Türk Futbolu Gelişimi Dosyası – 1: Yabancı mı Yerli mi?

2000 yılında gelen kulüpler bazındaki 2 Avrupa Kupası, Milli Takım seviyesinde 2002’deki Dünya Kupası 3.lüğü ve son olarak 2008 Avrupa Şampiyonasında yarı final.

Peki bu başarılar bize yetiyor mu?

Son verilere göre 82 milyondan fazla insanın yaşadığı bir ülkeden bahsediyoruz aslında Türkiye dediğimizde. Ve bu 82 milyon kişinin %75’i İngiltere kaynaklı Nielson Sports firmasının 2017’de yaptığı araştırmaya göre futbolla ilgili. Bizden daha ilgili olan 2 ülkeden birisi %78 ile Tayland ve listenin 1. Sırasında dünyada futbola en ilgili olan ülke %80 ile Birleşik Arap Emirlikleri. Bizimle birlikte 3. Sırayı Şili ve Portekiz paylaşıyor. Yani Türk futbolu, yerli yabancı kavgası bir yana dursun, sandığımızdan çok daha büyük bir potansiyele sahip esasında.

İlk 2 sıra konusunda diyebilecek pek bir şeyimiz olmadığı aşikar. Birleşik Arap Emirlikleri yine en azından kulüpler bazında “parayı veren düdüğü çalar” mantığı ile birçok oyuncuyu kariyerlerinin sonunda da olsa ülkelerine çekerek bir gelişimin fitilini yakmayı planlıyor olabilirler, kendilerine bilinirlik kazandırmanın yanı sıra. Öte yandan Tayland’da ise futbola ilgi dünyada 2. Sırada olsa da gelişmiş bir futbol anlayışları olduğunu söylemek zor.

Bu bağlamda baktığımızda 3. Sırada bizimle birlikte yer alan Portekiz (son Avrupa şampiyonu) ve Şili daha oturmuş bir futbol anlayışına sahipler. Bizim sahip olduğumuzu düşündüğümüz gibi. Evet, kabul belki ulusal lig anlamında Şili’den daha kaliteli bir lige sahip olabiliriz, en azından bir dönem kariyerinin sonunda da olsalar yıldız oyuncular sayesinde dünyanın en çok izlenen derbilerinden birisi arasına sokmayı başardığımız Galatasaray – Fenerbahçe derbisi yani boğazın derbisi gibi bir futbol şenliğine de sahibiz. Ama yine de özellikle milli takım bazında çok eksiğimizin olduğu ve kat etmemiz gereken yolun daha başlarında olduğumuzu ne kadar erken kabul edebilirsek belki de o kadar çabuk harekete geçebiliriz. Sonuçta sorunları çözmenin 1. aşaması ortada bir sorun olduğunu kabul etmekten geçer.

Peki, neyi yapamıyoruz? Neden Portekiz bir Avrupa Şampiyonluğu kupasını ülkesine götürürken biz Türkiye olarak herhangi bir başarıyı bugüne kadar yaşayamadık? Neden aldığımız tek madalya 2002’deki Dünya Kupası 3.lük madalyası? Neden daha ilerileri hedefleyemiyoruz? Kısacası Portekiz neyi doğru yaparak Cristiano Ronaldo gibi bir süper yıldızı dünya sahnesine sunarken bizim dünya sahnesine en fazla sunabildiğimiz Arda Turan gibi bir isim dünyanın zirvesinden bir anda bizim lige kadar geri dönüyor?

Portekiz’den eksiğimizin Ronaldo olduğunu düşünmüyorum ben genel kanının aksine. Yani 10,3 milyon kişinin yaşadığı Portekiz’den bir Ronaldo çıkıyor da 82 milyonluk Türkiye’den neden çıkmıyor?

İşte bu yazı dizisinde bu soruların cevaplarını arayacağız. Avrupa’daki nüfusu bizden az, genç nüfus olarak yetersiz ülkelerin başarılarında neyi hedef aldıklarını ve bizim neden hedeflediğimiz aşamaları başaramadığımızı bölümler halinde bir yazı dizisi olarak inceleyeceğiz.

