Tarihin Orta Yerinde Bir LeBron

Cleveland Cavaliers, Miami Heat, eve dönüş ve son olarak Los Angeles Lakers… LeBron James, 2003’ten beri her hareketiyle tarihin ve hayatımızın merkezinde. King koşmaya devam ediyor ve bugün, o posteri duvardan indirmek için doğru zaman değil.

Birleşik Devletler’in önde gelen spor dergilerinden Sports Illustrated, LeBron James’e “Chosen One” etiketini yapıştırıp kapağına taşıdığında takvimler Şubat 2002’yi gösteriyordu. Ünlü spor yazarı Grant Wahl, LeBron’la görüşmek için Ohio’nun yolunu tutmuştu ve daha sonraki yıllarda o günü “Onu kapağa taşıyarak çocuğun hayatını mahvedeceğimizden endişelenmiştim.” diyerek anlatıyordu. Sports Illustrated, tıpkı şimdi olduğu gibi o yıllarda da ülkenin en çok okunan spor dergilerinden biriydi. Hatta derginin şöhreti ve potansiyel etkisi ucu açık düzeydeydi. Editörlerinin kaleme aldığı sporcu projeksiyonları dünyanın birçok yerinde binlerce insan tarafından okunuyor, anlatılıyor ve üzerine konuşuluyordu. Kısacası, “Chosen One” taşıması zor bir etiketti ve 17 yaşında bir çocuğun omuzları için fazlasıyla ağır bir yüktü.

Lebron James kapak

* * *

Cleveland Cavaliers, 2003 Draft’ında birinci sıradan seçme hakkını kazandığında orada değildim. LeBron James “Chosen One” olarak draft edildiği gün de orada değildim, kim olduğunu dahi bilmiyordum. Öyle bir insanın varlığından bile haberdar değildim. Detroit Pistons’a karşı o unutulmaz son çeyreği oynadığında onunla henüz tanışabilme şerefine nail olamamıştım. Daha sonraki yıllarda Boston Celtics karşısında oynadığı Konferans Yarı Finali’nde adını yavaş yavaş duymaya başladığımı hatırlıyorum. Kafa bandıyla ışık hızında potaya giden bir adam, hafızamda yavaş yavaş bir imge hâline geliyor, kapladığı yer gittikçe genişliyordu. Yollarımız o yaz kesin olarak kesişecekti; yeteneklerini Güney sahillerine taşıyıp bunu bir televizyon şovuna dönüştürdüğü ve nihayetinde birçokları için bir nefret objesine dönüştüğü yaz. ‘Chosen One’, ‘King’ veya direkt olarak LeBron James; artık hayatımın tam ortasındaydı.

Miami Heat döneminde Dwyane Wade ve Chris Bosh’la kurdukları “Büyük Üçlü”yü ise hiç içime sindirememiştim. Hafızamın ve basketbol izleyiciliğimin tam ortasında mekanik bir yapı vardı. Her hareketi ve aksiyonu, kusursuz işlemeye hazır ve nazır birçok takımı içim almıyordu. Yokluklarla, eksikliklerle ve çaresizliklerle çepeçevre sarılmış ama buna rağmen sonuna kadar gitmeye aday takımlar daha cazip geliyordu. Yaz döneminde atacakları her adımı hesaplayıp ince eleyip sık dokuyan bir yapı görüntüsü çiziyordu Miami Heat. Sezonun ilk aylarında parkede iyi bir görüntü çizmemişlerdi. Doğuda yakaladıkları 9-7’lik dereceyle sıradan bir takım hüviyetindeydiler ve 27 Kasım akşamı işler yolunda gitmediğinde LeBron James, koç Erik Spoelstra’ya omuz atmıştı. En ufak bir pürüzde, anlaşmazlıkta olmaması gereken bir şey yapmıştı; böyle bir şey olmamalıydı. LeBron James, 12 yaşında bir çocuğun gözünde, artık mağlup edilmesi gereken bir antikahramandı.

Haziran ayına gelmiştik ve NBA Finalleri artık karşımızdaydı. Gece kalkıp baktığım televizyonda, ertesi sabah okuldan geldiğimde açtığım bilgisayarımın ekranında; hayatımızın ortasında… Hâlihazırda bir Dirk Nowitzki sempatizanıydım ve Dallas Mavericks play-off’larda yoluna devam ettikçe bu sempatizanlık yerini âdeta taraftarlığa bırakmıştı. LeBron’un merkezinde olan bir takım mağlup olmalıydı. Miami Heat, LeBron merkezli bir oyun anlayışı güdüyordu ve o oyun anlayışı benim için sadece ama sadece güce dayalı bir hoşnutsuzluktu. En nihayetinde birçoklarının hissettiği şeyi ben de hissetmiştim. Dallas Mavericks, Miami Heat karşısında kelimenin tam anlamıyla bir underdog [1] imajı çiziyordu ve tutulması gereken takım kesinlikle onlardı.

