Televizyon Günleri: Geçmişten Günümüze Maç Yayıncılığı

''Sizi İzlemeye Devam Edelim!''

Televizyon izleyicisinin muhtemelen duymadığı ama internetten dizi izleyen kesimin es geçmediği, henüz keşfedememiş kişilerin de özellikle ilk iki sezonunu mutlaka izlemesi gereken bir dizi, Black Mirror. Her bölümü farklı oyuncu kadrosuyla, çarpıcı konuların işlendiği yapımda teknolojinin insanlar üzerindeki etkileri ya da gelecekte nasıl bir dünya olacağı hakkında çeşitli fikirler sunuluyor. Öyle ki internet üzerinde bir ürün aradıktan ya da biriyle sohbetimizde bir eşyadan bahsettikten kısa süre sonra karşımıza o ürünle ilgili reklamların çıkması tesadüfle açıklanamayacak bir durum. İşte dizinin ana teması da bu: “Birileri sizi izliyor.”

Oysaki çok değil bundan 6-7 sene öncesinde bile böyle bir durum söz konusu değildi. İzleyen taraf bizdik ve çoğumuz için gün içinde iş harici en çok vakit ayırdığımız şey televizyon izlemekti. Bu nedenle 1990’ların başında peşi sıra açılan televizyon kanallarının gelir kaynağı da izleyecilerdi. O günlerde artmaya başlayan izleme furyası şimdilerde yüzlerce televizyon, binlerce Youtube kanalı ve çok çeşitli dizi/film platformunun açılmasıyla devam ediyor. “Bizi izlemeye devam edin” sloganı ilk kurulan özel kanal olan Star TV’ye aitti. 25 Ağustos 1990 yılında yayımlanan Galatasaray-Boluspor maçıyla birlikte özel televizyonlarda ilk lig maçı gösterimi yapılmış ve kulüpler için yeni bir gelir kapısı o sezonun ihalesinde açılmıştı.

1990 ile 2001 arası dönem naklen yayıncılık işi o kadar karışıktı ki orayı daha sonraya bırakıp bu 11 yıllık sürecin haricinde kalan yıllara bakarak işimizi biraz daha kolaylaştırabiliriz. Star’ın kuruluşuna kadar olan süreci herhalde futbolla alakası olmayan kişiler bile tahmin edebilir elbet. 1968 yılında yayın hayatına başlayan ve bir devlet televizyonu olan TRT, 22 senelik tek başına iktidarlık döneminde rekabetsizliğin rehavetini sürdü. Öyle ki 70’li yılları tamamen pas geçen TRT, 80’li yılların ilk yarısını tek tük naklen maç yayınlarıyla geçirdi. Televizyonun renkli yayına geçmesinin de avantajıyla daha iyi bir maç sunumu şansının da doğduğunu fark eden Türkiye’nin ilk kanalında 80’lerin ikinci yarısıyla beraber naklen yayın sayısı arttı. Tabii o dönemlerde statlarda ışıklandırma olmaması ve tüm maçların pazar günü aynı saatte başlaması nedeniyle lig maçlarının esas adresi radyo yayınlarıydı ama özellikle derbi atmosferlerinin hissiyatını bugün izlediğimiz TRT arşiv videolarında gözlemleyebiliyoruz. Futbolcularla birlikte gol sevinçlerine katılan, sakatlık geçirip yerde kıvranma anlarında dahi röportaj yapan muhabirler dönemi absürt komedi tadına çıkarmayı başarmış.

Dünya Kupası ve Avrupa Şampiyonası’nı yarım asra yakın zamandan beri es geçmeyen TRT, ligimize aynı özeni göstermemiş ya da gösterememiş. Keşke daha fazla naklen yayın yapılmış olsaydı da şimdilerde elimizde daha çok arşiv görüntüsü bulunsaydı diye hayıflanıyoruz. Ancak bunun bir sebebi de kulüplerin eskiden “Maç televizyonda verilirse stada kimse gelmez, hem desteğimiz hem hasılatımız az olur” düşüncesiydi. Bunun en popüler örneği hiç kuşkusuz 3-0’ın rövanşında Neuchatel Xamax maçının canlı yayımlanmasını engelleyen Galatasaray Teknik Direktörü Mustafa Denizli’ydi. Maçı 5-0 Galatasaray’a kazandıran, bugün bile tüyleri diken diken eden Ali Sami Yen atmosferinin TRT’nin yayımladığı takdirde oluşmayacağını düşünen Denizli şimdilerde kimsenin başaramayacağı ve hatta yeltenemeyeceği bir şeyi yaparak yayın yasağı getirmişti. Düşünsenize Şampiyonlar Ligi’nde bir Türk takımı çeyrek finale çıkma maçı oynuyor ve teknik direktör istemediği için maçı hiç bir kanal yayınlamıyor. Şimdilerde böyle bir şeyi hayal bile edemeyiz ama 70’li yılların başlarında sinemada film öncesi fragman niyetine lig maçı özeti izlemiş nesil için kabul edilebilir bir durumdu bu.