Bu girizgahtan sonra birinci bölümü incelemeye başlayabiliriz.

 

Yabancı Sınırlaması mı Serbestliği mi 14 Kuralı mı?

 

14 yabancı kuralı hayatımıza girdi gireli aslında ülkedeki futbolun seviyesi ciddi anlamda arttı. En azından adını “Süper” koyduğumuz ligimiz bazında daha çekişmeli, daha büyük rekabetin olduğu bir lig seviyesine geldik sayılır. Yani önceden 3 takımın neredeyse her takımı yendiği, hep 1. seviye işler yaparak birbirleri arasında şampiyonluğa çekiştiği bir lig yapısından bu 3 takımı her takımın yenebilme düşüncesi ile (ama defansif futbolla, ama kontra atakla, ama yüksek presli oyun sistemiyle) oynanan maçlar görmeye – yaşamaya başladık.

Peki bu bize ne getiriyor? Yani rekabetin birbirine yakınlaşması, takımlar arasındaki makasın daha fazla kapanmasının kazancı ne olabilir ülke futbolu için? Bu dönemde Anadolu takımlarından bir şampiyon çıkmadı belki, belki Avrupa’da başarı getiren bir kulüp olmadı (biraz biraz Beşiktaş dışında ki Şampiyonlar Ligi’nde oynamaya ülke olarak alışmamız lazım – oynamaktan kastım da her sezon katılan ekibimizin gruptan çıkması elbette) ama en azından şampiyon olan takım kolaylıkla şampiyon olamadı.

Ama Milli Takım bazında bu durumun katkısı mı var eksisi mi buna da bakmak gerekir.

Yazımızın giriş bölümünde birazcık bahsetmiştim, biz Milli olarak başarısız bir takımız. Yani evet katıldığımız 4 büyük turnuvanın 2’sinde çok büyük bir etki yarattığımız doğrudur ama 1923’ten beridir var olan bir federasyon ve milli takımın o yıldan bugüne kadar sadece 4 turnuvaya katılması kabul edilebilir mi?

Hep övündüğümüz “genç nüfus” futbola ne kadar yansıyabiliyor? Futbola ilgi anlamında rakibimiz olarak görebileceğimiz Portekiz 18 yaşındaki oyuncusu ile Avrupa şampiyonası kazanıp kupasını ülkesine götürürken oyuncuyu da kulübü 35 Milyon Euro bedel ile satıyor. (Renato Sanches bahsettiğim isim) Bakın, bizim ülkemizin tarihindeki en yüksek satış bedelimiz 22.5 Milyon Euro ile Cenk Tosun. Bu da Ocak 2018’de gerçekleşti. Yani 1923’ten 2018’e kadar yurt dışında oynayan futbolcularımız elbette vardı. Ama bu dönemki kadar büyük ve sürekli satışlar oldu mu? Cengiz ÜnderCenk TosunOzan KabakMerih Demiral – Yusuf Yazıcı gibi birçok oyuncu bu dönemde gittiler bu ülkeden.

Peki bu oyuncuları ayıran neydi ki diğerlerinden? Yani neden yabancı sınırlaması varken bu çocuklar takımlarında oynadı ve sonrasında da transfer oldu?

Cevabı basit. Çünkü şu andaki 14 yabancı sistemi takımlara bir seçenek sunuyor:

Oyuncu yetenekliyse oynar.

Ki zaten bu durum yerli / yabancı ayrımı fark etmeksizin iyi olan futbolcunun oynaması durumu bizim ligimizi üst seviyeye taşıdı biraz daha oynanan futbol anlamında. Daha iyi olması gerekir kesinlikle ama şu andaki seviyesi bile birkaç sene önceki halimize göre büyük gelişim gösteriyor. Ve iyi olan yerli kötü olan yabancıların arasından sıyrılıp kendisine yer buluyor, iyi kimse o oynuyor.

