Umudun Kara Kısa Yolculuğu: Laurie Cunningham

İngiltere’nin muhafazakar, siyahiler için zorlu 70’ler ve sonrası zaman diliminde fulbol çimlerinden geçip ardından gelenlere yol açan Laurie Cunningham’ın rengarenk hikayesi.

…Laurie Cunningham’a baktık 
ve düşündük ki o, hepimizin olmak istediği adamdı; 
Londralı siyah adamın nasıl olduğunun 
ve nasıl futbol oynaması gerektiğinin münasip bir temsili… 

– Ian Wright

Peşrev

1980’de, Barcelona’daki Camp Nou’un tribünlerinde izledikleri seyirden memnun kalan Katalan taraftarlar, El Classico’nun diğer tarafına karşı pek arkadaş canlısı olmadıkları halde bir yaso tufanı koparmıştı. Bernabeu’da sık -en azından Camp Nou’ya göre sık- rastlanan bu övgü ve iltifata bir başka Madrilien daha mazhar olmamıştır. Evet! Barcelona taraftarı, kalelerine iki gol bırakan bir Real Madridliyi alkışlamıştı. Biz, yirmi birinci yüzyıl futbol romantikleri bu tuhaf olduğu kadar insancıl manzaraya henüz şahit olamadık. Peki zamanın futbolseverleri bu az rastlanır sahneye şahitlik etmelerini kime borçluydu?

Yerdeki sapma

Memleketin kuzey doğusunda bir söz vardır: Karadeniz’de yağmur, haftanın üç günü yağar, dört günü devam eder. Sorunun cevabı için buradan yola çıkılır, kavruk havalı, dalgalı kumral sahilleri ve Akdeniz’in egzotik tabiatlı İspanya’sından kuzeye; yani bulutların her daim orada olduğu, nazlı güneşin nadiren peçesini kaldırdığı İngiltere’ye doğru gidilir. Ada’nın güneydoğusunda bir ‘Akan Nehir’ vardır. Romalılar oraya Londonium derlerdi; biz Londra diyoruz.

Zamandan geriye

Pekala, zihinsel düzlemde Londra’ya gitmek kafi değil. Zamanda da sıçramak gerekir, o yaso tufanından önceye gitmek. Evet! Sözgelimi Margaret Thatcher yani Demir Leydi seçimleri kazanıp başbakan olmadan nice yıllar öncesine; İngiliz televizyon kanallarında gündelik cinsiyetçilik ve süregiden ırkçılık devam ederken genç erkeklerin Marc Bolan ve David Bowie’e öykünerek makyaj yapıp genellikle sert bir tekme ya da naif bir pandik yeme riskiyle karşı karşı kaldıkları yıllardan öncesine; ya da Bagpuss dünyasının gül renkli camlarının ardına bakılan yılların öncesine; Louisa Marks’ın “Caught You in a Lie” şarkısıyla Jameika müziğini popülerleştirmesinin öncesine; Steel Pulse’un “Ku Klux Klan” adlı ilk 45’liklerini çıkarmasından ve sahnelerinde tarikatın görsel parodisine yer vermelerinden öncesine; Andrew Latimer’in Camel’i kurmasından öncesine; Miles Davis’in “Go Ahead John”u kaydetmesinden öncesine; William S. Burruoghs’un bir kitabından etkilenen birkaç kişinin Soft Machine‘i kurmasından da öncesine; ’66 Dünya Kupası’nın İngiltere’de oynanmasından ve dünyanın iki büyük yıldızının Pele ve Eusebio gibi iki siyahi olmasından öncesine; Michael La Rose’un siyahilerden kurulu The Uniques adlı takımı bir araya getirmesinden çok öncesine; belki Beatles’ın şaşalı yıllarından ve hatta Ringo Star’ın bademcik ameliyatının büyük olay ve müthiş haber olmasından öncesine dönelim.

Ah! Sanırım bu fazla oldu! Aslında 50’ler bu yazıyı pek de ilgilendirmeyen bir zaman dilimi. İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımının sonrasındaki restorasyon yılları, ulusların yeniden yapım için birçok göçmeni kabul ettiği yıllardı. İngiltere de o uluslardan biriydi. 50’ler ve 60’ların başı, göçmenler için nispeten kolay yıllardı. Ardından işsizlik, ekonomik çalkantı, sosyal çelişkiler, ırksal çatışmalar geldi.

