Steffi Graf: Tahta Raketin Ardındaki Efsane

Topla ilk kez buluşturduğu tahta raketinin hiç hayal ettirmediği sağlam duruş. Top raketten ayrıldığında ise yaşanacaklar belli. Oyun, set, maç ve bir efsane… Steffi Graf.

Onun zamanı geçti, beni bir grand slam finalinde yenebiliyorsa yensin.

Martina Hingis

Milenyumdan önceki son yaz başı… Korta çıktığı ilk günden itibaren hem güzelliğiyle hem oyunuyla izleyenleri büyüleyen, dönemin yükselen yıldızı Martina Hingis’in ağzından dökülüyor bu kelimeler. Hingis, o güne kadar tek eksiği olan Roland Garros zaferine ulaşacağından emin. İlk seti alıyor ve ikinci sette önde. Neden sonra maçı kaybediyor. Tıpkı iki sene önce olduğu gibi Fransa’ya yine finalde veda ediyor. Ve fakat bu defa büyük bir fark var. İsviçreli raket tekrar Roland Garros finali göremeyeceğinden, bir grand slam daha kazanamayacağından habersiz. Hingis’in aksine o gece yatağa mutlu giren rakibi ikinci kısımdaki kaderi paylaşacak. Çünkü Steffi Graf bu görkemli ve tarihe geçen finalin ardından kısa süre sonra tenisi bıraktığını açıklıyor.

Steffi Graf

Artık keyif almıyorum diyerek kortlara veda etti Steffi Graf. Son dönemde artmaya başlayan sakatlıkları bahaneden fazlası değildi. İlk anda takipçilerini şaşkına çeviren bu kararın altında yatan kişiyi ve kafa yapısını anlayabilmek için ailesiyle geçirdiği erken çocukluğuna göz atmak yeterli. Babası Peter Graf, kızının kariyerini kendi hayallerine göre şekillendiren tek ebeveyn değil muhtemelen. Ne var ki bu sırada kendine de yol çizmekten geri durmayan ilk baba olabilir. Baba Peter, kızının eline daha 3 yaşındayken tahta raketi tutuşturuyor. Sebebi ise sigortacılık ve araba bakım işlerinden sıkılması ve koç olmak istemesi. Başarılarla dolu 17 yıllık efsane kariyerin başlangıcı pek iç açıcı durmuyor. Hatta Peter’in kızı üzerindeki tahakkümü ileride vergi borçları gibi şekillere evirilerek başına bela olmaya devam ediyor. Hikayedeki en masum rol, kortta adeta dans eden bir yıldızın doğmasını sağlayan tahta raket.
 
Steffi Graf’in çocukluğu 70’li yıllarda Batı Almanya’da geçiyor. Mannheim doğumlu Steffi Graf, şehir merkezinin güzelliğinden nasibini almış. Ayrıca kare şeklindeki nizamıyla Graf’in korttaki disiplini arasında gözle görülür benzerlikler mevcut. 70’lerde en kalabalık dönemini yaşayan şehrin en yoğun yabancı nüfusunu Türkler meydana getiriyor. Yani Steffi Graf ile Türkiye arasındaki tek köprü merhum Fahri İkiler değil, kokoreç ve baklava da bağlantıya dahil. Zaten Mannheim; bisiklet, otomobil, uçak gibi taşıtlardaki ilkleriyle bir ulaşım kenti. Bağlantı konusunda usta bir bölge. Ayrıca birçok mucit yetiştirmiş. Tabii ki tarihe geçen başka sporcuları da var. 1954 Dünya Kupası’nda herkese kendini kanıtlamış teknik direktör Sepp Herberger ve 2002 Dünya Kupası’ndaki saç stiliyle ünü okyanuslar aşmış Türk futbolcu Ümit Davala hemen akla gelenler.

Steffi Graf

Destansı tarihin tozlu sayfaları, onun tenise veda ettiği yerde başlıyor. Steffie Graf ilk grand slam zaferini 87’de Roland Garros’ta kazanıyor. Tarih sayfalarının vakit kaybetmeden Alman rakete biraz daha büyük yer açması gerekiyor. Zira Steffi Graf ilk grand slam kutlamasını takip eden 13 finalde de yer alıp 9’unda yine kutlamalara ev sahipliği yapacak. Dünya sıralamasında zirveye oturduğu günden başlayarak 3 sene devam edecek akıl almaz formu, Martina Navratilova’nın halefi olarak görülmesine yetiyor. Bir sonraki yıl gösterdiği performans küçük bir çocuğun hayallerindeki kadar mükemmel ve eksiksiz. 1988 yılı boyunca grand slamlerde kaybettiği yalnızca iki setten bir tanesi tabii ki selefi Navratilova’ya karşı. 28 grand slam maçında bırakılan sadece iki set… Zaferlerine yenisini eklemesinin önünde ne rakipler ne kortlar durabiliyor.