İnternette denk gelenler bilir. Orhan Ayhan’ın spikerliğini yaptığı siyah-beyaz nostaljik maçlar, zamanında sinema ile futbolu bir araya getiriyordu. Film izlemek için gittiğiniz sinemada o hafta sonu oynanan ve sonucunu bildiğiniz bir Fenerbahçe-Galatasaray maçının 3-4 dakikalık özetten, üstelik tek kamerayla, siyah-beyaz görüntülerden fikir sahibi olmak pek mümkün olmasa gerek. Ancak dönem şartları gereği bununla yetinmek zorunda kalan o zamanın genç, şimdinin ihtiyar delikanlıları için gelişen teknolojiye rağmen televizyon ekranında maç izlemek o kadar kolay olmadı. Zira futbolun içine para girince maçların önce görüntüsüne, sonra sesine şifre kondu. Bunu da çözdürmenin yolu pamuk ellerin cebe girmesiyle mümkündü.

Yazının başlarında belirttiğimiz gibi 2001 yılından sonrası naklen yayınlar için netti. O zamanlar yeni kurulan Digitürk platformu maçların yayın hakkını satın aldı ve aradan geçen 20 yılda hiç bırakmadı. Peş peşe girdiği tüm ihaleleri her seferinde daha fazla para dökerek alan Digitürk, hem kendi gemisini yüzdürdü hem de Türk futbol değirmenine su akışını sağladı. 2017 yılına kadar Lig TV adı altındaki kanallardan maç yayını yapan Digitürk, 4. yılını geride bıraktığımız Katarlı iş adamlarının sahip olduğu Bein Sports kanalları üzerinden işleyişe devam ediyor. Geride kalan 20 yılda küçük bir istisna olarak 2004-2005 sezonunu söyleyebiliriz. Keza o sezon haftada 1 naklen yayın yapma hakkı elde eden TRT sayesinde futbolseverler herhangi bir ücret ödemeden televizyonda maç izleyebildikleri döneme geri dönmüştü. Tabii pastanın yüzde 90’lık kısmına sahip olan Digitürk ilgili sezonda 3 büyüklere ait herhangi bir maçı TRT’ye bırakmazken, bazı haftalar açık kanaldan yayımlanan Trabzonspor maçları reyting savaşlarında üst sıralara oynamıştı.

Televizyon starFutbolla ilgili hatıraları eskilere dayanan kişilerin anımsayacağı bir cümleydi “Maç hangi kanalda?” sorusu. Lig maçlarının evlere kadın programları ya da Acun Ilıcalı’nın yarışmaları kadar rahat ve bedava girdiği günlerde hangi maçın hangi kanalda olduğu, takip gerektiren tatlı bir meseleydi. Trt egemenliğinin ardından önce Star, ardından Show TV rekabetin ilk kıvılcımlarını yakmışlardı. Önlerinde Show TV yazısı olan formalarıyla Star’da yayınlanan maçlarda dönemin acar muhabiri Bülend Karpat’a röportaj veren Galatasaraylı oyuncular görmeye alışkındık. Lig maçları için anlaşması Show TV ile olan Galatasaray, Şampiyonlar Ligi’nde boy gösterirken Star ekranlarına reklamsız formalarla çıkmak durumunda kalıyordu belki ama bazı deplasman maçları ve özetlerde Star TV rakip kanalın reklamını yapmakla mükellefti. Şimdiki neslin varlığından bile haberdar olmadığı Kanal 6’nın yanı sıra Atv ve Kanal D de reyting yarışına Anadolu takımlarının maçlarını alarak dahil oluyordu. Saat 12’de başlayan bazı lig maçlarında dört büyükler çetin Anadolu diyarlarına giderken pazar kahvaltısından yeni kalkan pek çok futbolseverin gözü bu 3 kanalın üzerindeydi. Türkiye liginin en üst seviye ligi o dönem sosyoekonomik farklılık gözetmeksizin televizyonu olan tüm evlere girebiliyordu. Tabii ki bu tatlı dönemler çok uzun sürmeyecekti.

