has bir şekilde Çakır’ın yakasını düzelterek veriyordu. Bu hareketi Engin’in oyundan ihracına, kariyerinin ise akabinde Amerika Birleşik Devletleri amatör liglerinden Türkiye alt liglerine uzanacağı 11 maçlık rekor bir cezanın kapısını aralıyordu.

Kalan dakikalarda gol olmadı ve maç uzatmaya gitti yazısını hazırlayan spor yazarlarına uyum sağlayan Caner Erkin, arkasından gelen Umut ‘Bullet’ Bulut’u görmüyor ve ayağına basmak suretiyle penaltıya sebebiyet veriyordu. Bullet, Galatasaray kariyerine iki gol ve kazandırılan bir penaltı yazdırarak müthiş bir başlangıç yapıyor ve o sezonun ilk yarısında atacağı gollerin sinyalini veriyordu. Çok değil, bu maçtan birkaç ay sonra sergilediği performans ile Alex Ferguson’dan ‘Bir golcü için daha güzel bir soyadı olamaz.’ şeklinde bir de iltifat alacaktı.

Galatasaray bu maçla beraber müzesini bir kupayla daha zenginleştirirken, Fenerbahçe’ye karşı bir önceki sezon ele geçirdiği psikolojik üstünlüğü 2012-2013 Sezonu’na da taşıyordu.

7-  20 Mayıs 2018 Göztepe – Galatasaray Maçı

Üç kupayla kapatılan Hamza Hamzaoğlu döneminden sonra şampiyonluk potasında olmayı bile unutan Galatasaray’da sular durulmuyor, teknik direktörler birbiri ardına görevlerinden uzaklaştırılıyordu. Riekerink ile şampiyonluk umutlarını bir başka bahara bırakacağını gören yönetim şok bir karar ile 2016-2017 sezonunun ikinci yarısında Karabükspor’un genç teknik direktörü Igor Tudor’u bir kız kaçırma oyununa dahil edip takımı ona teslim ediyordu. Sezonun ilerleyen döneminde, kaybedilen Beşiktaş derbisinden sonra şampiyonluktan kesilen umut ve takım üzerindeki ilginç taktiksel deneylerin akabinde Galatasaray, ligi 4. olarak tamamlayıp UEFA biletini zor da olsa alıyordu.

Bir sonraki sezonun transfer döneminde taraftarların sevgilisi Wesley Sneijder, Armindo Bruma ve Lukas Podolski gibi yıldızlarla yollarını ayıran sarı kırmızılılar, Maicon Pereira Rogue, Fernando Reges, Younes Belhanda, Bafetimbi Gomis, Sofiane Feghouli, Mariano Fereira de Filho ve Papa Alioune Ndiaye transferleri ile rakip takımlara göz dağı verirken, UEFA’nın mali kriterlerine ise boş bir özgüvenle meydan okuyordu. Sezon başındaki ikinci Tromsö felaketine rağmen Tudor ile yola devam ediliyor ve Galatasaray, ligin ilk 8 maçında 22 puan toplayarak lig erken bitti dedikodularını dinlemeye başlıyordu. Zorlaşan fikstür ve üst üste puansız ayrılınan deplasmanlardan sonra ligin ilk yarısının bitimine bir hafta kala Igor Tudor ile yollar ayırılıyordu. Fatih terim’i ikna eden Dursun Özbek ise elindeki imparator kozuyla baskın seçime giderek hükümranlığının 3 yıl daha devam etmesi için erken seçim kararı alıyordu. Cimbom’da taraftarın dediği olur mottosunu unutan Dursun Özbek sürpriz bir sonuçla Mustafa Cengiz yönetimine seçimi kaybettiğinde otelindeki Galatasaray bayrağını apar topar indiriyordu.

