Dergi Arka Planı: Editörümüz Utku Turhan ile Söyleşi

Yeni projemiz ”Plase Dergi’nin Arka Planı”nda işleyişten sorumlu idari ekip üyelerimiz ile Plase Dergi, yaşantıları ve gündeme dair söyleşiler yapacağız. İlk konuğumuz ise emektar editörümüz Utku Turhan!

Plase Dergi olarak ekip arkadaşlarımızın birbirini daha iyi tanıması, derginin okuyucularının da dergiye dair daha fazla bilgi sahibi olabilmesi amacıyla bir söyleşi serisine başlıyoruz. Her söyleşide seçtiğimiz bir arkadaşımız, ekip içinden kendisine sorulan soruları cevaplayacak. Serinin bu ilk söyleşisinde soruların muhatabı Utku Turhan…

* * *

Plase Dergi harici zamanlarında online ya da offline olmak üzere sözlük kullanıyor musun?

Ekşi Sözlük ve Galatasaray Sözlük’ü her gün düzenli olarak ziyaret ediyorum, gün boyu açık genelde bu iki sözlük de ekranımda. İkisinde de yazıyorum aynı zamanda.

Ülkemizde spor odaklı basılı dergi çok az. Hatta bu işi düzenli olarak yapan tek organizasyon Socrates. Plase Dergi’de de bu yapılabilir mi? Yani gelecekte Plase Dergi, kitapçılardaki raflarda yerini alır mı?

Yapılan Podcastleri, Apple Podcast, SoundCloud gibi plartformlara da yüklemek bu podcastlerin ulaşılabilirliğini artırmaz mı?

Bu sorulara derginin bir okuru olarak cevap vereyim. Çünkü basılı yayıma geçmek benim inisiyatifimde olan bir şey değil, keza podcast olayı da tamamen podcast direktörüne ait bir konu. Ben Plase’nin oluşumunda yer alan biri değilim, ekibe sonradan katıldım ama bildiğim kadarıyla dijital olarak kalacağız diye yola çıkıldı. Dijital olmanın çok ciddi avantajları var. Örneğin yazının içerisinde bir video kullanabilmek müthiş bir imkan. Bir cümlede tarif ettiğin bir olayı hemen cümlenin ardından okuyucuya izletebiliyorsun. Bugün basılı yayımda da digital imkanlar kullanılmaya başlandı zaten. Kitaba bir karekod koyuyorlar mesela ve sen o sayfada okuduğun nesneye/olaya ait görüntüleri o karekodu telefonuna okutarak anında izleyebiliyorsun. Tabii basılı yayımın da çok ciddi avantajları var. Her şeyden önce çok somut bir şey var elinde. Bundan yıllar sonra belki dijital ortamdaki herhangi bir ürün de aynı hissiyatı uyandırabilir lakin şu an bu söz konusu değil bence. Benim Ekşi Sözlük’te yazdığım bir entry bir günde binlerce kişiye ulaşıyor belki ama ben en fazla 100 küsur adet satan bir edebiyat dergisinde yazım çıktı diye çok daha fazla tatmin olmuştum. Dolayısıyla ben de yazarların hemen hemen hepsi gibi adımı basılı bir yayında görmeyi çok isterim. Fakat bunun hem maddi bir külfeti var hem de hiç satmama ihtimali ve onun yaratabileceği moral bozukluğu var. Dahası basılı yayın[1] çok daha büyük bir zaman ve emek gerektiriyor. Socrates istisna bir örnek. Can Yayınları gibi bu ülkenin en büyük yayınevlerinden biri var onun arkasında. Dahası sadece ekonomik imkan olarak düşünmemek gerek. Grafik tasarımcısından dizgicisine, matbaasından dağıtıcısına kadar kurulu bir düzenin içerisinde doğdu Socrates Dergi ve zaten bu sayede alanının lider isimlerini de kolayca bünyesinde topladı. Buna rağmen bugün Socrates de dijitalleşme adına çok ciddi adımlar atıyor mesela. Bu konu çok uzun bir konu, çok şey söyleyebilirim bunun üzerine, belki Camuspotu‘nun bir bölümünü salt buna ayırabiliriz hatta. Bu sebeple burada bitireyim cevabı. Ama umarım hatıra olarak bile olsa, tek bir sayı bile olsa basılı bir şey yaparız özel bir günümüzde.