1993 yılında kurulan ilk ücretli tv izleme platformu olan Cine 5, ayağının tozuyla sinemanın yanı sıra futbolu da gözüne kestirdi. İlk başlarda kardeş kuruluşu Show Tv’nin elindeki maçları yayınlayarak sektöre giren kanal daha geniş kitlelere ulaşabilmek adına şifresiz hizmetler sunuyordu. “Gel vatandaş gel” yayınları 4 büyüklerin iç saha maçlarını içerdiği için sesini duyurması çok zor olmadı elbet. Ancak kuruluş amacı decoder denilen kutuyu daha fazla kişiye satabilmek olan bu platformun sinsice yayıldığı Türk futbolunda tekelleşeceğini o dönemlerde fazla kişi öngörememişti. Maçların önce görüntüsüne, daha sonra sesine şifre koyan Cine 5, 1996 yazında tüm ligin yayın haklarını satın alınca fakir ve orta direk kesimin maç keyfine büyük bir darbe indirdi. Her ne kadar şifreye aldırış etmeden gözlerini kısıp, radyodan spiker desteği alarak maç izlemeye çalışan kişiler olsa da işin kaymağını yayın kuruluş kadar olmasa da kahvehane sahipleri yedi. Ülkede henüz cafe kültürü çok yaygınlaşmadığı için maçların asıl adresi bir zamanların kitap okuma yeri olan kıraathaneler oluyordu. Sırf maç izleme uğruna daha önce kahvenin yerini bile bilmeyen pek çok kişi soluğu bu mekanlarda aldı. 18 yaşından küçüklerin de rahatça girip çıkabildikleri yere dönüşen kahvelerde özellikle derbi günleri maç izlemek yüklü dozda sigara dumanına maruz kalma anlamına geliyordu. O günlerden bugüne kadar uzandı kahvede maç izleme alışkanlığı ama eskisine kıyasla daha ferah mekanlar olduğunu ve açılan cafe sayısını da hesaba katarsak yoğunluğun epeyce düştüğünü söyleyebiliriz. En azından maç anında kimse sigara içemediği için o günlerin buram buram üste sinen dumanından kurtuldu içmeyen kesim.

Hayatında En Az Bir Sefer Kahvede Maç İzlemiş Olanların Çok İyi Bildiği 12 Şey - onedio.com

3 yıl boyunca maçlar Cine 5’te yayımlanırken futbol literatürüne yeni bir söylem daha eklendi: Havuz Sistemi. Tüm maçların tek kanalda yayımlanması ve belli kriterlere göre herkesin yayıncı kuruluştan ortak para alması esasına dayanan bu sistem sayesinde Anadolu takımları daha fazla gelir elde edip kadro kalitelerini aynı ölçüde arttırdı. Ancak her şey toz pembe değildi elbet. Marka değerlerinin daha yüksek olduğuna inanan ve takımlarının maçlarıyla ilgili yayıncıyı kendi belirlemek isteyen Fenerbahçe ve Beşiktaş 1997-98 sezonunda havuz sisteminden çıktı. Evet 2000’li yıllarda çok sık duyduğumuz ama her seferinde lafta kaldığına şahit olduğumuz “Havuzdan çıkarız” tehdidi ilk ve son kez gerçek olmuştu. Ancak havuzdan çıkmak iki kulübe fayda sağlayamadığı gibi taraftar nezdinde hasrete yol açmıştı. Kadıköy ve İnönü’de oynanan maçlar anlaşmazlıklar gereği hiçbir kanalda canlı yayımlanamayınca stada gidemeyen taraftarlar için çare radyodan maç dinlemek oluvermişti. İki takımın da ligde sezon boyunca sadece deplasman maçları Cine 5 ekranlarında yayımlanırken, evindeki maçların sadece özetlerine izin verildi. Hatta kaosun ateşli olduğu dönemdeki maçlarına stada kamera dahi alınmadığı için Trabzonspor’un Kadıköy’deki son lig galibiyeti olan maça dair arşivlerde herhangi bir video bulunmuyor. Yine aynı sezonda oynanan Fenerbahçe-Kocaelispor maçı stada gizlice ekip gönderen Atv tarafından yayımlanmaya başlandı. Hatta ilk yarım saat sorunsuz bir şekilde anlaşma sağladığı Fenerbahçe’nin iç saha maçını yayımlayan Atv’nin bu baskın basanındır planı polisin devreye girmesiyle son buldu. Maçı anlatan spiker Kerem Öncel’in ısrar ve çağrılarına rağmen sonlanan yayın Türk televizyon tarihinde yerini alırken yaşanan kriz ertesi sezon iki ekibin kararlarından caymasıyla son buldu. Benzer bir durum dönemin yıldızlar karması İstanbulspor’un da başına geldi ancak elbette diğer örnekteki kadar ses getirmedi. Kulübün sahibi olan Cem Uzan, takımın maçlarını kendi kanalı Star’da göstermek istese de kapı gibi ihale sahibi olan Cine 5 engelini o gün için aşamadı. O gün için diyoruz zira 1999 yılında yenilenen ihalenin sahibi Uzan’lara ait şifreli platform olan Teleon’du.

