UNUTULMUŞ BİR EKOL: YUGOSLAV FUTBOLU

Artık olmayan bir ülkenin bıraktığı miras...

Birbirinden yetenekli Yugoslav sporcular uluslararası platformlarda boy gösterirken, futbol ve basketbol konusunda güçlü bir ekolün temellerini atmış oldular.

İkinci Dünya Savaşı sonrası monarşi kimliğinden sıyrılarak, Josef Broz Tito önderliğinde yepyeni sosyalist bir kimliğe bürünen Yugoslavya, savaşın bıraktığı yıkımın altından kalkabilmek için güçlü bir sanayileşme hareketine girişti. Diğer sosyalist ülkelerden farklı olarak Yugoslavya, soğuk savaşta Sovyet tarafını da, Amerikan tarafını da desteklemeden tarafsız ve barışçıl bir politika izledi. Ülkenin bu bakış açısı bir yandan Sovyet tehdidini körüklemiş olsa da, soğuk savaş yıkımından uzak rahat bir ortamda gelişimlerini sağladı. Ekonomik ve sanayi alanında gelişmeler bir yana dursun, ülke asıl atılımı sportif alanda yapmıştı. Birbirinden yetenekli sporcular uluslararası platformlarda boy gösterirken, futbol ve basketbol konusunda güçlü bir ekolün temellerini atmış oldular.

Tito

Halkın özellikle futbola olan ilgisi, İkinci Dünya Savaşı öncesinde de çok yoğundu. Krallık döneminde kurulan, Belgrad ve Split merkezli takımlar ile oynanan Yugoslavya Birinci Ligi (kendi deyimleriyle Prva Liga) Nazilerin ülkeyi işgaline kadar birkaç istisnai durum dışında neredeyse aralıksız devam etti. Bu ilginin getirisi sonucu kurulan Yugoslavya Milli Takımı, en başlarda farklı mağlubiyetler alsa da ilerleyen yıllarda ciddi bir toparlanma sürecine girdi. Ülkenin genç futbolcularının da yoğun çabalarıyla birlikte, 1930 yılında Uruguay’da düzenlenen Dünya Kupası’na katılmaya hak kazandılar. Turnuvada gösterdikleri harikulade performansla, çoğu kişinin beklemediği bir başarı göstererek yarı finale yükseldiler. Yarı final maçında karşılaştıkları ev sahibi Uruguay’a karşı Vujadinovic’in golüyle daha maçın başında 1-0 öne geçseler de, mücadeleyi 6-1 kaybederek turnuvayı dördüncü sırada bitirdiler.

Gelen dünya dördüncülüğü ülke çapında büyük sevince sebep oldu. Bilhassa Batı Avrupa’nın üçüncü dünya ülkesi olarak gördüğü bir ülkenin elde ettiği bu başarı, kamuoyunda büyük takdir toplamıştı. Fakat oluşan bu güzel hava, Nazilerin ülkeyi işgaliyle dağılmaya yüz tuttu. Savaş koşullarında oluşan açlık, Nazilerin farklı etnik gurupları desteklemesi ve birbirlerine kışkırtması sonucu oluşan etnik çatışmalar, zaten pimi çekilmiş bomba durumunda olan bölgeyi adeta kan gölüne çevirmişti. Bölgede gitgide güçlenen Sırp (Çetnik) ve Hırvat (Ustaşa) grupları Müslüman Arnavut, Boşnak ve Türk kesime karşı saldırılarda buluyor, aynı zamanda birbirleriyle de savaşıyorlardı. Savaşın ilerleyen zamanlarında Nazilerin güçten düşmesi ve partizan grupların başlattığı gerilla savaşıyla, zaten müttefik kuvvetlerine karşı art arda mağlubiyetler alan Nazileri bölgeden çekilmek zorunda bıraktı. Böylece bölge milliyetçi ve partizan grupların çatışma sahasına dönmüş oldu. Burada kazanan, azınlık halklar ve Sovyetler’in de desteğini alan partizanlar olmuştu.