Podcast konusu dediğim gibi podcast direktörü ile alakalı. İşin teknik kısmını hiç bilmiyorum çünkü. Ayrı bir uğraş mıdır, ne kadar zaman alır, farklı platformlardaki dinleyici sayılarını takip etmek ne kadar mümkün olur bilmiyorum. Ben şöyle düşünüyorum; evet tık almak, dinlenmek önemli. Ama bir anda 50 yere link verip oradan alınan tıklar sabun köpüğü gibi de olabilir. Onun yerine istikrarlı bir biçimde ve zamanla kaliteyi de (ses kaydı için kullanılan ekipmanlar da dahil buna) artırarak ilerlemek bana daha mantıklı geliyor. Çok yavaş büyürsün ama sağlam büyürsün, kemik bir dinleyici kitlesi edinirsin bence bu şekilde. Tabii tekrar belirtiyorum, anlamadığım konular. Yanlış yorumlama ihtimalim hayli yüksek.

Plase Dergi ile ilgili görüş ve beklentileriniz neler?

Eksiklerimiz var, en önemli eksiğimiz zaman ve imkan. Hepimiz, en azından idari kadro, aynı şehirde olabilsek, haftanın en azından bir iki gününü buna ayırabilsek çok daha büyük işler yapabiliriz ki şu kısıtlı imkanlar (en çok da zaman kısıtlı) dahilinde başardıklarımız hiç de azımsanacak şeyler değil. Bugün Google’a spor dergisi yazıldığında az önce imkanlarından bahsettiğim Socrates Dergi ile beraber çıkıyor ismimiz. Bu istiktrarlı bir emeğin, vazgeçmemenin sonucunda oldu. Bugün belki Alihan’ın bu işe başlarken hayal ettiğinin çok ötesinde bir noktada Plase. Ama işte bunun getirdiği zorluklardan bu sevinci yaşamaya, bir soluklanıp da neler başardığını görmeye ve bunlarla gurur duymaya fırsat kalmıyor. Hayat da böyledir aslında. Durduğun basamaktan bir üst basamağa bakarsın, oraya çıktığında her şeyin çok daha iyi olacağını, manzaranın çok daha güzel göründüğünü düşünürsün. Bir gün oraya çıkarsan bu kez orada kalmak için alttaki basamağa kıyasla daha sert bir mücadelenin içerisinde bulursun kendini. Üstelik hala yukarıda da basamaklar vardır ve manzarayı izlemeyi bırak, üst basamağa bakarken bu kez olduğun basamakta kalabilmek için de mücadele etmen gerekir artık. Dahası rakipler de sıklıkla alt basamağa göre daha sert vurmaya başlamışlardır sana seni aşağı itebilmek için. Ama genciz, enerjiğiz, birbirimizi sürekli motive ediyoruz ve hayata dair kendi kişisel kaygılarımızı azalttıkça Plase’ye ayırdığımız enerji ve vakit de artacaktır illa ki. O yüzden korkmuyoruz.

Dergi

Plase Dergi’yi 3 kelimeyle anlatsan hangi kelimeleri seçerdin?

Fırsat, gelecek, akademi

Plase Dergi’de en beğendiğin yazı, yazın veya yazar hangisi?

Elbette yazılarını çok sevdiğim yazarlar var. İsim isim sayarsam biri eksik kalır, belki biri gücenir diye bu topa pek girmek istemiyorum. İyi yazarlarımız var cidden ama. İlla bir isim vereceksem de gelecekte de zaten ismini duyuracağını düşündüğüm Kerim Kılıç’ı söylerim. Her yazısını seviyorum, bir tarzı var, okurken ne ile karşılaşacağımı artık biliyorum onda ve hatta bazen keşke başkası düzeltse de şu yazıyı bir kahve eşliğinde okusam diyorum. Tabii ben de bu işin eğitimini almadım, edebiyat mezunu değilim, hukuk eğitimi aldım ben ve bir sahafı hafta sonları açıyordum ki zaten bunlar da editör olarak kabul edilmemde etkili olan faktörlerdi. Bazen özel mesaj atılıp yorumun nedir yazımla ilgili deniyor, orada da belirttiğim üzere sadece bir okur olarak yorum yapıyorum şu an; Kerim’in aşması gereken küçük bir eşik var. Onu yapabilirse, ki kesinlikle yapacak potansiyeli var, her yerde yazar, yazdığı yerin de iyi yazarlarından biri olur.

Plase Dergi’de yazarlığa ve editörlüğe nasıl karar verdin?