İyisi mi, biz, zamanda bir kez daha ama bu sefer ileri bir sıçrama yapalım; 1968’de Birleşik Krallık Parlementosu’ndan çıkan Race Relation Act* kararının, Enoch Powell’ın ünlü Rivers of Blood adlı konuşmasının ve hemen ardından gelen ırkçı söylemdeki ve hareketteki artış yıllarına, “Siyah İngiliz” teriminin henüz tanımlanmadığı yıllara dönelim. Powell’a kalırsa, İngiltere’de doğmayan biri, bir İngiliz sayılamazdı. Daha spesifik olmak gerekirse, Karayipli göçmelere ithafen, “İngiltere’de doğmayan Batı Hintliler, İngiliz olamazlar,” demişti.

*Irk İlişkisi Yasası (Race Relation Act), 1968'de Birleşik Krallık Parlementosu yasasıydı; renk, ırk, etnik veya ulusal kökene dayanarak bir kişiden konut, iş veya kamu hizmetlerinden mahrum bırakmayı yasa dışı kılıyordu.

Zamanlar

70’li yıllarda İngilizler futbolu al-ver-koş üzerine kurarlardı. Sahadaki futbolcular el emeği göz nuru seçilir, alıp verir, futbolun sıkıntısına can verirlerdi. Hemen her futbolcu bu genelgeçer kabule uyan profilde olurdu. Her ne hikmetse, bu futbolcular genellikle beyaz olurlardı. Çünkü genel kabule göre siyahî futbolcular gösterişli futbol oynuyorlar, alıp vermiyorlar da alıp gidiyorlardı. Basit oynamayı bilmezlerdi. İngiliz tarzı oynamayı da! Bu yüzden ama sırf bu yüzden değil, profesyonel takımların -bu Arsenal, Chelsea ya da Totthenham olsun- altyapılarındaki tonla siyahî futbolcu üst yapıya çıkamazdı. Oyun görüşündeki bu farklılık pahaya da yansıyordu. Sözgelimi altyapılarda bu düzeni benimsemiş olan beyaz çocuklar 25 bob harçlık alırken, güya bu görüşe uyumsuz olan siyahî futbolcular tamı tamına 10 bob cebe atarlardı. Elbette, getiri sağlamayana yatırım yapmak beyhude olurdu ve bu yüzden anlayış gösterilebilirdi! Çünkü yüksek futbol cemiyetindeki bir diğer efsanevi ve mitik kabule göre, siyahi futbolcular, öz güvenden ve dayanıklılıktan yoksundu, oynamak için hazır veya profesyonel futbolcu olmaya uygun değildi. O halde onlara yatırım yapmak da pek akıl kârı sayılmazdı! İşte sırf bu yüzden altyapılardan neredeyse hiçbir siyahî futbolcu üst yapıya çıkamıyordu! Yine de her siyahi futbolcu adayı, kulüplerin altyapılarındaki bu döngüde şanslarını denerdi. Diğer zamanlarda da buldukları her sahada futbol oynarlardı. Londra futbol için cennet sayılırdı. Tabii eğer siyahi değilseniz! Sahada çocuk veya yetişkin olsun, tribündeki veya kulübedeki çocuk veya yetişkin olsun, ırk ve renk gibi özelliklere atıf yapılan sözlü tacizler duyulurdu. İngiliz tribünlerinde kavga doğal bir süreç olduğundan, ebeveynlerin yanlarında getirdikleri beysbol sopalarından bahsederek, eğer bir daha evladından top kapacak olurlarsa o siyah kıçlarının tekmelenip bacaklarının kırılacağına dair tehditler de duyulmadık şeyler değillerdi hani…

Bu şartlarda siyahî futbolcuların önlerinde birçok yol vardı. Michael La Rose’un söylediklerine bakılırsa, Amerika’ya gidebilir ve kolej futbolunda şanslarını deneyebilir ya da Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs’a gidip profesyonel olabilirlerdi. İngiltere, özellikle Londra hakikaten futbol için bir nimetti. Birçok büyüklü küçüklü lig mevcuttu. Londra’nın kuzeyindeki Türk ve Yunan ligleri siyahî futbolcular için oldukça ilgi çekiciydi. Bahsin süregelen bir futbol biçimi olduğu bu liglerde, evelallah herkes parasını alıyordu. Siyahî futbolcular da paralarını alabildikleri bu liglerin takımları için gol garantisiyle maç başı kiralanıyorlardı. Laurie Cunningham da bu “kiralık krampon“lardan biriydi.