Zaten bu yüzden geçtiğimiz günlerde açıklama yapan Türkiye Futbol Federasyonu başkanı sayın Nihat Özdemir “İstiklal marşını okuyacak futbolcu olmadığı için kamuoyu rahatsız” diyebiliyor. Sistemin eleştirilebilecek başka bir yönü kalmadı ki. İyi olan, Milli Takımda bizi gururlandıracak aslan parçaları bir şekilde o formayı kulübünde sırtına geçiriyor. Geçirdin mi de bırakmıyor.

Öte yandan yabancı sınırlaması olduğu zaman ne vardı?

Bunun en büyük örneği kesinlikle Galatasaray’ın Tarık Çamdal transferi. 4 Milyon 750 bin Euro bonservis ile Galatasaray’a katılan futbolcu 1 Milyon 177 bin Euro’dan başlayıp son sezonunda 1 Milyon 605 bin Euro’ya kadar kazandığı 5 sezonluk bir sözleşme ile katıldı Sarı – Kırmızılı takıma. Ve ne verdiğini hepimiz biliyoruz. Toplamda 42 maçta oynadı 5 senede. Herhangi bir asist / gol katkısı yok. 8 tane sarı kart gördü. Bu kadar.

Gelecek yazılarımdan birisini komple ona ayıracağım “kulüplerin borcu” durumuna doğrudan neden olan oyunculardan birisi. Ve bunun gibi daha niceleri var. Bizim kulüplerimizi Didier Drogba – Wesley Sneijder – Alex de Souza – Anderson Talisca gibi futbolcular bu borç batağına itmedi ki. Bu yapı yani 5+0+3 gibi yabancı sınırlamaları nedeniyle 1 sezon ortalama üstü bir performans gösteren oyuncu (hele bir de menajeri akıllıysa) önce üç büyükleri “birbirine kırdırıp” sonra en yüksek parayı verenine gidip o performansını aratmaya başlıyor. Hatta çoğu o performansı aratmak şöyle dursun, sahaya çıktığında topa nasıl vurması gerektiği bilgisini soyunma odasında bırakmış gibi davranıyor.

Elbette hepsi için bu geçerli bir söylem değil, ama büyük bir çoğunluk için böyle. Hal böyle iken, bizim futbolcularımızın kafa yapısı bu seviyede iken ve bizim federasyonlarımız için (geçmiş ve bugünkü federasyon) en önemli şey sürekli ağızlarından düşürmedikleri “ligimizin marka değeri” ise gerçekten sizce yabancı sınırlaması bu ligin seyir zevkini düşürür mü, arttırır mı?

Bir futbolcunun sahada verdikleri mi önemlidir sizin için, maç öncesinde İstiklal marşını okuması mı? Peki seyir zevki olmazsa, kalite düşerse, futbol yeniden sıradanlaşır ve taraftar tribünlerden uzaklaşırsa boş tribünlere İstiklal Marşı okunması bizim ülke futbolumuzu kurtarabilir mi?

Aslında bu kadar kolay bu soruların cevabı.

Dolu tribünler + kaliteli futbol + artan rekabet + marka değeri + takımların oyuncuların değerine göre hareket etmesi bir yanda.

Kötü futbol + büyüklerin tekelinde bir lig + kalitesi düşük oyuncular yüzünden izlenmeyen bir lig ve sürekli kaybolan bir marka değeri diğer yanda.

Biz sadece maçların başında okunan ulusal marşımızı tartışıyoruz. Ki bundan çok değil kısa bir zaman önce (Açılım süreciydi yanlış hatırlamıyorsam) “Her maçtan önce neden İstiklal marşı okunuyor?” polemiği vardı bu ülkede. Hatırlayanlar vardır mutlaka.

İşte size ilk bölüm ve günümüzün en büyük sorunu (futbolu yönetenlerce sorun olarak görülen) yabancı sınırlaması dosyası. Gönül ister ki bu yazılar sadece böyle kalmasın da bu konuda karar merci olan kişiler de okusun. Çünkü bu yazı dizisi boyunca altyapılar – futbolcu gelişimi – çalışma metotları – finansal durumlar ve planlamalar gibi çokça konuya da değineceğim. Bir sonraki konumuz öncelikle en önem vermemiz gereken konu olacak – altyapılar.

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More