Florya’nın anahtarını Terim’e teslim eden Cengiz yönetimi, Abdürrahim Albayrak ve Ümit Davala – Hasan Şaş duosu ile şampiyonluk voltranını oluşturan Galatasaray, ara ara tökezlese de Gençlerbirliği deplasmanına kadar liderlik koltuğunu bırakmıyordu. Ankara deplasmanında son dakikada kaybederek liderliği Başakşehir’e kaptıran sarı kırmızılıları, Trabzonspor, Başakşehir ve Beşiktaş’ın aralarında bulunduğu 6 haftalık zor bir fikstür bekliyordu. Ankara dönüşü takımı havaalanında karşılayıp Florya’ya kadar takip eden taraftarlar şampiyonluk fitilini ateşlerken, Fatih Terim’in dolan gözleri Galatasaray taraftarı arasında şampiyonluğun teminatı olarak görülüyordu. Nitekim, iç sahada Trabzon, Başakşehir ve Beşiktaş maçlarını hak ederek, oynayarak, ruhunu ortaya koyarak kazanan Galatasaray, Alanyaspor ve Akhisarspor deplasmanlarından da güç de olsa üçer puan alarak dönüyordu. Son haftaya girilirken, şampiyonluk bileti İzmir’de Göztepe ile oynanacak olan maçta belirlenecekken, Galatasaray için şampiyonluğun anahtarı kaybetmemekten geçiyordu.

İzmir’de şampiyonluk stresi ile maça başlayan Cimbom, dönem dönem zorlansa da ilk yarı golsüz eşitlik bozulmuyordu. Kalan 45 dakikada Bornova Stadı’nın maç kamera açısına göre sağda kalan kale arkasında kurulan portatif tribünde maçı takip eden 500 Galatasaraylı’nın bulunduğu tarafa doğru hücum edecek sarı kırmızılılarda gözler, 28 golle Alex de Souza’nın en fazla gol atan yabancı oyuncu rekoruna ortak olan Gomis’e çevriliyordu. Tempoyu koruyan Galatasaray’da hızlanan Yuto Nagatamo’nun ceza sahasına gönderdiği topu kontrol eden Gomis rakibi tarafından yere düşürülünce hakem, Göztepeliler’in İsyan Marşı eşliğinde penaltı noktasını gösteriyordu. Ligin ikinci yarısında Konyaspor, Beşiktaş ve Akhisarspor maçlarında gole çeviremediği penaltılarla eleştiri oklarının hedefi olan Gomis topu eline aldığında Galatasaraylılar endişe ve tereddüt içinde birbirlerine bakıyordu. Kenardaki imparatordan alınan onay sonrası topu penaltısına diken Gomis’in karşısında kalesindeki son üç penaltıdan ikisini kurtaran Portekizli Beto dikiliyordu. Yavaşça topa doğru koşan Gomis’in kaleciyle topun aynı köşelere gittiğini gören Galatasaraylı taraftarlarda kalıcı kronik ritm bozukluğu yaratan saniyenin yarısı kadar olan süre bitmek bilmiyor, Beto bir sakız gibi kalesinde uzuyor, top ise hızlanacağı yerde gitgide yavaşlıyordu. Kader, Beto-Gomis mücadelesinde Fransız oyuncunun tarafını tutuyor ve Kara Panter az sayıdaki taraftarını aslan yürüyüşüyle selamlıyordu.

Kalan dakikalarda başka gol olmayınca Galatasaray 21.şampiyonluğunu ilan ediyor, çok özlediği Şampiyonlar Ligi’ne iki sezon aradan sonra geri dönüyor ve “Büyük hayallerim var.” diyen Fatih Terim’e ise yepyeni bir Avrupa macerasının kapıları açılıyordu.

“Hayat, neden olmasın?”