Adam

Laurie, Londra’da doğan bir Karayipli idi. 1977 yılında verdiği bir mülakatta şunları söylemişti:

Bir Londralı ve İngiliz olarak doğdum. Fakat gerisini, ailenizin gerçekten nereye ait olduğunu düşünüyorsunuz. Ailem ve büyük biraderim, hepsi, Jamaika’da doğdu ve orayı özel bir yer olarak düşünerek büyüdüm. Hiç Kingston’da bulunmadım ama gösterilen resimlerden, duyduğum hikayelerden her şeyini bildiğimi düşünüyorum. Gerçekten ailenizin nereden geldiğini düşünürsünüz. Afrika’nın neresinden veya hangi büyük, büyük, büyük, büyük, büyük babanızın geldiğini merak edersiniz. Sanırım, Afrikalı isimlere kadar geri gidebiliriz ama medenileştik, o eski güzel İskoç isimlerimiz var artık ve biz Cunninghamlarız.

Laurie’yi tanımak için belki de zıtlıklara yönelmek ve büyük biraderi Keith’i denkleme katık etmek gerekir belki de. Çünkü onlar birbirinin zıttıydı. Keith Jamaika’da doğmuş ve hayatının ilk yıllarını orada geçirmişti; Laurie ise Londra’da doğmuş ve büyümüştü. Keith çabuk sinirlenen bir mizaca sahipti; Laurie daha uysal ve utangaçtı. Keith daha politikti, söyleyeceklerini söylerdi, “Reggae” severdi; Laurie apolitikti, içine kapanıktı, “Soul” severdi. İki biraderin yolları hemen her zaman ayrılıyordu. Keith kendi gibi olanlar arasında sıradanlaşmaktan yanaydı; Laurie ötekileştirilse de, sıradanlaşmak yerine, ötekilerden de farklı olmayı tercih ederdi.

Laurie Cunningham, Leyton Orient günleri. Kaynak: thetimes

Derler ki, George Best’ten sonra, David Beckham’dan önce -belki bir Manchester United olayıdır bu- Laurie Cunningham vardı. İstediğini giyen, giydiğini uyduran, dönemin modasına yöne veren bir adamdı, o. Daha küçükken bile parmakla gösterilen bir çocuktu. O kendine has kısa kravatını daha ilkokulda bağlamış, ayağına ruganları ilk o zaman çekmişti. Londra’nın gece kulüplerindeki, barlarındaki, sokaklarındaki giyim kuşama yön vermiş biriydi.

Laurie’nin doğal bir cazibesi vardı. Kızlar arasında popülerdi. Belki de yaptığı her şey, takındığı tavır, üstüne çektiği kıyafetler, yeteneklerini konuşturması buna zemin hazırlıyordu. Hemen her konuda doğuştan gelen bir yeteneği vardı. Annesi Mavis’in dediğine bakılırsa, resim yapmayı seviyordu. Okul zamanlarında “Kim olduğunu bilmiyorum, sadece çizdim,” dediği bir ihtiyar adam resmi yapmıştı. 1976 yılında, kapağında Laurie Cunningham’ın olduğu Sunday Times Magazine dergisindeki ilgili makalede, herhangi bir şeyden çabuk etkilenmeyen bir adam olarak bilinen Brian Glanville bu tablo için, “yaşlı bir adamın çarpıcı biçimde gözlenen bir portresi” diyecekti.

Her Jamaikalı gibi, müzik hayatının bir parçasıydı. Annesi, küçük yaşlarda ona önce elektronik sonra klasik piyano almıştı. Müziğe karşı bir kabiliyeti vardı. Müziğin olduğu yerde dans da olur. Keith’in dediklerine bakılırsa, fevkalade bir dansçıydı. Fred Astaire onun favorisiydi. Özellikle kız arkadaşı Nikki ile pistlerin tozunu attırırlardı. “Singing in the Rain” filmindeki Donald O’Connor’un meşhur geri zıplama hareketini bile yapabiliyordu. Nikki, onun hakkında, “Ona dansçılar ilham verirdi, futbolcular değil!” diyecekti.

