Zamanın durduğu an: 16 Mayıs 2010

Futbolu seven, takımına bağlı bir şehrin adım adım şampiyonluğa yürüyüş hikayesi; Bursaspor’un şampiyonluk senesi…

‘Devrim vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi.’ (Tol, Murat Uyurkulak)

Ütopyaların güzel olduğunu herkes bilir, hepimizin içinden geçer gerçekleşmesi uzak ihtimallere bağlı senaryolar… Peki ya milyonluk bir şehrin ütopyası ete kemiğe bürünüp de elinde bir kupa ile çıka gelirse? Hangi mucize açıklar böylesi bir sevinci?

İşte Bursa’da 16 Mayıs 2010 gecesi tarih, ‘unutulmaz’lar kısmına bir çentik daha atmaya niyetliydi…

Hikayeyi anlatabilmek için, filmi biraz daha başa sarmak lazım; 2003-04 Sezonu’na. İstanbulspor, Çaykur Rizespor, Akçaabat Sebatspor ve Bursaspor arasında kıyasıya bir ligde kalma yarışı yaşanıyordu. Son hafta Sebatspor sahasında Ankaragücü ile Çaykur Rizespor sahasında Beşiktaş ile, İstanbulspor deplasmanda Konyaspor ile karşılaşıyordu. Bursaspor ise evinde oynaması gereken Samsunspor maçını cezası sebebiyle Sakarya’da oynuyordu. Dört takım içersinde en az puana sahip olan (37) Bursaspor’un rakiplerinden birinin puan kaybetmesi halinde ligde kalması kesindi. Ama öyle olmadı…

Lig’in 34.haftasında Akçaabat Sebatspor Ankaragücü’nü, Çaykur Rizespor Beşiktaş’ı, İstanbulspor da Konyaspor’u devirdi. Bursaspor ise Samsunspor’u 2-0’la geçmesine karşın rakipleri hata yapmayınca lige veda eden takım oldu. Bir şehir hep birlikte nasıl ağlar, hayat bir anda nasıl çekilir sokaklardan gözlerimle gördüm. Babamın, yerel kanalların birini izlerken hakim olamadığı gözyaşlarına belki de en net orada şahit olmuştum. Sunucu, yorumcu, belki kameraman ve babam hep birlikte Bursaspor’a ağlıyordu…

2004-05 Sezonu’nda o zamanki adı ile Türkiye 2.Lig A Kategorisi’nde mücadele eden Bursaspor, Süper Lig biletini 5 puanla kaçırıyordu. Sonraki sezona Raşit Çetiner Teknik Direktörlüğünde giren Bursaspor, 34 hafta sonunda Antalyaspor ve Sakaryaspor ile el ele Süper Lig’e yükseliyorlardı… Henüz ufukta dahi gözükmeyen şampiyonluk için ise 5 sene beklemek gerekiyordu…

Çoğu Anadolu takımı taraftarının bestelerinde de yer alan ancak gerçekleşmeyecek bir ihtimaldir o ‘devrim’. Öyle ki hep bir ağızdan söylenir ama kimse inanmaz. Bursa için de durum farksızdı. Sıranın ‘4 Büyükler’den kendilerine gelmeyeceğini düşünen bir dolu taraftar vardı, ama marşlar hep şampiyonluk üzerineydi…

Hüsran ile tamamlanan Beşiktaş macerası sonrası 2009’un ocak ayında Bursaspor’a imza atan Ertuğrul Sağlam, ligi altıncı sırada bitiriyor ve ‘Underdog’luğa giriş: 101’ dersinden başarı ile geçiyordu. Taraftar da takım da memnundu. Yeni sezona Basel’den transfer edilen Ivan Ergic, Trabzonspor’dan gelen Hüseyin Çimşir, Velez Sarsfield’dan Pablo Martin Batalla ve Kayserispor’dan Turgay Bahadır transfer ediliyor, Beşiktaş’tan Tomas Zapotocny kiralanıyordu. Kadro kendi halinde, ‘ortadirek’ tarzındaydı.

Aslında lig de çok muhteşem başlamamıştı. Beşinci hafta sonunda alınan Fenerbahçe yenilgisi ile 11.sırada kendine yer bulan Timsah, sonra 6 maçlık bir galibiyet serisi yakalıyor ve ‘Ben uyandım’ diyordu. Sonrasında 1-1’lik Sivasspor beraberliği ve akabinde Gençlerbirliği yenilgisi ile küçük çaplı bir türbülans yaşansa da arka arkaya alınan Gaziantep ve Galatasaray galibiyetleri memnun ediciydi, her ne kadar arkasından 3-0’lık Kayserispor mağlubiyeti gelse de…

Kayseri mağlubiyeti sonrası önce Ankaraspor’un hükmen galibiyeti geldi, sonra da Beşiktaş karşısındaki unutulmaz 3 puan… Önce Ozan İpek ile öne geçti Bursaspor, Beşiktaş ise önce İbrahim Toraman sonra da Bobo ile 2-1 durumu lehine çevirdi. Maçın bu şekilde biteceği düşünülürken 85’te Ergic çıktı sahneye skoru eşitledi, 89’da ise ‘kiralık katil’ Zapotocny; İnönü Stadı’nı sessizliğe gömdü. Timsah, olmazı oldurup evine 3 puanla dönüyordu ‘Beş dakkada Beşiktaş’ı tersten yaparak.