Dört büyük açık turnuvasının dördünü de kazanan Graf’i 1988 yazında olimpiyat bekliyor. Naim Süleymanoğlu ile hafızalarımıza kazınan Seul’de Graf’in kazanması kimse için sürpriz değil. Golden Slam’in tarihte başka örneği bulunmazken takvim grand slamine ilk defa ulaşan Don Budge, Amerika’da kupayı Graf’in maharetli elleriyle buluşturan isim. Törende kulağında “Tekrar başarabilirsin.” şeklinde yankılanan fısıltının gerçeğe dönüşmesi ihtimali sık sık yükselse de beklentiden öteye gitmeyecek. Graf’in altın çağı olan 87-90 döneminin ortasında hem takvim grand slami hem de golden slam tamamlanıyor. Dile kolay, bunun ne kadar kıymetli ve zor olduğunu anlamak için turnuva hafızamızda derinlere inmemize gerek yok. Erkeklerde bu yıla harika başlayarak fırtınalar estiren Novak Djokovic’in Tokyo’da ve Amerika Açık finalinde yaşadığı sıkıntılı dakikalar durumu harika özetliyor. O sırada olimpiyat oyunlarına da damga vuran Steffi Graf sadece 88’de değil, bir önceki ve bir sonraki olimpiyatta da (84’te Los Angeles’ta altın, 92’de Barselona’da gümüş) madalyaya uzanıyor.

Tahta raketle başlayan yolculuğun devasa bir vitrine evirilmeden önce uğraması gereken duraklar var. Steffie 13 yaşında profesyonel olarak ilk tenis sezonuna başlıyor. Stuttgart’ta Filderstadt Tenis Turnuvası’nda ilk tur rakibi dönemin başarılı ve tanıdık isimlerinden Amerikalı Tracy Austin. Austin deplasman sayabileceği yerde rahat kazanıyor. Şüphe yok ki zaferin ardından sarf ettiği “Amerika’da bu kız gibi yüzlercesi var.” sözlerinin bugün hala hatırlanacağını bilemez. Çünkü Graf’in kısa sürede çıtayı koyduğu yerin etrafında ne Austin ne yüzlerce Amerikalı bulunuyor. Yıllar sonra bir kış günü Steffi Graf rövanşı aldığında Amerika’nın Almanya’dan uzakta kaldığı tek yer atlas değil. Graf, kariyeri boyunca birçok rakibine uyguladığı tarifeyi Austin’in de önüne koyarken hiç vakit kaybetmeyerek set vermeden maçı noktalıyor. Yaklaşık 6 sene önce aynı tarifeden muzdarip olan isim Natalia Zvereva’dan başkası değil. Bu kez tarih sayfaları harflerin altından yapılması gerektiğine kanaat getirecek. Golden Slam başarısıyla tanımlanacak güzergahın Fransa istasyonu beyaz perdeye öykünmeden duramaz, durmamalı. 1988 Fransa Açık finali, geçtiğimiz günlerde oynanan ve hemen herkese kadınlar tenisinde yeniden tutunacak dal uzatan Amerika Açık finalini bir noktada andırıyor. Tıpkı Emma Raducanu ve Laylah Fernandez gibi burada da Graf henüz 19 yaşında. Zvereva, Graf’e karşı oyun bile alamadığından ötürü gözüne uyku girmemiş olabilir ama 377 haftalık rekor süreyle tahtından indirilemeyen, 22 grand slam’e sahip bir efsaneyle kariyerinin doruk noktasında karşılaştığını fark ettikçe kendisiyle gurur duyuyor olmalı.

Amerika’da bu kız gibi yüzlercesi var.