Laurie Cunningham ve Nikki Hare-Brown, Haziran 1979

Onu dansta bu kadar yetenekli kılan atletik özellikleri ve spora yatkınlığıydı belki de. İlkokuldan itibaren kısa ve uzun mesafe koşularında birinci geliyordu. Yaptığı her sporda yeteneğini konuşturuyordu. Kriket oynamıştı, basketbol oynamıştı, rugby oynamıştı ve hepsini çok iyi oynamıştı. On parmağında on marifet bu adam, sporun dallarında da maharet gösteriyordu. Asıl yeteneğiyse futbolaydı. Yine de dönemin futboluyla aralarında inişli çıkışlı bir ilişki vardı.

Futbol

Amerikalı basketbolseverlerin bazıları özellikle Larry Bird’den sonra -eğer tabir doğruya “Beyaz Kurtarıcı”larını aramaları gibi, İngiliz futbolseverlerin optimist olanları “Siyah Umut”larını bekledi. Henüz hiçbir siyahî futbolcu, alt yaş kategorileri dahil, İngilizler için oynamamıştı. Tâ ki Laurie Cunningham gelene kadar… Gerçi burada bir es vermek gerekir. 2013 yılında bu unvanı başka bir Afrikalı’ya, 1971’de Football Association’ın teyit ettiği üzere Benjamin Odeje’ye geçecekti.

Laurie İngiltere formasıyla Romanya’ya karşı. 15 Ekim 1980

Laurie’nin Leyton Orient günlerinde İngiliz futbol ulemaları, direktörleri ve futbolcuları arasında hâlâ siyahi futbolcuların İngiltere için yeterli olmadığı hakkında fikirler vardı. Tabii bunun tamamen ırksal bir tutum olduğu söylenemez. Dönemin İngiliz futbolu muhafazakardı. Belirli bir inançları vardı. Gerçi bu muhafazakarlık onları birçok turnuvadan etmişti ama ne çare! Değişimden uzak bu tutum, İngilizlerin futbol hakkında diğer her tarafa üstten bakmasıyla alakalı olabilirdi belki de. Uzun süre Dünya Kupalarına katılmayan bir futbol ülkesinden bahsediyoruz sonuçta. Ya da aynı şey kriket için de geçerli… Dünyaya gözünü kapatmış en iyi ve doğru futbolu veya kriketi İngilizlerin oynadığı bir ön kabuldü bu. Pakistanlıların veya Hintlilerin oynadıkları kriket, kriket sayılmazdı mesela!

Laurie Cunningham’a dönecek olursak İngiliz futbolu için lüks bir futbolcu olduğu görüşü hakimdi. Laurie hızlıydı. Çevikti. Topla ilişkisi mükemmeldi. İngilizlerin dediği üzere “gösterişli” bir futbol oynuyordu. Kontrol edilemez ve öngörülemez bir futbolcuydu. Sahada bir görünür, bir kaybolurdu. Dönemin kameraları onun hızına yetişemezdi. Bununla birlikte eğer İngiltere’de bir şeyler başarmak istiyorsa bir futbol olgunluğu göstermeli, kontrol edilebilir bir futbol oynamalıydı. Bu eleştirilerde doğruluk payı yok değildi. Laurie, hakikaten ne yapacağı belli olmayan biriydi. Oyun içinde kayboluyordu. Asıl gelişimi göstereceği yer ise West Bromwich Albion oldu. 21 yaşında £110,000 karşılığında, Leyton Orient’ten transfer edildiğinde haftalık £250 kazanacaktı. Ki bu meblağ takımdaki diğer herkesten daha yüksekti. Burada, alıp gitme oyununu geliştirdi. Topu ne zaman vereceğini ne zaman tutacağını, ne zaman koşup ne zaman dripling yapacağını, nasıl pozisyon alacağını, maç boyunca oyun içinde nasıl kalacağını öğrendi. Fakat o büyüdükçe ona yönelen tacizler de büyüdü. Sahada gaddarca tekmeler yedi, tribünler de aşağı kalmadı.