Çatışmaların ve savaşın bitmesinin akabinde, kurulan yeni sosyalist rejimin tek patronu Josif Broz Tito spor konusunda ciddi atılımlar yapmaya karar verdi. Buna Fudbalski Savez Jugoslavije adında bir federasyon kurulu oluşturarak başladı. Savaştan önce oynanan ligdeki çoğu takım, yeni rejim ile birlikte feshedilmiş olsa da bu takımların kurucu ekiplerinin bir kısmı yeni düzene uygun isimler alarak oynanacak yeni resmi lige katılmayı başardılar. Buna binaen savaşta yer alan gençlik örgütlerinin kurduğu Kızılyıldız (Crvena Zvezda) ile ordunun takımı Partizan da ligde yer almaya hak kazandı. Tıpkı savaştan önce olduğu gibi, oynanan bu yeni lig de savaşın yaralarını sarmaya çalışan halktan yoğun ilgi görmeye başladı. Yeniden inşa edilen Yugoslavya Milli Takımı, savaştan sadece 5 yıl sonra Dünya Kupası’na katılmaya hak kazandı. Fakat uzun süre sonra katıldığı ilk turnuva olan 1950 Dünya Kupası’nın birinci turunda elenmesiyle ülkede büyük hayal kırıklığı yarattı. Bunun üzerine bizzat Tito’nun talimatı ile ülke futbolunun başına 1930 Dünya Kupası kahramanlarından olan eski milli futbolcu Aleksandar Tirnanic getirildi. Yapılan bu hamle ile Yugoslav futbolu adeta bir devrim yaşadı. Tirnanic ve ekibinin yaptıkları çalışmalar, ülke futbolunun adeta çağ atlamasını sağladı. Göreve geldikten bir süre sonra Yugoslavya 1954 ve 1958 dünya kupalarında sırasıyla iki çeyrek final ile 1960 ve 1968 Avrupa kupalarında iki defa final oynamayı başardı. Alınan bu yüksek derecelere olimpiyatlarda kazanılan madalyalar ve izlemesi keyifli farklı futbol anlayışı eklenince, dünya futbolunda adeta yeni bir ekol doğmuş oldu.

Yugoslav futbolunda en önemli etken, sert fauller yerine daha teknik kapasiteye dayanan bir sistem kullanılmasıydı. Bu yüzden rakip atağa çıkmadan durdurmak için geliştirdikleri ofansif faul taktiği, dünyada “Yugoslav faulü” olarak bilindi. Yugoslavya milli takımlarının başarıları, kulüp bazında da kendisini göstermekteydi. 27 yaşına kadar ülke dışına futbolcu transferini yasaklayan federasyon, ilk 18’de en az 3 adet 21 yaş altı oyuncunun bulunmasını şart koşmuştu. Böylece ülke içinde daha çok genç oyuncu yetiştirilmesi sağlanıyor ve adeta bir futbolcu fabrikasına dönen sistemin yetiştirdiği oyunculardan tam kapasite verim alınıyordu. Bu durum kulüplerin altyapılarına ciddi disiplin, yatırım ve denetim getirmelerine sebep oldu. Devletin de verdiği ekstra destek ile Kızılyıldız, Partizan, Hajduk, Dinamo Zagreb, Sarajevo, Zeljesnicar, Vojvodina gibi takımlar Avrupa kupalarında iyi derecelerle boy göstermeye başladılar. Öyle ki 1966 yılında Partizan, o dönemki adıyla Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nda (Günümüzde Şampiyonlar Ligi) finalinde 2-1’lik skor ile kupayı Real Madrid’e kaptırdı. Ülke futbolu bilhassa 1974 ve sonrasında altın çağını yaşadı. Kulüp takımlarının turnuvalarda elde ettikleri uluslararası dereceler, yetiştirilen yetenekli futbolcular, Avrupa’da en çok keyif alınan birkaç ligden biri olmaları ve futbola kattıkları yeni taktiksel anlayışlarıyla gıpta ile bakılan ülkeler arasında yerlerini aldılar.