8-  3 Kasım 1999 Galatasaray – AC Milan Maçı

Nasıl ki Osmanlı Devleti’nin imparatorluğa dönüşündeki temel taş İstanbul’un fethiydi, nasıl ki İstanbul’u fethetmenin yolu Rumeli Hisarı’nı yapmaktan geçiyordu, işte bu maç da bizim İstanbul’un fethine çıktığımız, Rumeli Hisarı’nın inşasına başladığımız ilk mücadeleydi. Gruplarda beş maç oynanmışken oluşan puan durumu Rus ruletini andırıyordu. AC Milan’ın İstanbul’da alacağı her sonuç İtalyanların Avrupa’daki kaderini tayin edecekti. Alacakları galibiyetle Şampiyonlar Ligi’ne devam edecek olan AC Milan, Türk devi ile berabere kalması halinde UEFA Kupası`na devam edecekti. Tek ihtimali olan insanların hikayesinin 1’e 250 veren bahisçilere galip geleceği o tek ihtimalde ise sarı kırmızılıların AC Milan’ı yenerek, kırmızı siyahlıların Avrupa macerasına son noktayı koyması gerekiyordu.

İşte bu ahval ve şerait altında başlayan maçta İtalyanlar daha sonra Liberya Başkanı olacak FIFA 98 kahramanı George Weah ile öne geçiyordu. Yenilen golün tesellisini sağ bekin unutulmaz ismi şimdilerin kilise papazı Capone ile bulacak olan Cimbom devreye beraberlikle girmeyi başarıyordu. Ancak, ikinci yarıya da gol ile başlayan AC Milan, oyunun hakimiyetini de eline aldığında maçın bitimine beş dakika kala bazı taraftarlar Mecidiyeköy trafiğine kalmadan evlerinin yolunu tutmaya başlamıştı. İşte tam bu esnada şimdilerde televizyonlarda ismi anılmayan `devrik kral` sağdan gelen ortaya yükselmiyor, alçalıyordu. Diz hizasında gelen topa düzgün bir kafa vuruşuyla ağlara gönderdiğinde Abbiati yerinden kıpırdamadan kalan dakikalara bakıyordu. Sarı kırmızılıların uzun boylu santraforu topu ağlardan çıkardığında skor tabelasında AC Milan için UEFA vakti yazsa da Galatasaray için tek ihtimal hala, o dönem henüz başına sponsorluk ismi almamış Türkiye 1. Ligi idi. Gelen gol ile Ali Sami Yen cehennem atmosferine bürünüyor ve maç sonunda bir İtalyan efsanesi olan Paolo Maldini’nin ağzından “Kimse beni bu statta 25 bin kişi olduğuna inandıramaz.” itirafı geliyordu. Aynı Maldini, bu maçın intikamını babası Cesare yardımıyla Fatih Terim’in Milano’dan gönderilmesiyle 2 yıl sonra alacaktı. Fakat şimdi hesap kesme zamanı Türkler’in, Fatih Terim’in ve tek ihtimali olan insanlarındı.

Golden tam üç dakika sonra uzatma dakikalarına girdiğimizde Ümit davala kale sahasının tam önüne harika bir top kesiyor fakat Altın Ayak Ödüllü Türk santraforumuzla beraber yükselemeyen İtalyan defansı ceza sahası içerisindeki 10 kusurlu hareketten birini yapıyordu. Bir İtalyan devinin aleyhine, Avrupa’ya veda etmesine sebep olacak penaltıyı 90.dakikada veren İspanyol hakem Lopez Nieto’nun düdüğünü sıcak bir Mayıs akşamı Popescu’nun penaltı atışından önce de çalacak olması, UEFA yolculuğumuzu başlatan Nieto’nun bir Mayıs gecesi UEFA yolculuğumuzu kupayla sonlandırırken de son düdüğü çalması kaderin en güzel cilvesi olacaktı. Topun başına tüm soğukkanlılığıyla gelen Ümit Davala ile beraber tüm Türkiye evlerde, kahvelerde, yurtlarda televizyona doğru yaklaşacaktı. Ümit’in vuruşuyla ağlara giden top, yedek kulübesinden sağ korner direğine koşan futbolcular, Avrupa Birliği uyum yasalarına inat patlayan silahlar ve canlı yayında sarsıla sarsıla ciddi bir beyin travmasının eşiğinden dönen Suat’ın eşi Selen Kaya bu zaferin birer hatırası olarak sıcak bir Mayıs akşamı Kopenhag’da gözler yaşlı bir şekilde hatırlanacaktı.

