Taraftarlık Psikolojisi

Galibiyetlerinde sevindiğimiz, mağlubiyetlerinde suratımızın tüm hafta asıldığı takımlarımızı nasıl ve neden destekliyoruz? Holiganlık ve taraftarlık arasındaki çizgiyi nasıl belirleriz? Toplumdaki taraftarlık olgusunu çok güzel irdeleyen ve örneklerle açıklayan bir yazı. Gelin beraber okuyalım.

Taraftarlık, herhangi bir spor kulübüne tutkuyla bağlı olmak ve desteklenen spor kulübüne kendini ait hissetmek şeklinde tanımlanabilir. Ülkemizde ve dünyada, taraftarlık genelde futbol takımlarını destekleme şeklinde kendini gösterir.Herhangi bir takıma taraftar olan insanların taraftarlık düzeyi değişkenlik gösterse de, taraftar kitlelerinin çoğunun seviyesi “koyu” ifadesiyle adlandırabileceğimiz düzeydedir. Ben bu yazımda, kendimden ve çevremden yola çıkarak; gözlemlerimin de yardımıyla taraftarların sahip oldukları ruh halini, bu ruh halinin hangi durumlara göre değişkenlik gösterebildiğini anlatmaya çalışacağım.

Taraftarların psikolojik yapısı veya kendini bir topluluğa ve camiaya ait hissetmesi durumu, pek çok bilimsel araştırmaya konu olmuştur. Psikologlar, taraftarların psikolojilerini pek çok faktörü birleştirerek açıklamaya çalışmışlardır. Hiç şüphe yok ki bilimsel çalışmalara itibar etmek gereklidir. Fakat göz ardı edilmemesi gereken çok önemli bir husus vardır. Kanımca; taraftarların sahip olduğu ruh halini, ancak tam anlamıyla onlar gibi olanlar, yani diğer taraftarlar kavrayabilir. Ülkemizden örnek verecek olursak; ister Galatasaraylı, ister Fenerbahçeli, ister Beşiktaşlı olsun, farklı renklere gönül veren bu insanların hissiyatı benzerlik gösterir.

İyi bir Galatasaraylı olan Mehmet Aslan katıldığı bir TV programında, yukarıda bahsettiğim konu hakkında görüşlerini bildirmiş ve kendisinin koyu Galatasaraylı olmasına rağmen koyu Fenerbahçeli ve Beşiktaşlılara çok büyük saygı duyduğunu; zira onlarla farklı takımları tutmasına rağmen onlarla aynı duyguları paylaştığını belirtmişti.

Kısacası dünyanın neresinde olursa olsun, taraftarların tek farkları ayrı renklere gönül vermeleridir. Bazı insanlar taraftarlığın; deşarj olma, yalnız kalmaktan kurtulma çabasının sonucu olarak bir topluluğa katılma, kendini topluma kabul ettirmek için bir takımı destekleme, bireylerin kendilerini ispat etme isteği, herhangi bir bireyin hayatında elde etmeye çalışıp da edemediği şeylerin sonucunda duydukları acıyı hafifletme ve bir takımı tutarak eksikliklerini kapatma gibi nedenler ile ortaya çıktığını iddia ediyorlar. Ben bu görüşlerin hepsine karşı çıkıyorum.

Öncelikle taraftarlığın mantığa dayalı bir şey olmadığını düşünüyorum. Küçük bir çocuk uzun uzun düşünüp, ölçüp biçip, hesap yapıp, “evet evet ben bu takımı tutmalıyım.” veya “işte buldum, ben kesinlikle şu takımı tutmalıyım.” demiyor.Taraftarlık, özü itibariyle bir takıma duyulan aşktır ve bu aşkta da mantık aranamaz kanımca. Bir çocuk, babasından veya aile bireylerinden görerek herhangi bir takımı tutabileceği gibi; o takımın renklerini veya formasını kendisine yakın görerek taraftar olmaya karar verebilir. Televizyonda izlediği bir maç sonrası, maçı kazanan takımı tutma kararı alabilir. Çevresel faktörler sonucu da herhangi bir takıma gönül verebilir. Bu sebepler gibi pek çok nedenlerden ötürü herhangi bir takımı desteklemeye başlayabilir.