Laurie’nin İngiltere formasıyla ilk çıkışı, İngiltere U21 vs İskoçya, 27 Nisan 1977. Kaynak: Different Class

Bu zamanlarda, en dikkat çekici siyahî futbolcu şüphesiz Laurie Cunningham idi. Bunun en büyük nedeni, o gururlu olduğu kadar muhafazakar beyaz İngiltere formasını giymek için 27 Nisan 1977’de İskoçya’ya karşı oynanan U21 maçına seçilmesiydi. O maçtan sonra da alt yaş kategorilerinde ülkesini temsil etmeye devam edecekti. Gerçi bu maçtan hemen 1 hafta sonra Finlandiya’da düzenlenen U21 turnuvasında, başına korkunç bir olay geldi. Yerel bir kabareye eğlenmek için gittiklerinde, “Beyaz olan girebilir, siyah olan giremez!” gibi abuk bir tepkiyle karşılaştı. İngiliz milli olduğunu söylemesi veya armasını göstermesi bile bir şeyi değiştirmedi.

Sıkıcı ve boğucu bir ortamdı. Takip eden sezon da İngiltere’deki hemen her stadyumda tacizler devam ediyordu. Laurie için en zorlayıcı olanlardan biri Anfield Road’daki olsa gerek. Liverpol taraftarı, medarı iftiharları Joey Jones ile Laurie Cunningham arasındaki defans ofans kapışmasını iple bekliyordu. Ama sahadaki karşılaşma yeterli değildi. Laurie korner atmaya gittiğinde, “Hello dere man… Hello dere man…” tezahüratı yapıyorlardı. Bu şarkı, beyaz şarkıcıların siyahlara bürünüp şarkı söyledikleri “The Black and White Minstrel Show” adlı bir televizyon programındandı. Joey Jones, Laurie’yi sahadan her anlamda silmişti. Her topu kaptığında, tribündeki taraftarlar daha yüksek sesle bağırıyordu: “Zenciniz şimdi nerede?” Laurie bu nahoş sözlerden ve tacizlerden etkilenmişti. Allen, çok geçmeden biraz da Laurie’nin iyiliği için onu oyundan aldı ve soyunma odasına gönderdi. Liverpool, maçı 3-0 süpürdü.

Bu Anfield’a özel bir durum değildi elbette. Stanford Bridge’de, Wembeley’de veya başka bir yerde… Asıl üzücü olan hayli fazla sayıda siyahi taraftara sahip olan Arsenal ve Tottenham gibi kulüplerde de bunların olmasıydı. Ya da tribünlerde övgünün yer yer yergiye karışmasıydı. Güzelim memleketimizde küfrederken övmek gibi nadide bir eylem vardır. Tıpkı onun gibi, İngiliz stadyumlarında da heyecanla ve mutlulukla “Bu zenciler oynayabiliyor!” diyenlerin olmasıydı.

Laurie için dönüm noktalarından biri, belki de 1978/79 sezonunda, o zamanlar Avrupa futbolunun tepesindeki takımlarından Valencia’ya karşı oynadıkları maçtı. İlk maç 1-1 berabere bitmiş, ikinci maçı ise Albion 2-0 kazanmıştı. Bu maçlar İspanya’da yayınlanırken, Laurie piyasa yapıyordu böylece. Sezon sonunda, tarihler Nisan 1979’u gösterdiğinde İspanya yolunu tutacaktı. Laurie, Real Madrid’e transfer olurken kulübün o zamana kadar bonservise harcadığı en yüksek meblağlı futbolcu da oluyordu aynı zamanda. Diğer yandan, Brezilyalı Didi’nin 1958’deki kısa süreli transferinden sonra, kulübün ikinci siyahî futbolcusu ve ilk İngiliz futbolcusu oluyordu aynı zamanda.

Peki, zamanın Real Madrid’i ona göre miydi?

Bu sorunun cevabı oldukça muallaktı. İngiltere’nin muhafazakar futboluna başkaldırmıştı. Muhafazakar bir futbol kültüründe büyümüştü ama Real Madrid de az muhafazakar bir kulüp değildi! Kulüp futbolcularının her şeyine karışırdı. Kıyafetlerinden saç tıraşlarına kadar… Kulüp futbolcularının evli olmasını tercih ediyordu. Diğer yandan Nikki ile Laurie beraber yaşamalarına rağmen evli değillerdi. Kulübün evli futbolcular ile bekar futbolculara başka başka ödeme planları vardı. Oyuncuların bir zaman arabaları olması bile yasaktı. Bu kuralı ilk aşan oyuncu Alfredo di Stefano idi. O da bu ayrıcalığa ancak kulüpteki ikinci senesinde kavuşmuştu. Laurie’yi zor günler bekliyordu. Gerçi kulüp Santiago Bernabeu’nun zamanındaki gibi değildi. Günter Netzer birçok eşiği bir bir aşmıştı ondan önce. Diğer yandan Real Madrid, Laurie’nin milli takım için oynamasına hiçbir zaman izin vermedi.

