Yiğit Tezcan ile Söyleşi

Türkiye’deki en büyük ve daha da önemlisi en kaliteli spor hikayesi kanallarından birinin sahibi Yiğit Tezcan, sorularımızı yanıtladı.

Bu söyleşi işine kalkışmadan önce, Yiğit Tezcan benim için bütün Youtube ve sosyal medya camiasındaki en kaliteli içerik üreticilerinden biriydi ve dahası, gerçekten bir şansım olsa kendisiyle muhabbet etmekten çok büyük zevk alacağım youtuberler listesinde başı çekiyordu. Söyleşi sürecinin sonuna geldiğimde ise fark ediyorum ki, içeriklerinin kalitesi bir yana kendisi de çok kaliteli ve inanılmaz samimi bir insan. Ben sorularımı sormaktan ve aldığım cevaplardan inanılmaz derecede keyif aldım, umarım siz okuyucularımız da benimkine benzer bir keyif yaşarsınız. İyi okumalar!

Başlarken öncelikle Yiğit Tezcan’ı kendi ağzından tanıyalım. 3 cümleyle kendini tanıtman gerekse bu 3 cümle hakkını nasıl kullanırdın?

Şöyle yanıtlamaya çalışayım: Meraklı, prensipler üzerinden hareket eden, zaman zaman da sabırsız olan birisi. Ayrıca kendisini anlatma konusunda da hiçbir zaman rahat hissetmedi. ;)

Youtube’de yaklaşık 50.000 aboneyle şu anda Türkiye’nin en büyük kitleye sahip spor hikayesi anlatıcılarından birisin. Peki senin Youtube hikayen nasıl başladı? Video çekmeye başladığında bu kadar büyük bir kitleye ulaşabileceğini düşünüyor muydun?

Ben bir tane video çekip elimdeki bağlantılara ulaştırmıştım aslında. Kimse bir şey oluşturamadı, çünkü beni tanıyan yoktu. Neticesinde herkes takipçi sayına bakıyor; senin ne ürettiğin veya üretebileceğin çok da önemli değil insanların gözünde.

O zamanlar sıkı takip ettiğim SB Nation adında bir YouTube kanalı  ve yine Bleacher Report adında bir site (Artık eskisi kadar popüler değil.) vardı. Bu kaynakların sporu işleme biçimleri çok hoşuma gidiyordu.

Ne kadar insana ulaşırım diye düşünmedim. Danıştığım insanlar “kim izler bunları” dedi bana; ama ben yine bir miktar izleyicisi olacağını düşünüyordum. Aslında bir ekiple beraber projeleştirmekti kafamdaki, ancak tek kişiden öteye geçemediğim için bazı kısımları eksik kaldı.

YouTube izlenmeleri büyük ölçüde algoritmayla alakalı. Onunla ilgili de tespitlerim var, ama başka konu. YouTube da büyük bir işveren ve oldukça despot aynı zamanda. Ancak sonuçta F1 ve bokstan bahsedip 50 bin abonem olacağına, videoların bir yarısının izlenme olarak 100 binleri geçeceğine inanmazdım.

Kanalındaki içeriklerin büyük çoğunluğu F1 ve motor sporlarıyla alakalı. Peki Formula 1’e ilgin nasıl başladı?

Yigit Tezcan99’da adam akıllı izlemeye başladım. Ondan önce de çocuk aklıyla seyrediyordum. Türkiye’de 2000 yılında F1 Racing çıkmaya başlayınca merakım zirve yaptı. İlk iş oturup eski sezonları izlemeye başladım. Tabii YouTube yok, torrent vs. derken bir şekilde ulaşıyorduk yarışlara.

İzlemeye başladıktan kısa süre sonra, kusursuz tur diye bir şey olmamasına rağmen, yarış sürücülerinin aslında attıkları her turda o olmayan kusursuzluğu aradığını fark ettim. Bu takıntılı halleri hoşuma gitti. Zaten yıllar sonra Ford vs. Ferrari filminde de bu laf kullanıldı.

Eskiden beri sayıları ve istatistikleri zaten severim, sıkı da bir NBA Almanac meraklısıyım. Rakamlar ve sayılar, rekabet, ölüm riskinin getirdiği romantizm derken en sevdiğim sporlardan birisi oldu F1.

Türkiye’deki F1 kitlesi hakkında ne düşünüyorsun? Sence bu sporun Türkiye’deki hayran sayısı seviyesinin tavanı nedir?

Ölçüm yapamam. Ancak videolarımın izlenme sayıları bence bu konuda az çok ipucu veriyor. Ancak şunu çok net anladım: F1 izleyicisi son derece detaycı bir kitle. Takip ettikleri spor hakkında da çok bilgililer. Fakat biraz alıngan olabiliyorlar, özellikle de destekledikleri pilot söz konusu olunca.

İlk dönemlerinde videoların tamamen F1 üzerineyken, sonradan diğer sporlarla, özellikle de boksla alakalı videolar da çekmeye başladın. Bu süreç nasıl gelişti ve diğer sporlara ilgin nasıl başladı?