Bu başarılar silsilesi ve disiplin anlayışı nihayet 1987’de Yugoslavya’nın Dünya Gençler Şampiyonası‘nı kazanması ve hemen akabinde 1991 yılında, Kızılyıldız’ın Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kazanmasıyla birlikte en üst derecesini görmüş oldu. Fakat ne yazık ki ülkede her geçen gün artan etnik çatışmalar ve tartışmalar tüm hızıyla sürmekteydi. Çatışmaların futbola en ciddi şekilde yansıması ise 13 Mayıs 1990 yılında Zagreb Maksimir Stadı’nda oynanan Dinamo Zagreb Kızılyıldız maçında görüldü. Ağırlıkla Sırp kökenli olan polislerin, maç esnasında çıkan bir kargaşa ile Hırvat çoğunluğun bulunduğu tribünlere sert müdahalesi sonucu saha adeta savaş alanına döndü. Buna Dinamo Zagreb oyuncusu Zvominir Boban’ın polislere saldırması da eklenince artık taraflar arasındaki düşmanlık doruk noktasına ulaşmış oldu. Aynı yılı takiben ülkede artan etnik çatışmalar sonucu, Hırvatistan 25 Haziran 1991’de Slovenya ile birlikte eş zamanlı olarak bağımsızlığını ilan etti. Bunu kabullenmeyen Yugoslavya yönetimi Hırvatistan’ı ve Slovenya’yı tanımadı ve iki ülkeye saldırıya geçti. Duruma kayıtsız kalmayan UEFA, verdiği talimatla eleme guruplarını birinci bitirmiş olan kupanın favorilerinden Yugoslavya’nın, yaşanan iç savaş sebebiyle 1992 Avrupa Şampiyonası’na alınmamasını kararlaştırdı. Yugoslavya’nın yerine alınan Danimarka ise o yıl Avrupa şampiyonu oldu.

Kızılyıldız’ın Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası şampiyonluğu

Ülke kontrolünü elinde bulunduran Sırp siyasi ve askeri liderlerinin ırkçı tutumları, Hırvatistan ve Slovenya’dan sonra Bosna Hersek ve Makedonya gibi ülkelerin de bağımsızlıklarını ilan etmeleriyle ciddi sorunlara sebep oldu. Hırvat ve Sloven orduları bağımsızlık ilanından çok önce desteklendiği için savaşa karşı direniş gösterseler de, Kosova ve Bosna’nın bu duruma karşı hazırlıksız olması ciddi katliamlara uğramalarına neden oldu. Her ne kadar Yugoslavya resmi olarak 17 Eylül 1991 yılında tamamen dağılmış olarak görünse de, Sırbistan 2003 yılına kadar Yugoslavya ismini kullanmaya devam etti. Sonrasında önce ismini Sırbistan-Karadağ olarak değiştirmiş, daha sonra ise Karadağ’ın referandumla bağımsızlığını ilan etmesiyle Sırbistan ve Karadağ ayrı iki ülke konumuna gelmişti. Yaşanan olayların ve acıların akabinde Yugoslavya ismi, tarih sahnesinden tamamen silinmiş oldu.

Ülke dağılmış olsa da sportif anlamda bıraktığı mirasın izleri, bugün hala Avrupa futbolunda görülmektedir. Dağılma sürecinden sonra kurulu olan altyapının ve yatırımların kaymağını ise en çok Hırvatistan ve Sırbistan yemiştir diyebiliriz. Bugün özellikle Hırvatistan, hala Yugoslavya döneminden kalan futbol anlayışını sürdürmektedir.

Yükselen Yugoslav futbolunun, şüphesiz ki en büyük etkisini gören ülkelerin başında Türkiye geliyor. Yugoslavya Birinci Ligi’nde daha az forma şansı bulan, bulamayan ya da 27 yaşını aşmış pek çok futbolcu, kendi tabirleriyle “yüzyıllarca beraber yaşamanın getirdiği ortak kültür benzerlikleri sebebiyle” ve pek tabii yüksek sıfır içeren rakamların da yardımıyla Türkiye’nin yolunu tuttular. Bu oyuncuların Türk futboluna en büyük katkısı, teknik ve profesyonellik anlamında ciddi gelişimler yaşanmasına sebebiyet vermesi oldu. Yaşam tarzlarını mesleklerine göre dizayn eden Yugoslav kökenli futbolcular, Türk futbolculara bu açıdan güzel örnek teşkil etmişler ve zamanla Türkiye’de futbolun profesyonel bir meslek olarak görülmesinde etkili olmuşlardır.