Bu gol ile beraber; 17 Ağustos 1999 depremi ile manen, ve 1998-1999 ekonomik krizi ile madden sarsılan Türk halkı adeta kötü günlere inat tek bir yürek olarak son bir umutla Galatasaray ile beraber UEFA yolculuğuna başlayacaktı.

 

9-  25 Ağustos 2000 Galatasaray – Real Madrid Maçı

Bir tesadüf eseri 17 Mayıs 2000 akşamında Arsenal’i yenerek UEFA Kupası’nı müzesine götüren Galatasaray, Şampiyonlar Ligi şampiyonu Real Madrid ile sıcak bir Ağustos akşamında kozlarını paylaşıyordu. Çekirgenin Rapid Wien maçı ile başlayıp 17 kez sıçradığını gören Avrupalı bahisçiler bir kez daha aynı hataya düşerek finalde Real Madrid’i favori göstermişlerdi. Pek de haksız değiller miydi acaba? Takımın imparatoru İtalya seferine çıkmış ve Hagi ile Popescu’nun köylüsü Lucescu takımın başına getirilmişken, takımın hücumdaki en güçlü silahı kule santrafor da Torino’lu Şaban lakabını takanları utandırmak için Inter Milan ile sözleşme imzalamıştı. Bir Cem Uzan transferi olarak takıma rekor ücretle katılan Mario Jardel’in ise süper lakabını isminin önüne eklemesi için önünde uzatmalar dahil yüz küsür dakika vardı. İşte bu şartlar altında, bambaşka bir sistemle sahaya çıkan Galatasaray’a şans vermeyenler ve Süper Kupa tarihinin en farklı sonucunun çıkacağına dair bahse girenler vardı. Fakat bilmedikleri şey, bu hikaye tek ihtimali olan insanlarındı ve sıcak bir Ağustos akşamında en büyük kupa onların elinde yükselmedikçe bu hikaye bitmeyecekti.

Başa baş ve kora kor başlayan maç karşılıklı ataklarla geçilirken sol kanatta buluştuğu topla orta sahadan ceza sahasına doğru yaldır yaldır gelen Hakan Ünsal güzel bir verkaçla ceza sahasına giriyordu. Saçlarıyla 1980’li yıllara hoş bir atıfta bulunan Ivan Campos, Küçük Hakan’ın bu gelişine dur demek isterken hamlesinde geç kalıyor ve hakem hiç tereddüt etmeden penaltı noktasını işaret ediyordu. George Hagi mi Ümit Davala mı kullanacak diye birbirine bakan taraftarlar topu Jardel’in ellerinde görünce şaşırıyorlardı. Türk basının eşi ve özel hayatı hakkında yaptığı haberleri ciddiye almasa da daha sonra eşi tarafından aldatılacak ve akıl hastanesinde bir süre tedavi görecek olan Jardel, şimdi Brezilya’da milletvekili olarak bugünleri hatırlar mı bilemem fakat Türk futbol severler onun topa sakince yaklaşıp, topu kaleciyle ayrı köşelere atmasını asla unutmayacaklardı.

Maçın ikinci yarısına oyun temposunu düşürerek başlayan sarı kırmızılılar 78. dakikaya kadar maçı kontrol altında tutuyordu. Fakat daha sonra sahneye çıkan hakem, ilahi adaletin acı bir şekilde kralın takımı lehine tecelli etmesini ister gibi ucuz bir penaltı kararı veriyordu. Eli vücuduyla tek bir parça olmuş Suat Kaya’ya çarpan top için çıkan penaltı kararına uzun süren itirazlar olsa da Raul topun başına geçiyor ve sakin bir vuruşla 7 numaralı formasına bir gol daha yazdırıyordu. Kalan sürede gol olmayınca uzatmaya giden maçta Fatih Terim’in yıllar sonra söyleyeceği “Allah’ın adaleti şaşmaz.” vecizesi, bir kabus gibi Real Madrid’in üstüne çökecekti. Kazananın altın gol uygulaması ile belli olacağı maçta Hagi, yıllarca Youtube’da trend video olacak şekilde Roberto Carlos’a unutulmaz bir bacak arası çalımı atıyor ve birkaç sene sonra Dünya Kupası’nda köşede yakaladığı Carlos’un üstünden aşırarak çalım atan İlhan Mansız’a ilham veriyordu.