Devre arasında kadroya Sağlam’ın Kayseri’den öğrencisi Iglesias katıldı, başka da bir hareketlilik yaşanmadı. İkinci yarı Kasımpaşa ve Eskişehirspor galibiyetleri ile açıldı, arkasından Ankaragücü ve Trabzonspor beraberlikleri geldi. Üçüncü sıradaki yerini perçinleyen Bursaspor, lig ikincisi Fenerbahçe’ye konuk oluyor ve Şükrü Saracoğlu’nda, Beşiktaş’a uyguladığı tarifeyi uyguluyordu. İlk 22 dakikada fırtına gibi esen Fenerbahçe 2-0 öne geçmişti, maçın farka bile gidebileceği düşünülüyordu. Ama 26.dakikada sahneye Pablo Martin Batalla çıktı, farkı bire indirdi. Maçın bu şekilde biteceği düşünülürken son beş dakikada yine bütün ezberler bozuldu. 85 ve 90’da Ozan İpek üç puanı Bursa’ya getiriyordu.

Fenerbahçe galibiyetinin ardından sırasıyla Sivasspor, Diyarbakırspor, Manisaspor ve Denizlispor’u da puansız uğurladı Bursaspor, artık liderdi. Lig’in 27.haftası gelmişti, Timsah; İstanbul BB deplasmanında lig liderliğini korumanın hesapları içerisindeydi. İnanmışlık gün geçtikçe artıyordu, bir şehir kenetlenmişti. Fabrikalar tatil ediliyor, işçiler deplasmana gitmesi için teşvik ediliyordu. Belediye, kaldırdığı araçlarla taraftarları stada götürüyordu. Olimpiyat Stadı, Bursaspor taraftarları ile dolup taşmıştı. Ancak sonuç beklendiği gibi olmuyor, 3 puan İstanbul’da kalıyordu. Tek teselli, liderin hala Bursaspor oluşuydu…

İBB karşısında o sezonki son yenilgisini alan Timsah, önce evinde Antalyaspor’u devirdi sonra deplasmanda Gençlerbirliği ile berabere kaldı. Peşinden Gaziantepspor galibiyeti geliyor ama sonrasında Galatasaray deplasmanında bir puan alınıyordu. Heyecan doruğa çıkmış, geri sayım hızlanmıştı. Bitime üç hafta kala lider Bursaspor Kayserispor’u devirdi, Ankaraspor’dan hükmen galibiyetini kaptı ve Beşiktaş maçını beklemeye koyuldu…

Aşırı heyecanın verdiği tedirginlik duygusunu kol geziyordu Bursa sokaklarında. Herkesin dilinde son hafta endişesi vardı. Yüzüp yüzüp kuyruğuna gelmişti takım ama ya bir aksilik çıkarsa idi. Kaybedilen puanlara hayıflanılıyor ama takıma inanç dirhem eksilmiyordu. Türkiye Kupası Finali öncesinde dilden dile dolaşan ‘Aralarında anlaşmışlar, kupa Trabzon’un, lig Fenerbahçe’nin’ dedikodusu ayyuka çıkmıştı. Kupa Trabzonspor’undu ama ya lig? İşte o belirsizdi. Kurt teknik direktör edasıyla kendi maçını bırakmış Fenerbahçe-Trabzonspor maçını oynuyordu kafasında koca şehir. Maç gerçekten de üç ihtimalliydi.

16 Mayıs akşamı Bursa Atatürk Stadyumu mahşeri bir kalabalık ağırlıyordu. Timsah işi sıkı tutuyor ve Batalla-Toraman (KK) ikilisi ile ilk yarıyı önde tamamlıyordu. 88’de Uğur İnceman’ın golü ufak bir heyecan yaptırsa da mücadele 2-1 Bursaspor lehine tamamlanmıştı. Gözler, kulaklar Saracoğlu’nda idi. Güiza’nın golüne şapkadan tavşan çıkararak yanıt veren Burak Yılmaz ve inanılmaz bir maç çıkaran Onur Kıvrak, sarsılmaz bir Trabzonspor duvarı oluşturmuştu Kadıköy’de. Maçın son saniyelerinde oluşan bir hata sonucu stada duyurulan yanlış anons, Fenerbahçeli futbolculara da ulaşmış, onlar da maçı bırakıp top çevirmeye başlamıştı. Gerçek, son düdük çaldıktan sonra anlaşılıyordu. Fenerbahçe taraftarının timsah yürüyüşü, sonrasında büyük bir hüzün ve galeyana dönüşüyordu…

Yayıncı kuruluşun muhabirine röportaj verdiği sırada şampiyonluk haberini alan Ertuğrul Sağlam ve öğrencileri eşine benzerine rastlanmayacak, hafızalardan silinmeyecek bir zaferin mimarı oldular. Anadolu, sonunda bağrından bir şampiyon daha çıkarmıştı. Artık ‘Beş büyükler’ devri başlıyordu. Boğaz Köprüsü’nde dalgalanan yeşil-beyaz bayrak, büyük bir gurur vesilesiydi koskoca bir şehre…

Devrim, ihtimal olmaktan çıkmış, ete kemiğe bürünmüştü.

Şampiyonluk haberini üniversite öğrenciliği sebebiyle bulunduğum İzmir’de öğrendim. Bornova’da yaklaşık yedi-sekiz farklı takım taraftarı Şampiyon Bursaspor tezahüratları yapıyor, meş’aleler Bursaspor için yanıyordu…

Kutlamaların orta yerinde babamı aradım, sevincin gurura karıştığı bir ses tonu ile nasıl şampiyon olduklarını, kardeşimle beraber şampiyonluk kutlamasına gideceklerini anlatıyordu, ağlayarak.

Bursaspor, ikinciye ağlattı babamı, aynı kanaldaki sunucuyu, yorumcuyu, kameramanı; tüm Bursa’ya olan borçlarını kapatmak istercesine…

Babam’a ve oğlu başka takım taraftarı olan bütün Bursaspor’lu babalara…

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More