Yarım kalan şarkı: Harry Kewell…

Forma giydiği üç senede Galatasaray taraftarının gönlünde taht kuran Harry Kewell’ın, Avustralya’dan Leeds United’a, oradan Liverpool’a uzanan ; bir şekilde Galatasaray’la kesişen futbolculuk kariyerini ve Sarı-kırmızı forma ile yarım kalan öyküsünü kaleme aldık.

Bazen bir filme veya şarkıya, onların  sonunun yaklaştığı sırada dahil olursunuz. Süre hızla akıp giderken, gördüğünüz ya da duyduğunuz o ‘şey’ sizi içine çeker ; seversiniz, ona karşı ilginiz artar belki hayranlık bile duyarsınız. Süre tamamlandığında, içinizde ‘keşke daha erken denk gelseymişim’ hayıflanmasıyla karışık buruk bir tat kalır.

İşte Harry Kewell’ın, Galatasaray taraftarı için hissettirdikleri tam da bu: büyük sevgi ve saygı, istemeden ayrılan yolların keyif kaçıran hikayesi, ismi her anıldığında dudağın kenarındaki acı gülümseme…

Onun hikayesi, 1978’in eylül ayında, Avustralya’nın başkenti Sydney’de başladı. Eğitim hayatı ile paralel olarak sürdürdüğü futbolculuk kariyeri onu önce Westfield Sports High School’a sonra da Marconi takımı ile New South Wales Gençler Ligi’ne taşıdı. Yine Marconi ile henüz 14 yaşındayken katıldığı U-14 turnuvası turu, ona Avrupa’nın kapılarını açtı. Gösterdiği performans ile takdirleri toplayan Harry ‘Harrison’ Kewell, bir sene sonra ise “Kangurular Diyarı”ndan “Futbolun Beşiği”ne transfer oluyordu; rota Leeds United’tı.

Leeds’ten gelen deneme teklifini kabul eden ve buradaki dört haftalık başarılı performansı ile sözleşmeyi de kapan Kewell, ilk resmi maçına  30 Mart 1996 tarihinde Middlesbrough karşısında çıkıyordu. Leeds formasını o maçta sırtına geçiren ve 7 yıl boyunca da takımın değişmez ismi olan Kewell’ın yolu Galatasaray’la  ilk olarak 6 Nisan 2000 tarihinde kesişecekti.

UEFA Kupası yarı finalinde karşılaşan iki takımın maçına, gündüz taraftarlar arasında çıkan olaylar damga vurmuş, hatta bu olaylar neticesinde iki Leeds taraftarı öldürülmüştü. Gergin bir atmosferde oynanan maçı Galatasaray 2-0 kazanıyordu. 20 Nisan 2000’de oynanacak rövanş ise ilk maçtan çok daha gergin bir ortama sahipti. 40 bin taraftarın izlediği mücadelede Galatasaray taraftarı, Ercan Taner’in “Kim attı, kral attı hem de Leeds’te Elland Road’da, İngiltere’de Kralın imzası bu!” çığlıkları ile coşarken ilk maçta sarısını gören Kewell, ikinci maçta skor 1-2 iken Emre Belözoğlu ile kapışıyor; akabinde kırmızı kartla oyun dışında kalıyordu. Sarı-kırmızı bir imza atılıyordu o gece Elland Road’ın çimlerine…

 

2000’li yılların ilk senelerinde maddi dar boğazla boğuşan Leeds, önce 2002-03 sezonun başında Rio Ferdinand’ı Manchester United’a, Robbie Keane’i Tottenham’a, Fowler’ı Manchester City’e, Woodgate’i ise Newcastle’a satmak zorunda kaldı.Gelirler yaraya pansuman olmayınca sonraki sezonun başında Harry Kewell da Liverpool’un yolunu tuttu. O, bundan sonra ‘Asla yalnız yürümeyecek’ti. Kewell, Leeds taraftarına ise 219 maçta 54 kez yaşattığı gol sevinci ve sarsılmaz bir sevgi ile veda ediyordu.

Avrupa’nın kalburüstü takımlarından gelen tekliflere karşın Liverpool’a imza atan Kewell, Chelsea maçı ile start verdiği kırmızı formalı kariyerinde ise maalesef umduğunu bulamayacaktı. Leeds’te giydiği 19 numara yerine Liverpool’da 7’yi tercih eden Aussie, peş peşe sakatlıklar yaşadı.Performansını sahaya bir türlü yansıtamayan Kewell buna rağmen İstanbul’da oynanan unutulmaz Şampiyonlar Ligi finalinde Milan’a karşı 3-0 geriden gelip kupayı alan takımın bir parçası oluyor, Şampiyonlar Ligi’ni kazanan ilk Avustralyalı olarak da tarihe geçiyordu. Lakin aynı sezonda FA Kupası finalinde geçirdiği diz sakatlığı onu futboldan bir seneliğine koparıyor, iyileşmesinden sonra müdavimi olduğu yedek kulübesinden kurtulmak için kendine yeni bir rota çiziyordu: İstanbul…