İlk yarıda Küçük Hakan’ın yaptığı bindirmeye nazire yaparcasına sağ kanatta aldığı topla çizgiden ceza sahasına doğru ilerleyen Fatih Akyel ilerleyen zamanlarda da Real Madrid’in belalısı olacağının müjdesini tüm İspanyollara veriyordu. Muhteşem bir momentumla hareketlenen ve zamanın göreliliğini hiçe sayan Fatih’in yerden sert kestiği topa penaltı noktası üzerinden küçük bir samba dokunuşu yapan Mario Jardel, Türk futbol tarihine en büyük kupasını, Galatasaray’a Avrupa’nın bir numaralı koltuğuna yükselme şerefini, Türkiye halkının yanı sıra gariban Orta Doğu ve Afrika halklarına kazanma ümidini veriyor ve isminin başına yıllarca tezahürat edilecek olan ‘Süper’ lakabını ekletiyordu.

Milenyum’un üç Avrupa kupasından ikisini evine götüren Cimbom’a kaybeden Real Madrid ise bu hezimet sonrası oynadığı hiçbir Avrupa kupası finalini kaybetmeyerek kaybederken de kazanmayı öğreniyordu.

10-  17 Mayıs 2000 Galatasaray – Arsenal Maçı

“Eveeet, evet, evet, evet, evet. Rapid maçı ile başladık, size hep bir şeyler söyledik. Dedik ki arkadaş, biz bu işin sonuna kadar gideriz, gidersiniz. Allah’a şükürler olsun ki aslan gibi bir periyot çizdiniz, aslan gibi top oynadınız. Bugün 17 mi 18 mi? 17. Avrupa kupası maçımıza çıkıyoruz ve bunun adı da final. Yine söylüyorum, kazanacaksınız, kazanmak için uğraşacaksınız. Ama netice ne olursa olsun siz benim gönlümde hep kazandınız, hep şampiyonsunuz. Ve öyle kalacaksınız. Allah yardımcınız olsun!”

Şampiyonlar ligi grup aşaması son maçının son dakikasında atılan penaltı golü ile UEFA macerasına başlayan Galatasaray’ın şampiyonluk ihtimaline 1/250 veren Avrupalı bahis bürolarının ve sırasıyla Fatih’in aslanlarını kolay lokma gören Bologna, Borussia dortmund, Real Mallorca ve Leeds United’ın bilmediği tek şey, tek ihtimali olan insanların asla kaybetmeyeceği idi. Ve Galatasaray tek bir ihtimali olan ve tek vücut hareket eden bir başkaldırıştı.

Yarı finalde ölüm kalım kelimesinin gerçek olduğu maçlarda Leeds United’ı eleyen Galatasaray rüştünü ispat etmiş olsa da Arsene Wenger’in Arsenal’i karşısında favori gösterilmiyordu. Bir Türk ordusu ile Kopenhag’ı fetheden Galatasaray, maçın oynanacağı Parken Stadı’nı bir kale gibi zapt etmiş ve kupanın ay yıldızlı bayrak ile sarınacağının müjdesini hissikablelvukusu gelişmiş taraftarlara fısıldamıştı. Heyecandan yerinde oturamayan 70 milyon için ise maçın başladığı anda Türkiye sokaklarında hayat durmuştu. Maça beklendiği gibi “en iyi savunma hücumdur” felsefesiyle başlayan Galatasaray, sağlı sollu ataklarla David Seaman’ın koruduğu kaleyi yoklamaya başlamıştı. 90 dakika golsüz geçilirken tehlikeli bölgede Suat’ın adamı belliydi, riziko ve ofsayt taktiği yoktu ve biliniyordu ki Emmanuel Petit çok konuşur, dirsek atar ve vuruşurdu. İşte bu vuruşmalar ve dirsekler Adams tarafından Hagi’ye ustaca sallanırken Karpatların Maradona’sı kendine hakim olamıyor ve üst üste sert şekilde Adams’ın sırtına yumruklar indiriyordu. AC Milan maçının son dakikasında çaldığı penaltı ile Galatasaray’a UEFA yolunu açan İspanyol hakem Nieto, tereddütsüz bir şekilde Hagi’ye kırmızı kartını çıkarırken Adams’ı pas geçiyordu.