Dördüncü maç öncesi, çocukluğuma dair en net ayrıntılarıyla hatırladığım hatıralardan biri. Dirk Nowitzki’nin hasta olduğunu ve 39’lara, hatta zaman zaman 40 derecelere çıkan ateşini hatırlıyorum. Kafamdaki anlatı gittikçe daha da netleşiyordu. Harap ve bitap düşmüş bir Alman, antikahraman etiketini yapıştırdığım adamı ve o mekanik takımı mağlup edecekti. Anlatının sınırlarını genişleten de yine LeBron oldu, bu kez yanında Dwyane Wade de vardı. Beşinci maç öncesi Nowitzki’nin hastalığını alaya almışlardı. Wade olayların başrolündeydi. Öksürmeye başlıyor ve LeBron’a dönüp “Öksürüğümü duydun mu? Hastayım.” ifadelerini kullanıyordu. Gülüşmeler de cabası. Antikahraman gittikçe anti bir noktadaydı benim için.

* * *

LeBron James, yıllar içinde büyüdü, gelişti, olgunlaştı. Sadece oyununa bakmak isteyenler için farklı yüzlerini gösterdi. Lige girdiği ilk yıllarda potayı sökmek istiyormuşçasına saldıran da oydu, Miami Heat döneminde yüksek post’a geçip şutörleri besleyen de. O günden sonra Miami Heat, üç kez finale yükselip iki şampiyonluk daha kazandı. Amerikan medyasının yüzüğün kadar yıldızsın düsturunun bir parçasıydı artık. Güney sahillerine gitmiş, misyonunu tamamlamış ve artık geri dönme kararı vermişti. Bu sefer gideceği takımı bir televizyon şovunda açıklamadı bizlere. Lee Jenkins’in hayalet yazar rolünü oynadığı bir Sports Illustrated makalesi, LeBron’un değişimini işaret ediyordu. Şaşaalı değildi, süslü laflardan oluşmuyordu, negatif bir sansasyon malzemesi olacak gibi de durmuyordu. En nihayetinde sadece bir yazıydı. Basit güzellikle kaleme alınmış bir yazı. James’in, “Eve dönüyorum” başlığını attığı yazıda yer verdiği “Tekrar yapmak zorunda kalsaydım yine yapardım, ancak daha farklı bir şekilde.” ifadesi nasıl bir farkındalık süzgecinden geçtiğini açıkça ortaya koyuyordu. Daha sonraki dönemde kariyerinin en büyük hatası olarak gördüğü The Decision’ı bir hataydı diyerek kestirip bir kenara atmadı. Decision, ona bir öğrenme fırsatı sunmuştu. Öğrenme fırsatının ilk yansımasını 2014 yazında görmüştük. “Eve dönüyorum” başlıklı o yazı sade, basit ve son derece ağırbaşlıydı.

İkinci Cleveland döneminde artık 2.06 boyunda bir oyun kurucuydu. Sahadaki her yeri görebiliyor; herkesi kontrol etmeye çalışıyordu. Bu kontrol çabası sadece saha içinde olan biten bir şey değildi. Maçtaki varlığı veya antrenman tesislerindeki duruşu, yıllar içinde onun en büyük alametifarikası hâline gelmişti. Çabası sadece takımını değil, oyunun kendisini kontrol etmek üzerineydi. Geçtiğimiz günlerde JJ Reddick’in podcast’ine katılan DeMar DeRozan, konu LeBron’a geldiğinde kaseti 2016 Doğu Finalleri’ne sarmıştı: “Play-off maçlarında LeBron maça inanılmaz derecede odaklanırdı. Bir seferinde maç esnasında set oynamaya çalıştık ve bizim takımdan birisi sette ne yapacağını unuttu. LeBron oynadığımız seti anlayıp unutan kişiye setin ne olduğunu söylemişti. Çılgıncaydı.”

Parkedeki gelişimini görmek isteyenler için DeRozan’ın söyledikleri kulak vermeye değerdi. Doğduğu şehrin takımıyla, onu seçenlerle 3-1’den geri döndü, o malum bloğa imza atıp tarihe unutulmaz bir kare bıraktı, “Ultimate Warrior” yazan tişörtüyle uçaktan inip Warriors’lıları kızdırdı. Ve en önemlisi onu seçenlere, ona bel bağlayanlara bir şampiyonluk hediye edip “Cleveland, bu senin için” diye haykırdı. Kabaca 2000 öncesi dönemin “Tüm kariyerini tek takımda geçiren vefakar süper yıldız” şiarını The Decision’la yıkmış, daha sonrasında 2016 şampiyonluğuyla perçinlemişti. Hâlihazırda lige “Ölüm Beşi” etiketi yapıştırılmış bir Golden State Warriors takımı hükmediyordu ve LeBron, bir anda bu hikâyenin Nowitzki’si olmuştu. Bu anlatının mekanik takımı Warriors’tı ve yokluklarla, eksikliklerle ve çaresizliklerle çepeçevre sarılmış taraf LeBron’un Cavs’ıydı.