Laurie La Liga’daki ilk maçında, kaderin bir cilvesiymişçesine Valencia’ya karşı oynadı ve rakip kaleye iki gol bıraktı. Ertesi gün manşetler onun ismiyle süslüydü. O günden sonra ona “El Negrito” lakabını uygun gördüler. Herhangi bir olumsuz yan olmasa da yine de “Küçük Zenci” anlamına geliyordu bu. Ki Laurie de öyle görmüyor olsa gerek bu lakaba ithafen “Alf Garrent’in söylediği anlamı ima etmiyorlar,” diyecekti.

Laurie Real Madrid formasıyla sahada.

Gelgelelim Real Madrid’de yalnızdı. İspanyolca bilmiyordu. Takımdaki çoğu arkadaşı altyapıdan yetişmişti. Her anlamda göçmen sayılırdı. Her şeyden önemlisi, “kulübün çocukları”ndan daha fazla kazanıyordu. Kimse bunu dillendirmese de bu durum soyunma odasında ve sahada bazı huzursuzluklara sebebiyet veriyordu. Yine de takımdaki herkes onu övmekten geri durmuyordu. Dönemdeki takım arkadaşı Steilke, onun hakkında şunları söylemişti:

“O, beraber oynadığım en komple oyuncu. İnanılmaz çabuk, iki ayaklı, havadaki zamanlaması muhteşem. en büyük handikabı sakatlığa meyilli olması ve özel yaşamı.”

An

10 Şubat 1980’de Real Madrid, Barcelona’ya misafir olacaktı. İlk maç Barcelona’yı 3-2 geçmişti. Laurie iyi oyununu bir golle süslemişti. El Classico’nun Camp Nou ayağında, Real Madrid 2-0 kazanırken Laurie çok başka bir gösteri sundu. Eflatun beyazlılardaki, belki de tüm kariyerindeki en iyi performansı gösterdi. Karşısında onu durdurmak için oynayan Arjantinli Rafa Zuviría maçtan sonra şunları söyleyecekti:

O akşam, Cunningham’ı marke etmeliydim ama onu durdurabilmenin hiçbir yolu yoktu. Yaptığı her şey, onun hayrınaydı… Söyleyebilirim ki, hayatımda bir maçtan sonra uyuyamadığım tek gece, o geceydi.

Maçın ertesinde gazeteler birçok şey yazdı ama asıl dikkati çeken Katalanların yasosuydu. Marca’nın yazdığına göre, alkışlar maç sonuyla sınırlı değildi. Laurie ne zaman topu ayağına alsa, tribünler alkış koparıyordu. Ah! Zuviria ah! uykusuz gecelerinde bu yaso tufanı kulaklarına sızacaktı.

Sanırım alkışlar iki taraflıydı: Bir tarafta rakibimizi kabul ediyorlardı, diğer taraftan oynadığımız oyunu protesto ediyorlardı.

Laurie Cunningham ise sadece şunları söylecekti:

Ne taraftar ama! Bu stadyumda oynamak bir zevk.

Katalanlarda bu övgüye mazhar olan başka bir oyuncu yoktu. Belki de sezon sonundaki şampiyonluktan, sezon boyu atılan 12 golden bile daha değerliydi. En azından uzak bir gelecekten, bir futbolseverin gözünden bakıldığında…