2008 yılında sözleşme görüşmesi için geldiği İstanbul’da hava alanında karşılanan ve boynuna sarı-kırmızılı atkı takılan Kewell, Ali Sami Yen’in çimlerine ise 23 Ağustos 2008’de oynanan Denizlispor maçı ile ayak basıyor, kendisine gösterilen büyük sevgiye de ağları havalandırarak selam veriyordu. Sırtında Leeds’ten miras 19 numarası ile Sami Yen’de boy gösteren Kewell, zümrüdü anka misali, küllerinden doğuşunun hayallerini kuruyordu. Skibbe rüzgarının estiği ilk sezonunda Baros, Nonda ve Lincoln ile birlikte oynadığı maçlarda taraftarların gözlerinin pasını silen Kewell, UEFA Kupası serüveninde ise önce Bordeaux maçındaki muhteşem golüyle sonra da Guerrero ve Olic ikilisinin sayesinde masaldan kabusa dönen 3-2’lik Hamburg maçında öne çıkan “stoper kimliği” ile hafızalardaki yerini perçinliyordu. Söz konusu Bordeaux maçı için bir başka akılda kalan anekdotun Emre Tilev’in anlatım performansı olduğunun altını çizmek gerek tabi. (Sabri’nin son dakika golünü saymazsak.)

Kewell takımdaki ikinci sezonunda ise kelimenin tam manası ile ‘bir var bir yok’ oluyordu. Sezonun ilk devresinde forma giyen Kewell, ikinci yarıda ise 17 maçın 16’sında sakatlığı sebebiyle forma giyemiyordu. İstanbul’daki üçüncü senesi ise Galatasaray’ın tarihinin en kötü sezonu olarak kayıtlara geçerken, Sami Yen’de Karpaty Lviv ile oynanan ve 2-2 tamamlanan UEFA Ön Elemesi maçında Baros ile gösterdiği ekstra performans akılda kalıyordu. 19 numarayı Cana’ya kaptıran, 7 numarayı ise Aydın Yılmaz’a kurban veren Aussie, Cimbom’un ‘veda’ numarası olan 99 ile sahaya çıkıyordu. Ligi 8.sırada tamamlayan Galatasaray’da tüm taşlar yerinden oynarken, Kewell için de yolun sonu geliyordu. Başkanlığa Ünal Aysal’ın, Teknik Direktörlüğe ise Fatih Terim’in geldiği Cimbom’da kötü geçen sezon sonrası revizyon kararı alınıyor, Harry’nin sona eren mukavelesi de uzatılmıyordu. 91 maça 34 gol 17 asist sığdıran Kewell, Galatasaray taraftarına veda ediyordu. Hem de Galatasaray taraftarının hiç aklından çıkarmayacağı şu sözü geride bırakarak:

Türkiye’de futbol, Galatasaray’a karşı oynanan bir oyundur.

Yaşadığı sakatlıklara ve karaciğer problemine rağmen sahaya çıktığı anda terinin son damlasına kadar savaşan Kewell, profesyonelliği vey kişiliği ile de takım ayırt etmeksizin tüm taraftarların saygısını kazanmıştı. Efsane mertebesine erişemese de en sevilen yabancı futbolculardan olan Kewell, sarı-kırmızılı kulüp için hislerini ise şu sözlerle açıklıyordu:

Futbol kariyerim boyunca birçok kez düştüm, itildim. ‘bitti’ dediler, ‘ayağa kalkamaz, oynayamaz’ dediler…

Galatasaray’da yeniden doğdum. Galatasaray’da dostluk ve mutluluk buldum. bir şeyi gerçekten iyi öğrendim Galatasaray’ın bir parçası olmak bir ayrıcalıktır.”

Galatasaray’ın en bahtsız yıldızlarından olan Kewell, Sarı-kırmızılı forma ile şampiyonluk sevinci yaşayamadan kulüpten ayrıldı. Kazandığı tek kupa ise Türkiye Süper Kupası oldu. Önce Avustralya’ya geri dönen, sonra da ufak çaplı bir Katar macerası geçiren Kewell, futbola ülkesinin takımı olan Melbourne City’de veda etti…

Teknik direktörlük kariyerine Watford’un U23 takımında başlayan “Oz Büyücüsü”, daha sonra Crawley Town ve Notts County’de menajerlik görevini yürütse de maalesef çok parlak sonuçlar alamadı.

Aradan geçen 7 seneye rağmen sadece stadyumda ‘Daddy Cool’ çalındığında değil; Cimbom’un ondan sonraki her iyi kadrosunda adı geçti. “Bir de o olsaydı nasıl olurduk acaba” dendi hep. Kewell, taraftarın kalbinde en güzel hatıralardan biri olarak kaldı.

Karşılıklı olan bu sevgi sayesinde, yolların bir gün mutlaka kesişeceğini tahmin etmek çok zor değil.

Peki;

Fatih Terim’e efsanesi olduğu Galatasaray’da futbolcuyken şampiyonluk sevinci yaşatmayan kader, aynı senaryoyu günün birinde Kewell’a yaşatır mı dersiniz?

Kim bilir?..

 

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More