Galatasaray Sözlük’te Plase Dergi’de yayımlanan yazıların linklerini görüyordum. Belki o an tıkladığım yazıya özel bir şeydir bilmiyorum ama çok fazla bağlaç yazımı hatası vardı tıkladığım bir yazıda. Ben de Plase Dergi başlığı altına ”Emeklerini takdir ettiğimi belirteyim öncelikle. Çalışma düzenleri, sistemleri nedir bilmiyorum ama yazılarının redakte edilmeye ihtiyacı var bence. Ben yaparım diyeceğim de yoğunluk vs. nedir bilmediğimden yaparım deyip sonra mahcup olmak istemem. Ama elimden geleni yaparım.” yazdım. Akşamında Plase’nin oluşumunu, kuruluş sürecini anlatan uzun bir mesaj geldi. Biraz konuştuk mesajı atan arkadaşla ki zannediyorum şu an bizimle değil artık kendisi, bir yazı gönderdi düzeltmeleri yapmam için ve kısa bir özgeçmiş istedi. Sonrasında olumlu dönüş oldu ve o şekilde başladım.

dergi

Anladığım kadarıyla benzer müzik zevklerine sahibiz. David Gilmour mu Roger Waters mı diye sormak istiyorum, yani hangisini daha çok seviyorsun?

Pink Floyd çok dinlediğim bir grup değil aslında. Tabii grubun büyüklüğüne, David Gilmour’un yaptıklarına laf edecek değilim ama ben biraz daha farklı bir tarz seviyorum gitarda; Malmsteen, Jason Becker gibi mesela. O sebeple Roger diyeyim buna.

Yazıları düzenlerken yazım hataları (-de -da -ki gibi) çok fazlaysa o yazar hakkında negatif görüşlere sahip oluyor mu? O konuda takıntılı olan insanlardan mi?

Takıntılı değilim dersem yalan söylemiş olurum. Bir mesajlaşma sırasında elbette pek takılmam buna ama dergi üzerinde yayımlansın diye gönderdiğin bir yazıda çok fazla bağlaç hatası varsa bu benim için problem oluyor. Şöyle ki sen artık ben yazı yazıyorum diyorsun, kendini yazarak ifade ediyorsun. Bu konuşma dilinden çok başka bir şey. Eğer bağlacı ekten ayıramıyorsan ve bu yüzden sürekli yazım hatası yapıyorsan anlatmak istediğin şeyi aslında doğru aktaramıyorsun demektir. Ancak kelime yazım hatası önemli değil, tabii konuşma diliyle yazılmaması kaydıyla. Örneğin ”olucak” gibi bir şey de okumak istemiyorum açıkçası yazılarda.

Arda Turan’ın saha içi performansını göz önüne almadan yani saha dışı hareketlerine bakarak sezon öncesi takıma katılmasından rahatsızlık duydu mu?

Arda’nın gelmesini hiç istemedim, ancak şimdi forma ile sahadaki mücadelesini görüp de sempatik bulduğumdan, Galatasaray’ın bir oyuncusu olması ve benim de koyu bir Galatasaraylı olmam sebebiyle savunma içgüdüsüyle düşündüğümden de olabilir ama zamanında çok gereksiz üzerine gidildiğini de düşünüyorum. Hatası yok mu? Bir dolu var ama linç kültürü denen bir gerçek de var ortada. Adam, eşinin ayağına buz koyduğu fotoğrafı paylaşıyor, ”Eşine ayaklarını yıkatıyor.” diye eleştiriliyor. Bu Arda özelinde değil de çok daha genel şekilde ele alınması gereken bir konu aslında. Günümüzde, böyle bir dünyanın içerisinde, paranın tek geçer akçe olduğu bir endüstride başka değerler pek de önem arz etmiyor artık ne yazık ki. Etmesi gerektiğini herkes söylüyor, ettiğini herkes iddia ediyor teoride ama pratiğe pek yansımıyor bunlar. Kulüpleri eleştirmekten önce belki de kendimizi eleştirip taraftarlık tercihlerimizi sorgulamak gerekiyordur. Etik değerler çok önemliyse bu değerlere sonuna kadar bağlı ama daha iddiasız takımları desteklemek gerekiyordur belki de.

Plase Dergi’ye katıldığın ilk günden bugüne, hislerinde ve derginin geleceğine dair düşüncelerinde değişiklik oldu mu? Ve Plase Dergi’yi yeni doğmuş bir çocuk olarak düşünürsek, Plase Dergi gelişiminde mihenk taşları sana göre nelerdi?

Plase Dergi bir insan olarak kabul edilse, Dergi’de olduğunu düşündüğün 5 özellik ne olurdu?