Tracy Austin

Takım sporlarının aksine tenis gibi sporlar mücadele esnasındaki yalnızlık üzerinden anlatılır. Naomi Osaka’nın yaşadığı sorunlara ve çözüm arayışlarına baktığımızda da benzerini görüyoruz. Ne mutlu ki Graf’in kendine has bir çözümü var. Çok yalnız olduğunu hissettiğinde ya da yalnızlıktan sıkıldığını fark ettiğinde mektup yazıyor. Zarfın üzerine kendi adresini ekleyerek postanenin yolunu tutuyor ve mektup eline ulaştığında mutlu olduğunu anlatıyor. Hayranlarından çeşit çeşit mektuplar aldığına eminim. Özellikle 90’larda televizyon başındaki sporseverlerin favorilerinden. O yıllarda ülkemizdeki evlere unutulmaz spiker Fahri İkiler ile konuk oluyor.

İkiler’in sesinden Steffi Graf maçı izleme aktivitesi şimdilerde evlatlarla paylaşılan kıymetli anılar arasına girdi. Sadece TRT aracılığıyla bağ kuranların sayısı bile hiç az değilken Steffie Graf’in yalnız hissetmesi kulağa tuhaf geliyor. Öte yandan onun tek rakibi kendisi. Birkaç senede kazanabileceği grand slamler ile Margaret Court’un rahatlıkla kırabileceği rekorunu umursamadan bırakması ya da geriden gelerek rakiplerini darmadağın ettiği maçlar rekabetin tek taraflı olduğunu hissettiriyor. 93 Wimbledon final setinde Nvotna’yı, 99 Roland Garrros finalinde kazanacağından hiç şüphe duymayan Hingis’i unutulmaz dönüşlerle bozguna uğratması kortun ona bakan yarısındaki rekabeti güzel özetliyor. Zaman zaman yalnız hissettiren bu yarı alan, Steffie’nin rekabet anlayışıyla birleşince kaçınılmaz başarıların kapısını aralıyor. Tek başına bir yıldızı kendisiyle savaşırken izliyoruz, o gün sahadaki rakibine kaybetse bile kendisine asla kaybetmeyecek bir yıldızı…

Steffi Graf

Henüz backhand slice’ı veya forehand’i ile tanışmayanlar için Graf korta çıktığında ilk dikkat çekenler oradan oraya savrulan sarı saçları ve Rizeli burnu olabilir. Raketiyle sanatını icra etmeye başlamadan evvel ekran başındakilerin kanal değiştirmesini engelleyecek harika bir sporcu fiziğine sahip. Çizgide rüzgar gibi esiyor. Almanya milli takımı antrenörü Pavel Slozil olağanüstü hızından etkilenmiş olacak ki onun koşuda, tenisten bile başarılı olabileceğini ifade ediyor. Graf atletizm pistinde de rüzgar gibi esebilirdi, evet ama tenis kortunda fırtınalar koparmasını sağlayacak ayırıcı bir özelliği daha var. Zina Garrison’un “dünyada kimse onun yaptığını yapamaz, herkese korku veriyor” şeklinde anlattığı olağanüstü forehand’i… Hızının yanındaki kusursuz dengesi ile forehand’in en iyisi olarak gösteriliyor. Frauelin Forehand lakabı (Bayan Forehand) peşini hiç bırakmıyor. Önceki yıl rahat geçtiği Aranxta Sanchez Vicario’yla oynadığı 96 Roland Garros finali Graf’in oyun tarzını ve yüksek mücadele gücünü en iyi anlatan maçlardan. Yarınlar yokmuşçasına oynuyor, izletiyor. Onu seyrederken iki puan arasının nasıl bu kadar hızlı geçtiğini anlamak güç.

Graf’e turnuva dışında rastlamak pek mümkün değil. İstisnalar arasında en önemlilerden biri sinema. Seyirci olarak değil, aktris olarak. Hemşehrisi Alman komedyen Woolkes’in Otto serisinde boy gösteriyor. Filmin çıkış tarihiyle aynı yıl, 1989’da açtığı Yarının Çocukları isimli vakıf hakkında kurduğu cümle manidar: “Elbette en büyük hayalim artık bu işi yapmamıza gerek kalmaması.” Duyarlı projeleri bununla sınırlı değil. Yaklaşık 20 sene sonra travmaya dayalı problemler yaşayan mülteci çocuklar için klinik yaptırıyor. Almanya Graf’e sahip olduğu için hem sportif hem sosyal anlamda epey şanslı.
 