* * *

Küçük pazar-büyük pazar ayrımının günden güne ufaldığı, ligin ‘öteki’ takımlarında oynayan oyuncuların dahi League Pass sayesinde görünür olduğu bir dünyadaydık. Birçok oyuncu 10-15 saniyelik kısa videolara sıkışmıştı. Tanınıyorlar, paylaşılıyorlar ve seviliyorlardı. NBA’in ligi daima rekabetçi kılmaya dayalı anlayışının tersine Los Angeles Lakers, ligin her dönem ihtişamlı bir kadro kurması ‘zorunlu’ takımlarındandı ve 2010’lu yılların ikinci yarısında eski günlerinden çok uzaktaydı. Draft’tan oyuncu seçip pişmesini bekleyecek halleri yoktu. Melekler Şehri, yıllardır birçok yıldızın gelmeyi bizzat istediği topraklardı. Bu gelenek kırılacak mı, bir yerden sonra tarihe mi gömülecek derken LeBron James, kariyerinde yeni bir sayfa açmak için Los Angeles topraklarına ayak bastı. Bir hayaleti kovalıyordu ve yeni bir meydan okuma için en doğru adresin California sahilleri olduğunu düşünmüştü.

Lakers’ın genç oyuncu çekirdeğinin potansiyel tavanı veya bir sonraki yaz salary cap’te oluşacak boşluk ve takıma katılması muhtemel süper yıldız… İlgisini tam olarak neyin çektiği belli değil. Genç çekirdek, süper yıldız, Holywood, Los Angeles’taki şirketi; bunların hepsinin birleşimi LeBron’un Los Angeles topraklarına ayak basması anlamına geliyordu. Lakers döneminde sahanın her yerini görebilen, oyunu bir joyistik vasıtasıyla yönlendiriyormuş gibi gözüken komutan görüntüsünü daha da perçinledi. Repertuarına ekleyecek bir şeyi yok zannedilen her akşam, farklı bir yüzünü gösterdi. Bazen All-Star’da yaptığı bir hareketle Kobe Bryant’ı anarak, bazen de Anthony Davis’e attığı bir touchdown pasla…

Bu olgunlaşma hâli basketbolla sınırlı değildi. İlk intibada onu basketbolcu olarak tanımlayan birçok kişiye göre o artık bir sporcuydu. Değişim başlamıştı ve sürmekteydi. Baktığınız her yerde bunu görebilirdiniz. Tarihin ve hayatın tam ortasında sosyal adaletsizlik ve eşitsizlik konusunda söylediği bir sözde, rastgele açıp izlediğiniz bir basketbol belgeselinin yapımcısı kimmiş diye baktığınızda, liselerarası bir basketbol maçında oğlu Bronny’yi desteklemeye gittiğinde veya sosyal medyadan Donald Trump’a açık açık küfrettiğinde.

LeBron James’in tarihin tam olarak neresinde konumlandığını bilmiyorum. Ama en azından tarih düz bir çizgiyse o çizgide kısmen de olsa aynı zamana denk düştüğümüzü biliyorum. LeBron tarihin içinde duruyor, hatta tam ortasında. Hayatınızın merkezinde. Gece vakti kalkıp birkaç tuşuna bastığınız kumandada, sabah kalkıp elinize aldığınız telefonda veya odanıza astığınız posterde. Balıkesir’den İstanbul’a hareket eden bir otobüsün 12 numaralı koltuğunda başladığım bu yazıya gece 02.34’te son noktayı koymaya yakın olduğumu hissediyorum. The Decision’ın üzerinden 10, o malum öksürüğün üzerinden ise dokuz yıl geçti. Profesyonel bir şekilde sürdürmeye çalıştığım basketbol izleyiciliğimin ilk yıllarında benim için bir nefret objesi hâline gelen LeBron, zamanla farklı bir temsil sunmaya başlamıştı.

Lebron 4th ring

Eğer hâlihazırda odanızın duvarını o poster süslüyorsa çıkarmayın, henüz zamanı değil. LeBron James koşmaya ve Chicago’daki hayaletin peşinden gitmeye devam ediyor. Bu bir tarih koşusu. LeBron henüz durmadı, bu yarış bitmedi ve bugün, o posteri duvardan indirmek için doğru zaman değil. LeBron James, bugün tarihsel çizginin ve kişisel hafızamın tam ortasında, benimle.

 

[1] Underdog:  Bir spor müsabakasında ise söz konusu olan güçsüz olarak görülen tarafı tanımlamak için kullanılır anak anlamı daha geniştir. Favori olmayan ancak yarışmacı kimliği olan takımı niteler sıklıka. 


Bunlar da ilginizi çekebilir;

Miamı Heat: Spoelstra’nın Yolu

Kobe Bryant: NBA İkonu Olmak

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More