İkinci kısımdan başlayayım; istikrar, enerji, azim, umut, değişim. Kısaca açmak gerekirse kimse okumazken/dinlemezken bile içerik üretildi. Herkes kendi hayat gailesi arasında her zaman Plase için de bir enerji sakladı, dergiye bunu ayırdı. Olumsuzluklar karşısında vazgeçilmedi, alternatif çözümler arandı ve bir şekilde bulundu, pes edilmedi. Başta bir hayal vardı belki ama artık hayallerden değil de umutlardan bahsediyoruz. Artık hayal ettiğimiz herhangi bir şey hayal edildikten kısa bir süre sonra bir umuda hatta bir hedefe dönüşüyor. Ve değişim; dijitalin sağladığı imkan sayesinde çok çabuk reaksiyon verilebiliyor pek çok şeye. Örneğin podcast yapalım dedik, zannediyorum ki 1 ay bile olmadan dinlenebilir düzeyde podcast üretmeye başladık. Belli kuruluş değerlerine bağlı kalmak kaydıyla gelişim ve değişime çok açık bir oluşum Plase Dergi.

Sorunun ilk kısmına gelirsek; tabii ki oldu. Bir kere kurucumuz Alihan Akçam’ın da katılacağından emin olduğum üzere biz kendimizi çok hafife almışız. Tecrübe eksikliğimiz var evet, kötü yazılarımız da var evet ama çok iyi yazılarımız da var, çok başarılı işlerimiz de var. Bu sadece bize özgü değil tabii ki, mükemmel yazıların olduğu bloglar da var ama bizim avantajımız bunca kişinin bir şekilde gücünü Plase Dergi paydasında birleştirebilmiş olmak. Pek çoğumuz için en büyük kırılma anı aslında Sen Kimsin isimli podcast serisi oldu. Oradaki mesele bunu yapabilmek değil, illa ki yapardın birileriyle. Ancak biz Plase Dergi adının bu kadar fazla olumlu dönüş alabileceğini düşünmedik açıkçası bu seriye başlarken. Şu an takvim gerçekten sıkıştı. Bunun ötesinde yaptığımız bu işten öykünerek benzer şeyler yapan oluşumlar görüyoruz ki bu da yaptığımız işin ne kadar iyi ve doğru olduğunu gösteriyor bu seri özelinde. Yukarıda yazarlarımızdan Kerim Kılıç için söylediğim bir şey var; küçük bir eşik atlaması lazım. Aynısı Plase için de geçerli. Bir noktaya geldi, buradan geri gideceğini sanmıyorum artık ama buradan öteye geçmesi için bir sıçrama gerekiyor. Bu sıçrama, belki bir sponsorlukla olur, belki bir proje ile olur belki de yukarıda bahsettiğim gibi bazılarımızın hayata dair en başta maddi kaygılarının azalarak dergiye daha fazla zaman ayırması sonucu kendiliğinden olur; ama er ya da geç bu mutlaka olacak diye düşünüyorum/umuyorum ben.

Bizlere en sevdiğin 3 kitabı ve 3 şairi söyleyebilir misin?

Dört kez okuduğum, ömrüm yeterse bir bu kadar daha okuyacağımı düşündüğüm Yabancı (Albert Camus), kolumda ana karakterinin dövmesi de olan kitap Çavdar Tarlasında Çocuklar (J. D. Salinger) ve bir de Gabriel Garcia Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık kitabı.

Sunay Akın’ın kitapları ilk okuduğum şiir kitapları olmuştu. Zamanında Haşmet Babaoğlu, Hıncal Uluç, Nebil Özgentürk ve Sunay Akın, Yaşamdan Dakikalar diye bir program yaparlardı ben lisedeyken. Ben o programla şiiri sevdim. O yüzden Sunay Akın’ı sayarım bu üç şair arasında. Ancak öyle her şiirini sevdiğim iki şair daha yazamam. Turgut Uyar, Cemal Süreya, Edip Cansever, Özdemir Asaf ve Orhan Veli’nin toplu şiirlerinin olduğu beş kitabı da okudum, çok sevdiğim şiirleri de vardı, hiç sevmediklerim ya da anlamadıklarım da. Bunun yerine en sevdiğim üç şiiri söyleyeyim ben; Yalnız Bir Opera (Murathan Mungan), Phoenix (Edip Cansever), Belkim Bir Kertenkeleydim (Can Yücel)

 

[1] Yayım/yayın ikilemi: TDK tanımına göre yayın; kitap, gazete vb., neşriyat ya da radyo ve televizyon aracılığıyla halka sunulan, duyurulan, iletilen eser, program, neşriyat. Yine TDK’ye göre yayım ise bu eserin tüketicisine ulaştırılma işi. 


Plase Dergi‘nin kurucusu Alihan Akçam ile yapılan podcast:

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More