Kendimden örnek verecek olursam, ben 17 Ağustos 1996 tarihinde, henüz 4 yaşındayken, o gün oynanan Galatasaray Trabzonspor maçını izlerken Galatasaraylı olmuştum. Hagi’nin 25. dakikada free kick’ten attığı gol sonrasında Galatasaraylı olmaya karar verdim ve bir anda Galatasaray taraftarı oluverdim. Taraftarlara sorulacak olsa, herkesin farklı ve birbirinden güzel hikayeleri olduğunu görürüz. Sadece bu hikayeler bile holiganlığa varmaması kaydıyla taraftarlığın ne kadar güzel bir his olduğunu gösterecektir.

Sözün özü; herhangi bir takımın koyu taraftarı olmayan insanların, taraftarlığı, vücuttaki bir eksikliğin yerini doldurma, bir topluma ait olma dürtüsü gibi savlarla açıklamalarını kesinlikle isabetsiz yorumlar olarak değerlendiriyorum. Sporla çok ilgili olmayanlar ve herhangi bir takıma karşı taraftarlık bağına sahip olmayanlar, bana göre taraftarlığı zihinlerinde anlamlandıramıyorlar. Bu anlamlandırmayı yapamadıkları içindir ki; taraftarlığın arkasında akla, mantığa dayalı sebepler arıyorlar ve yukarıda sözünü ettiğim derin analizleri yapıyorlar.

İşte ben hep bu nedenlerden ötürü; taraftarların psikolojilerini en iyi taraftarların anlayacağına inanıyorum. Bu noktada, başımdan geçen önemli bir hadiseyi aktarmak isterim. Uzun seneler önce, sınav döneminden geçiyordum ve oldukça yoğundum. Yakın zamanda gireceğim sınavların stresi ve yine yakın zamanda oynanacak olan bir Galatasaray maçının heyecanı iç içe geçmişti adeta. Futbolla çok ilgili olmayan ve çok sevdiğim bir arkadaşım bana, “iyi bari bu hafta sonu maçınız varmış, en azından biraz deşarj olursun.” dedi. Halbuki bu yazıyı okuyanlar, hangi takıma gönül vermiş olurlarsa olsunlar benimle aynı şeyleri düşüneceklerdir. Biz taraftarlar için; tuttuğumuz takımın maçı bir rahatlama, bir meditasyon, bir dinginleşme aracı değildir. Biz, takımımızın maçı olan her günü iple çeker ve takımımızın o maçı kazanmasını bekleriz. Desteklediğimiz takım, ilgili maçı kazanırsa bir sonraki maça kadar bayram havası yaşarız ve o maça kadar huzur içinde günlerimizi geçiririz. Ama takımımız ilgili maçı kaybettiyse, maç sonrası hayat bizim için zehir olur. Aynı şekilde farklı skorla öndeyken, takımımız beraberliğe yakalandıysa aynı hisleri yaşarız. Maç cuma veya hafta sonu oynandıysa, bütün haftamız rezil olur. Eğer hafta içinde bir maç yoksa sonraki maçı, günleri tek tek sayarak bekleriz. Kısacası, maçların skorlarına göre mutlu veya mutsuz oluruz. Yani ruhen yenilenmemiz veya futbolla ilgilenmeyenlerin tabiriyle deşarj olmamız, maçın istediğimiz skorla sonuçlanıp sonuçlanmamasına bağlıdır.

Taraftarlığın, topluma ait olma ve kendini bir gruba yakın hissetme gibi hasletlerle ortaya çıktığı görüşüne de katılmıyorum. Eğer öyle olsaydı, bir takımın koyu taraftarı olan babanın oğlu veya kızı da kesin olarak o takımlı olurdu. Fakat böyle bir durum söz konusu olmayabiliyor. Örneğin, babam bir Beşiktaş taraftarıdır. Rahmetli dedem de Beşiktaş kongre üyesiydi. Değerli futbol yorumcusu Cüneyt Kaşeler bir Fenerbahçe taraftarı. Oysaki kendisi, çocukluğunda babası tarafından sürekli Ali Sami Yen Stadyumuna Galatasaray maçlarını izlemeye götürülmüştü. Babası da koyu bir Galatasaraylı olmasına rağmen, sayın Cüneyt Kaşeler Fenerbahçeli olmaya karar verdi. Yıllarca Galatasaray maçlarına gitmiş olmasına rağmen, kalbindeki ses ona Fenerbahçe’yi tutmasını söyledi. Görüldüğü gibi taraftarlığı tanımlamaya ve anlamlandırmaya çalışırken akıl ve mantık esaslarına dayanmak, her zaman olumlu neticeler vermiyor bize.