Ben aslında videoları yapmaya başlamadan önce beyzbol ve Amerikan futboluyla da çok ilgiliydim. Pilot videom Jordan ve Bulls hakkındaydı.

Sporu hep çok sevdim. Babam yüzünden yedi yaşındayken basketbolun içinde buldum kendimi. O zamanlar çok fazla salon da yoktu, İstanbul’da bütün lig maçları Abdi İpekçi, olmadı Caferağa’da oynanırdı. Bütün hafta sonlarım Abdi İpekçi’de geçerdi. Aslında son dönemde biraz uzak kalsam da salonda normal bir insandan çok daha fazla basketbol maçı izlemişimdir.

Her zaman istatistiklere meraklıydım. Rekabet hikayelerini de seviyorum. Bu yüzden, boksu bir istisna olarak ayırırsak, detaylı istatistikleri olan tüm sporlara dönem dönem merak salıyorum. Hatta futbol bir dönem çok kısırdı bu açıdan, o yüzden yavaş yavaş soğudum diyebilirim. Aslında 90 ve 2000’lerin başına da sıkı bir futbol izleyicisi ve Championship Manager oyuncusuydum.

Daha sonra bir manada F1 videosu yapma sorumluluğu kaldı üstüme. Çünkü ilk izleyicilerim hep F1 meraklısıydı. Onları da yolda bırakmak istemedim.

Aslında fırsat ve imkan olsa, çok daha farklı sporlar da anlatırım. Ancak tek başıma hepsine yetişemiyorum.

KanalındaNeden ara verdim? Bir Geri Dönüş Hikayesi” adında, bana ve eminim ki birçok insana ilham veren muhteşem bir videon var. Bu videoyu hazırlarken ilhamını nereden aldın? Videoyu izleyenlere hayatla ilgili bir tavsiye vermek istesen bu tavsiye ne olurdu?

O videoyu çok zor yaptım. Çünkü anlattığım hikayenin içinde bir tutam bile duygu sömürüsü olsun istemedim. Öte yandan arkadaşlarım çok heveslendirdi beni, “Mutlaka anlat başından geçenleri.” dedi hepsi. Film gibiydi biraz, hatta Creed filmindeki bütün karakterlerin hikayelerini tek başıma yaşıyordum sanki. Çok gülmüştüm bu benzetmeye, hala gülerim.

Sonuçta benzer hastalık hikayesi olan, benden daha genç insanlar olduğunu bildiğim için videoyu yapmaya karar verdim. Belki birilerine ulaşır da zor durumlarda cesaret verir diye umuyordum.

İnsanlar hayata bakarken, boksu bir metafor olarak alsınlar. Tabii hayat bazıları için daha kolay, bazıları için daha zor. Herkesin kavgası farklı. Kimileri için bir hayatta kalma mücadelesiyken, başkaları için zenginlik veya güzellik yarışı.

Tavsiyem şu olur: Özellikle daha genç olan arkadaşlarım eksiklerinin üzerine gitsinler, korkularıyla yüzleşsinler. Fiziksel olarak kendilerini zorlasınlar. Bu deneyimler sayesinde, ciddi sorunlarla karşılaştıkları zaman da güçlü bir mücadele verirler.

Formula 1 Pilotu Max Verstappen'le Röportaj Yaptım - Yiğit Tezcan - YouTube

Çok yakın bir zamanda Max Verstappen’le röportaj yapma şansı buldun. Bir F1 pilotuyla söyleşi yapmak nasıl bir duyguydu? Röportajdan sonra Max’la ilgili düşüncelerin değişti mi, değiştiyse nasıl değişti?

Tuhaftı. Öncelikle vaktini almak istemiyordum, bu da ekstra bir baskı oluşturdu üstümde. Çünkü F1 pilotları yarış haftalarını sakin geçirmek isterler. Ancak buna karşılık onlarca röportaj verirler. Kısacası fazla empati yaptım bile diyebilirim.

Yıllarca simülasyonda aralarında gerçek yarış pilotlarının da olduğu sürücülerle rekabet ettim. Bir sürü kitap okudum. Bu iş için gerekli kafa yapısını olabildiğince anlamaya çalıştım. İşin içinde büyük sponsorların olduğu, takım bütçelerinin senelik yarım milyar dolarları bulduğu bir iş F1, bu yüzden pilotlar da her daim politik olmak zorundalar. O yüzden Max’in kontrollü yanıtlar vereceğini biliyordum; beni hiç şaşırtmadı. Öyle her aklınıza geleni soramıyorsunuz tabii, arada PR’ı ve sponsorları da var.

Röportajdan sonra da Max hakkındaki fikirlerimde bir değişiklik olmadı açıkçası.

Sebastian Vettel ve Aston Martin evliliğinin geleceği hakkında düşüncelerin neler? Sence bu hikaye nereye kadar ilerleyebilir?