Kariyerinde pek sık rastlanmayan magazin haberleri 99’da birden artış gösteriyor. Renkli sayfaların vazgeçilmezi haline gelmesinin sebebi bir diğer büyük tenisçi Andre Agassi ile yaşadığı birliktelik. Korttaki yalnızlığını yine kortun dilinden en iyi anlayanlardan biri ile gideriyor. Evlilikle taçlanması için iki senenin yeterli olacağı ilişkiyi hayatta başına gelen en güzel şey olarak tanımlıyor Andre Agassi. Demeci verdiği sırada iki çocuğu olacağından habersiz muhtemelen. Agassi de çalkantılı kariyerini Graf birlikteliğiyle yoluna koyuyor diyebiliriz. Kıymetli eşi Graf’e hitap ederken Steff’i kullanıyor, söz konusu Agassi olmadığında ise yaygın kullanımın (Steffie) aksine Graf’in tercihi Steffannie.

Graf’le hayatını birleştirme yolunda elini Agassi’den çabuk tutan biri var aslında , en azından bizim tanık olduğumuz biri. Wimbledon merkez kortta yarı final zamanı ve Graf servis kullanmak üzere. Bu esnada oluşan sessizlikten faydalanan hayranı “Steffie, benimle evlenir misin?” diye bağırıyor. Steffie’nin tarihe geçen müthiş cevabı ise gelin adayından ziyade kızı istenmiş babayı andırıyor: “Kaç paran var?”

Alman efsanenin hayranları her zaman gülümsenerek hatırlanan olaylara imza atmıyor. Graf’in dünyayı salladığı formunun peşinden piyasaya çıkan süper yıldız Monica Seles, Steffie’yi koltuğundan indirebilecek tek aday konumunda. Seles’in alameti farikası çift el backhand’i. Topraktaki başarısını da hesaba katarsak Nadal’ın ön gösterimi gibi. Zaten bugünden bakıldığında Seles – Graf kapışması Nadal – Federer efsanesinin fragmanı adeta. Neden sonra film tamamlanmıyor, daha demini bile almadan kalıyor. Rakibine karşı arka arkaya uzandığı galibiyetler maalesef sadece Seles’in değil, kötü emelleri olan ve hırsına yenik düşen bir Graf hayranının da özgüvenini perçinliyor. 93’te bir turnuva sırasında Seles bıçaklanıyor. Bu oldukça çirkin hadisenin ardından yaşananlar, Seles’in 1 numaralı yerinin korunmaması, Graf’in onu ziyaret edip etmediği, orada nelerin konuşulduğu ve Navratilova – Evert rekabetinin devamı niteliğinde olabilecek uzun yılların neler getireceği… Bunların tümü hala geçerliliğini koruyan tartışmalar. Tenise ara vermek zorunda kalmadan önce Graf’ten daha formda olması tabii ki bu sorulara aranan cevapların değerini artırıyor. Her şeye rağmen kendi kendisini bile rakip olarak gören Graf’in korkunç olayla kapanan rekabette daha göremediğimiz farklı performansları elbet olacaktı. Ne de olsa o bir kazanan. Seles’in başına bela gelmeseydi yine kazanır mıydı? Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Hugh Laurie’nin meseleyle alakalı parodi şarkısı bilinmezlikten sıyrılarak cevapsız sorulara eğlenceli bir yaklaşım için harika fırsat.

Kadınlar tenisinde erken yaşta zirveye çıkan sporculara aşinayız. Federer, Nadal, Djokovic’in kadınlar tarafındaki örneklerin sürekliliği görece daha fazla sekteye uğrayabiliyor. Serena Williams sonrası döneme damga vuracağı düşünülen tenisçiler şimdilerde hemen her turnuva farklılık gösteriyor. Naomi Osaka oranın en güçlü adayıyken haftalardır Emma Raducanu’dan başkası konuşulmuyor. Graf buna benzer bir dönemde Navratilova’nın halefi olarak gösteriliyordu. Zirveye erken çıktı ve daha da önemlisi orada kalmayı başardı. Seles onu tahtından edebilecek miydi bilmiyoruz zira kader onun hikayesini yarıda kesti. Graf’in görkemli öyküsü ise içinde barındırdıklarının aksine hayli mütevazı bir finalle nihayete erdi. Verdiği röportajlarda hala kararlarının arkasında durduğunu hissediyoruz: “Ulaşılacak başka şey kalmadığında motivasyonum da tükeniyor. Asla arkama bakmadım. 

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More