Kırmızı kartla eksik kalan Galatasaray’ın üstüne Çanakkale Savaşı’nın öcünü almak istercesine gelen İngiliz donanması aradığı fırsatı Henry adlı Fransız lejyoneriyle yakalıyordu. Maçın bitimine dakikalar kala altı pas üzerinde bomboş pozisyonda yükselen Thierry Henry muhteşem bir vuruşla topu Galatasaray ağlarına doğru gönderdiğinde zaman adeta duruyor, Henry havada asılı kalıyor, top yavaşça ağlara doğru ilerliyordu. İşte o esnada savaşın seyrini değiştiren Topçu Seyit Onbaşı misali can havliyle kalesini koruyan Brezilyalı Taffarel muhteşem bir kurtarışla adeta golü alıyordu. Yıllar sonra vereceği röpörtajlarda geceleri hala daha rüyasında o pozisyonu gördüğünü ve her seferinde sıçrayarak uyandığını söyleyen Claudio Taffarel bir Türk neslinin de manik depresif yetişmesini engellediğini acaba biliyor muydu?

Tanrı bizim kazanmamızı mı istiyordu sorusuyla hatırlanan Taffarel’in çıkardığı top, tüm Türkiye’ye penaltı atışları öncesi moral vermişti. Ama bu, güneşi batmayan ülkenin çocuklarının güneşini Danimarka üzerinde batırmaya yeter miydi? Penaltı atışlarına buz adam Ergün ile başlayan Galatasaray ilk atışında golü bulurken, Davor Suker ise ilk atışında golü bulamıyordu. Bu esnada Levent Özçelik ve Ömer Üründül’ün sevinç çığlıkları tüm Türkiye’ye tercüman olurken şükrü bol forveti ile Galatasaray, Ray Parlour ile Arsenal ikinci atışlardan gol çıkarıyordu. Şehir meydanlarında dev ekranlarda penaltı atışlarını izleyen taraftarlar Ümit Davala’nın penaltıyı gole çevirmesinin sevincini kısa kesip bildikleri tüm dualar ile Patrick Viera’ya bir nevi woodoo büyüsü yapmaya çalışıyordu. Diyarbakırlı Mahmut Ağa’nın, Sivaslı Ayşe Bacı’nın, Trabzonlu İdris uşağun, İzmirli Kostas’ın ve Karslı Kim Kardashian’ın duaları Allah katında kabul olduğunda Viera topu üst direğe nişanlıyordu.

Tanrı bizim kazanmamızı mı istiyor?
Topun başına geçen Popescu tıpkı bir önceki Dünya Kupası maçında olduğu gibi Seaman ile karşı karşıya kalıyor, nefesler tutuluyor, Ömer Üründül’ün Panasonic GD90 telefonu Für Elise melodisi ile çalmaya devam ediyor, haydi oğlum haydi oğlum, Popescu topu direk dibine yerden sert bir vuruşla gönderiyor, aman Allah’ııııııım, Popescu arkadaşlarına doğru koşuyor, Allah’ım korkunç bir şey diye Ömer Üründül bağırıyor, İmparator ağlıyor, Für Elise hala TRT ekranlarında çalıyor, takım adeta çıldırıyor, Türkiye’de silah sesleri kornalarla yarışıyor, ülke bir günlüğüne cennet oluyor, kupa kaptanların ellerinde yükseliyordu.