Vettel şu an kafa olarak ne noktada bilmiyorum. Ama tahminime göre bu sezonki kadar sönük bir performans göstermeyecektir. Kafa değişikliği ve üstüne bir de rekabetçi bir otomobilin olması mucize etkisi gösterir. Yıllar geçtikçe pilotlar arasındaki farkların ciddi bir kısmının psikolojik avantaj ve dezavantajlardan kaynaklandığını gördüm. Vettel yenilenecektir, üstelik Lance Stroll gibi kolayca üstünlük kurabileceği bir takım arkadaşı da var. Zaten Stroll’a kaybederse ne olur düşünemiyorum.

Aston Martin son derece rekabetçi bir takımı devraldı. Geride kalan sezonda griddeki en iyi üçüncü otomobil diyorduk Racing Point için. Bazı şanssızlıklar olmasa şampiyonayı da üçüncü bitirirlerdi. Seneye Mercedes’le rekabet edemezler ama podyum mücadelesi içinde olurlar diye tahmin ediyorum.

Mesela geçmişte Toyota sıfırdan bir program başlatmıştı. 2000’lerde Ferrari’den, McLaren’dan ve Williams’tan bile çok para harcıyorlardı. Ancak doğru düzgün bir başarı elde edemediler. Racing Point, Jordan ve Force India’dan bu yana gelen son derece köklü bir takım. Çok da başarılı bir sezon geçirdiler.

Bence Aston Martin markası için daha ideal bir senaryo olamazdı. İyi bir noktadan başlayacaklar.

Sona gelirken biraz daha özel bir soru sorayım. Yiğit Tezcan ne tür müzikler dinler, ne tür filmler izler? Üçer tane şarkı ve film önerisi vermen gerekse bunlar neler olur?

Ben eski kafalıyım. O yüzden hala klasik rock dinliyorum. Şarkı söylemeyeyim ama favori üç grubumu söyleyeyim: Led Zeppelin, Black Sabbath ve Rolling Stones.

Film konusunda da Hollywoodcuyum, açıkçası öyle pek de sanat filmi izlediğim yok. Ama festival filmleri izlerim. Ben en iyisi üç spor filmi önereyim. Üçünün de alanında en iyisi olduğu iddia etmiyorum. Ancak bu üç film de konu aldıkları sporlara güzel bir bakış açısı getiriyor.

Birincisi beyzboldaki istatistik devrimi hakkındaki Moneyball. Filmde gerçekle bağdaşmayan, Hollywoodlaştırılmış taraflar olsa da, yapılmış en ilham verici ve ciddi spor filmlerinden birisi olduğunu düşünüyorum.

Diğeri Oliver Stone’un aktörleri bile futbol kampına alarak çektiği Any Given Sunday. Türkçe’ye “Kazanma Hırsı” diye çevrildi. Herkese göre olmayabilir, hatta gişede de büyük bir başarı elde edemedi diye biliyorum. Ancak yıllar geçtikçe değerlenen bir film. Spoiler olmasın, ama film daha sonradan Will Smith oynadığı Concussion’da (Doğruyu Söyle) işlenen konulara da değiniyor. O zamanlar bu konular biraz tabu; bu yüzden NFL de filme asla destek olmamış, hatta engellemeye bile çalışmış.

Üçüncü film de motor sporlarıyla ilgili olsun: Rush muhteşem zaten, ancak ben yine gişede başarısızlığa uğrayan, Steve McQueen’in hem yönettiği, hem de başrolü oynadığı Le Mans‘ı önereyim. O dönem Amerikalılar pek anlamamış filmi; zaten ilk 25 dakikası Le Mans belgeseli gibi, konuşma bile yok. Yarışmanın ruhunu birebir yansıtan ve bedel olarak da popülerden hoşlanan izleyiciyi soğutmaktan çekinmeyen bir film Le Mans. Zaten McQueen kendisi de yarışıyor. Sebring 12 Saat Yarışı’nda ikinciliği bile var. Sırf bu tutkusu yüzünden Le Mans’ı çekiyor; bu yüzden film şirketini batırma noktasına getirmiş.

Son sorum gelecekle alakalı, gelecekte gerçekleştirmek istediğin en büyük hedefin ne?

Her günü ayrı ayrı, tek tek yaşıyorum. Öyle kesin bir hedefim var diyemem. İnsanlar şaşıracak ama, emekliliğimde bir çiftlik alıp yarış atı yetiştirmek isterdim. Ancak o kadar param olmaz herhalde.

O mu? Bu mu? bölümünde Yiğit Tezcan iki seçenekten birini seçiyor, ekstra 1 tane de aynı konudan başka birini seçme jokeri var!

Schumacher – Hakkinen? 

Fangio

Formula 1 – Boks?

Berabere

Max Verstappen – Charles Leclerc?

Max Verstappen

Monza – Spa?

Spa

McLaren – Williams?

Mclaren

Yiğit Tezcan’ın Youtube kanalı için tıklayınız.

Bunlar da ilginizi çekebilir;

Emre Can Kara Röportajı

Sebastıan Vettel ve Aston Martin

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More