Barcelona vs Real Madrid, El Classico, Laurie Cunningham. Kaynak: AS

Düşüş

Düşüşün başladığı yer, tepedir. Laurie Cunningham, şampiyon sezonun sonrasında, 4 golle açtığı sezonun Kasım ayında ayak baş parmağından sakatlandı. Real Betisli Francisco Bizcocho’nun ayağa basmasından kaynaklanan faulü ne görüldü ne cezalandırıldı. Maçtan sonra anlaşıldı ki baş parmağı kırılmıştı ya da sadece küçük bir morluktu. Şüphesiz ikinciydi çünkü bir sonraki maçta yani El Classico’da sahadaydı. Fakat geçmişteki o fevkalade performanstan eser yoktu. Maçtan sonra, doktoru ameliyat olması gerektiğini eve gidip dinlenmesini söyledi. Tabii Laurie’nin aklında çok başka planlar vardı. Soluğu kız arkadaşı Nikki ve birkaç arkadaşı ile birlikte paparazilerin kaynadığı bir diskoda aldı. O meşhur dans yeteneğini ve sakat ayağı üstündeki hareketlerini sergiledikçe herkes hayretler içinde kaldı. Peki ya El Classico’daki adam kimdi? Şüphesiz bir taklitçi olmalıydı! Ertesi gün gazeteler bu olayla çalkalandı. Real Madrid, Laurie Cunningham’a benzeyen ama Laurie Cunningham’a hiç mi hiç benzemeyen birini bulmuş ve sahaya sürmüştü! Gerçek Laurie ise dans pistlerinde her zamanki yeteneklerini konuşturuyordu!

Kısacası bir Barcelona maçından sonra efsaneleşen o adam yine bir Barcelona maçından sonra efsanesini yıkıyordu böylece. Bu olay onu damgalamış olsa da hakikaten baş parmağı kırıktı. Sakatlığı X-Ray’de açığa çıkmış ve onaylanmıştı. Ve bu sakatlığı daha niceleri takip edecek müthiş yetenekli bir futbolcunun kariyerini altüst edecekti. Ayak baş parmağındaki sakatlıktan bir türlü tam olarak dönemeyecek döndüğünde ise sakatlığı oyununu tamamen etkileyecekti. O patlayıcı hızından hiç eser yoktu. Hakikaten Laurie Cunningham’a benzeyen ama ondan tamamen farklı bir futbol oynayan biri olup çıkacaktı.

Finale

O günden sonra bir süre Real Madrid’de kaldı. İngiltere’ye geri döndü. Fransa’ya, Belçika’ya gitti. İspanya’da Rayo Vallecano’da buldu kendini tekrar. Ama İspanya’ya dönmeden önce FC Wimbeldon ile Liverpool’u FA Kupası’nda finalde yendi. Tribünlerde bir zamanlar olduğu gibi nahoş ve kötü tezahüratlar yoktu. Hayatında futbolu kaybettiği yıllarda, huzuru yakalamıştı sanki. Onun açtığı yol, oynadığı futboldan çok daha değerliydi. Rayo’nun Bukaneros olarak bilinen fanatik taraftarları için o, hoşgörünün timsali bir poster çocuğu, ilham verici bir “maverick“ti. Rayo sokakları onu, duvardan “Ama Al Rayo, Odia El Racismo” yani “Rayo’yu sev, ırçılıktan nefret et,” sloganıyla anar.

Rayo’dan ayrıldığı gün, tarihler 15 Nisan 1989’u gösteriyordu. Madrid’in değme pizzacılarında gününü gün edip, sangria içip arkadaşlarıyla eğlenmişti. Sabaha karşı 4’te La Coruna yoluna düşmüştü. Şimdilerde şükür ki olmayan, adı çıkmış, kötü bir şöhretli kavşakta trafik kazası geçirdi. Emniyet kemeri takılı değildi. Birkaç kez takla atan aracından dışarı fırlamıştı. Başından derin bir yara almıştı ve hastaneye kaldırıldığında bilinçsizdi. Kazadan iki saat sonra öldüğü açıklandı.

Trafik kazaları hakikaten bir canavardı belki de, futbolun birçok evladını çimlerden koparmıştı. Fakat Laurie Cunningham sadece bir futbolcu değildi. Onu o yapan başka meziyetleri vardı hiç şüphesiz. 2013’te Nubian Jak Community Trust tarafından Brisbane Road’da, 2015 ise English Heritage tarafından 73 Lancaster Road, Stroud Green, Londra’daki çocukluğunun geçtiği evin duvarına mavi plak takılması boşuna değildi.


Bunlar da ilginizi çekebilir;

Ali Ece

İngiliz Biraderler: Gary ve Phil Neville

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More