Her ne kadar maç yayımlarını paralı hale getirerek futbolseverlerin tepkisini çekse de Cine 5, dönem şartlarına göre en üst düzeyde yayın yapan bir kurumdu. O kaliteye alışan kitle için 99-2000 sezonunda kalitede hissedilir bir düşüş söz konusuydu desek abartmış olmayız. Teleon, Şampiyonlar Ligi yayınlarını yapan Star kanalının yan kuruluşu olmasına rağmen o ekibin Devler Ligi’ndeki sunumlarını arattı. Ne görüntü ne ses kalitesi Cine 5’e rakip olabildi. Tabii bunda 1999 yazında gerçekleşen Büyük Marmara Depremi’nin de etkisi olmuş olabilir. Hazırlık konusunda sıkıntılar yaşayan Teleon, can derdine düştüğü için bırakın kutu satın almayı, evine bile giremeyen milyonların olduğu günlerde maç yayımları yapmaya çalışınca haliyle yeterli kitleyi oluşturamadı. Elde kalan decoderlar nedeniyle TFF’ye borcunu ödeyemeyen Teleon 1,5 yılın sonunda yayın haklarını kaybetti. Bunda Galatasaray’a başkan olma sevdasıyla Mario Jardel’i transfer eden ve bonservis rekoru kıran, ardından siyasete atılıp Genç Parti’yi kuran Cem Uzan’ın maddi kaybı da etkili olmuş mudur bilinmez ama 2000-2001 sezonunun ikinci yarı maçları yeni kurulan Digitürk plaformuna geçtiği kesindi.

O günden günümüze yani 2001 yılından bu yana gelişen teknolojiyi yayınlarına yansıtarak görüntü ve içerik kalitesini arttıran Bein Sports’un tekelleşme sürecine en büyük darbe hiç kuşkusuz korsan maç paylaşımlarından geldi. Yatırdıkları paranın karşılığını alamadıklarını iddia eden Katarlı sermayederler önüne bir türlü geçemedikleri korsan yayınlar nedeniyle Türkiye pazarından çekilmek istiyor. Gelecek sezon sonunda sözleşmesi bitecek olan Digitürk’ün naklen yayın saltanatı son bulacak mı emin değiliz ama ülkede futbolun daha fazla kişiye ulaşan bir spor haline gelmesi açısından en büyük hayalimiz maçların tıpkı eskisi gibi açık kanaldan yayınlanması.

Henüz Black Mirror dizisinde futbolun gelecek yıllarda nasıl bir teknolojiye sahip olacağı ile ilgili bir bölüm izlemedik. Ancak ilerleyen tarihlerde akıllı evimizde uzanırken çip takılmış futbolcuları hologram teknolojisiyle sanki stattaymışız kadar gerçek izlersek şaşırmamak gerekir. Neticede 1989-90 sezonunu kumandasız tek kanallı televizyon ekranında karıncalanmış ekranlarında izlerken ileride 4k çözünürlükte sahanın içindeymişiz gibi net şekilde izleyebileceğimizi de tasvir edemiyorduk. Yaşayıp görmek gerek. Mühim olan yaşayabilmekte. Mesele bizim onları izleyip onların bizi izlemekten vazgeçmesinde gizli. “Bizi izlemeye devam edin” dediklerinde devam edebilmek dileğiyle…

 

Not:  TDK’nın sitesinde yayım ve yayın kelimeleri şu şekilde tanımlanmıştır; Yayım: Yayma işi. Herhangi bir eserin radyo ve televizyon aracılığıyla dinleyiciye, seyirciye ulaştırılması, neşir. Yayın: Radyo ve televizyon aracılığıyla halka sunulan, duyurulan, iletilen eser, program, neşriyat. Yazı boyunca bu tanımlar dikkate alınarak kelimeler seçilmiştir, gözden kaçırdığımız bir husus varsa okuyucularımızdan özür dileriz. 


Bunlar da ilginizi çekebilir;

Futbolun Yeşilçam Serüveni

Dünya Kupaları: 1930-1934

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More