Ben, zaman zaman taraftarlığın felsefesini zihnimde yapmaya çalışıyorum ve diğer takım taraftarlarıyla empati yapmaya çalışıyorum. Ben nasıl ki Galatasaray olumsuz bir sonuç aldığında üzülüyorsam veya Galatasaray galip geldiğinde seviniyorsam, diğer değerli takımlara gönül veren taraftarların da aynı hisleri yaşadıklarını düşünüyorum. İşte bu nedenle; onların yenilgileriyle sonuçlanan maçlardan sonra, diğer takım taraftarlarını kızdırmamayı, onların üstüne gitmemeyi, aldıkları yenilgi veya kötü sonucu onlara hatırlatmamayı ve onları üzmemeyi tercih ediyorum. Kendimin üzülmesine razı olmadığıma göre, diğer insanların üzülmesine de razı olmamam gerektiğine inanıyorum. Galibiyeti de, mağlubiyeti de kendi içimizde ve takımdaşlarımızla birlikte yaşamamız gerektiğine inanıyorum. Küçük tatlı atışmalar elbette olacaktır. Bu da sporun güzelliği ve doğasıdır. Bunlara asla karşı değilim. Fakat holiganlığı, sporda şiddeti, kavgayı, maç skorlarının hazmedilmemesini ve rakipler arasında husumet çıkacak şekilde olayların büyümesini doğru bulmuyorum.

Sanıyorum ki çevrenizden zaman zaman şu şekilde yorumlar duyuyorsunuzdur: “Yahu babanın oğlu mu oynuyor, 22 adam topun peşinde koşturup duruyor işte, sana ne elalemin maçından, sen mi atıyorsun golü sanki, golü sen atmış gibi seviniyorsun, tuttuğun takım kazanınca veya kaybedince senin için ne değişecek?, bu takım senin ekmeğini aşını mı veriyor?”. Realist bir bakış açısıyla ele aldığımızda, yukarıdaki görüşlere benzer değerlendirmeler yapabiliriz. Fakat taraftarlık, hep söylediğim gibi bambaşka bir husus. Fiziken bizi etkilemese de, takımımızın anlık başarı veya başarısızlığı bizi duygusal açıdan fazlasıyla etkiliyor. Yapabileceğimiz en olumlu şey, takımlarımızın aldıkları kötü sonuçlardan sonra gereğinden fazla karalar bağlamamak. Bana soracak olursanız bunu yapıp yapamadığımı, elbette yapamıyorum. Ama her şeye rağmen taraftarlığın, gerektiği dozda olması kaydıyla, insanları hayata bağlayan faktörlerden biri olduğunu düşünüyorum. Sonuç olarak, taraftarların sahip oldukları ruh halini bilimsel açıdan irdelemek elbette yerinde olacaktır.

Holiganlıkla mücadele etmek, şiddetin karşısında durmak hepimizin insanlık ödevidir. Bununla beraber, taraftarların duygularının küçümsenmemesi gerektiğini düşünüyorum. Spor yapmak veya sporla ilgilenmek ve bir takım tutmak, insanları kötü alışkanlıklardan uzak tutma konusunda çok büyük bir role sahiptir. Olumsuz davranışlar sergilemeksizin, iyi birer insan olarak takımlarımızı sevgi ve saygı çerçevesinde destekleyerek birbirimize her zaman dostlukla yaklaşmamız gerektiğine inanıyor ve tüm taraftarlara sevgilerimi gönderiyorum.

Tüm takımlarımıza da başarılar diliyorum.