Radyo Günleri*

Dakika ve Skor Alınan Naif Günler

Unutulmaz radyo spikerlerinin ışığında futbolseverleri maziye götürüyoruz.

Perihan Abla’da bekar halde gördüğümüz Şakir’in, dul ve 3 çocuklu “Süper Baba”ya dönüştüğü, bir yandan dünyayı gezerken diğer yandan çocuklara ıspanak yemeyi öğütleyen Barış Manço’nun uzun saçlarına aklar düştüğü günlerdi. Renkli yayın yapmasına bile yeni alıştığımız tek kanallı televizyonda peş peşe açılan özel kanalların reyting denilen bir şey için tatlı-sert çekişmelerine tanık olduk ülke olarak. İşte o özel kanallar futbola henüz şifre koymamışken, maçlar televizyonda tek tük yayımlanırken taraftarlık biraz daha kulaklara hitap eden bir kavramdı. Zira büyük çoğunluğu pazar öğleden sonra aynı saatte başlayan maçlarda tribünde yerini alan şanslı azınlıktan değilseniz takımınızın performansını akşam yayınlanacak birkaç dakikalık özet veya ertesi gün çıkan gazetelerden öğrenebilirdiniz, bir de radyo ile canlı dinlediğiniz maç anlatımlarından. Şimdilerde sıradan hale gelen “canlı yayın” o zamanlar için büyük bir olay sayıldığından olsa gerek, TRT Spor Servisi canlı maç yayını başlamadan önce dönemin müthiş parçası Live is Life ile dinleyenleri selamlardı. “Hayat yaşamaktır” sloganı altında az sonra başlayacak ve iki saate yakın sürecek futbol heyecanını yaşayacak futbolsever havaya sokulurdu.

Ankara Merkez Stüdyosu’nda görevli olan sunucu çeşitli şehirlerdeki maçlara canlı bağlanır ve maçın önem derecesi, oyun temposu gibi faktörlere uygun olarak bir süre dinleyicileri o stadın atmosferine misafir ederdi. Kimisi evde, kimisi iş yerinde olurdu o saatlerde dinleyenlerin. Sosyal hayatından ödün vermeyen futbol tutkunları piknik yerinde, yolda, kahvede ve bunun gibi o an pek çok farklı noktada olsalar da hepsi aynı frekansta buluşurdu. Daha önce iki darbe, Kıbrıs Barış Harekatı, pek çok hükümet değişimi gibi gelişmeyi ajanslardan dinleyenlerin çocukları ve torunları artık daha eğlenceli yayınlar yapan radyolardan maçları da dinleyebiliyordu. İşi daha da ciddiye alanların elinde bir kalem ve kağıt olur, radyodan gelen gol haberlerini yazarak o anki puan durumu değişimini takip ederdi. İnternet mi var ki girsin baksın, her türlü bilgiye ulaşsın. Ne de olsa sevgi emekti[1]  ve futbolu sevmenin de bir emeğe ihtiyacı vardı.

Spiker orta alanın kendi yarı alanına bakan dilimi dediğinde topun defansif orta saha tarafından oynandığını hisseder fazla heyecanlanmazdık ama ne zamanki rakip ceza yayı üzerinde topla buluşup kendi ekseni etrafında dönerek boştaki arkadaşına topu aktaran bir futbolcu duysak kulaklar radyoya daha bir dikkat kesilirdi. Böyle ataklar zaman zaman spikerin haykırışları arasında tribünlerden gelen yüksek desibelli “Gooool” seslerine karışsa da çoğu kez savunma elemanları tarafından önlenir ve hevesler kursakta kalırdı. “Çift vuruş” anlamına gelen “ofsayttan doğan endirekt serbest vuruş” en çok duyduğumuz tabirlerden biri olurken, “İnönü Stadı’nı bilenler için deniz tarafındaki kale” Beşiktaş maçlarında özellikle Orhan Ayhan’ın olmazsa olmazlarındandı. Tabii İstanbul ya da İnönü Stadı’yla ilgili bir alakanız yoksa hangi kale olduğunu bir bilene danışmanız gerektiği için sizi araştırmaya da sevk ederdi emektar Orhan Ayhan. Ne de olsa Halit Kıvanç’tan sonra en eski maç spikeridir ve Muhammed Ali efsanesi Türkiye’ye onun sesiyle yayılmıştır. Ara sıra anlatım hataları, telaffuz yanlışları yapsa da mazur görülür ve üç büyüklerin iç saha maçları genellikle ondadır. Öyle Anadolu’yu karış karış gezerken göremezsiniz Orhan Abi’yi. Yaşamını sıkça kullandığı tabiri gibi “mütemadiyen” İstanbul’da sürdüren Orhan Ayhan üç büyükleri anlattığı için dinleyenler en çok onun sesine aşinadır. Tabii radyoda en çok maç anlattığı günler Beşiktaş’ın Metin-Ali-Feyyaz dönemine tekabül ettiği için siyah beyazlıların gönlünde yeri ayrıdır.

Orhan Ayhan nasıl ki İstanbul maçlarıyla özdeşleşmişse Murat Ünlü bir o kadar İzmir’de oynanan müsabakalarla bütünleşmiştir. İzmir’de oynanan neredeyse tüm maçlar onun sesiyle dinleyenlere aktarıldı yıllar yılı. O dönemler 1. Lig adı altında oynanan Süper Lig’in gediklisi Altay ve asansör takımı Karşıyaka ne zaman İzmir’de maça çıksa mikrofonda olan Murat Ünlü’nün, soyadı gibi ünlü harfleri uzatarak söylemesi bugün bile akıllardadır. “Uzaktan şuuuuuut, yandan dışardaaaaaa” ya da “Şuuuuut üstten dışardaaaaaaa” gibi kalıplar bir diğer emektar Murat Ünlü’nün alametifarikasıdır. 1985’teki Bordeaux zaferinde Fenerbahçe taraftarının sesi olarak hatıralara İstanbul takımları için de kazınmayı ihmal etmemiştir. İzmir ekiplerinin yaşadığı krizler nedeniyle onu bazı seneler diğer Ege takımları Denizlispor ve Manisaspor anlatırken duymak zorunda kalsak da Murat Ünlüsüz bir İzmir Alsancak Stadı düşünülemezdi.

TRT, Ankara’yı merkez edinmiş bir kurum olduğundan statlara bağlantı da buradan yapılır, diğer statlara paslar buradan atılırdı. O pas atanlar her hafta değişiklik gösterse de genellikle Tansu Polatkan tarafından sunulur ama Tansu abinin canı maç anlatma çektiğinde diğer emektarlar gibi o da il dışına çıkartılmazdı. Ankara’daki Ankaragücü ya da Gençlerbirliği maçlarıyla karşımıza çıkan Tansu Polatkan’ı düzgün diksiyon, durağan anlatım ve heyecansız ses tonuyla hatırlarız. Çok önemli bir şey olmadıkça sesini arttırmazdı Tansu abi ve bu yönüyle diğer meslektaşlarından ayrılırdı. Anlatım temposu olarak en çok ayrıldığı kişi hiç kuşkusuz Levent Özçelik’tir.

Televizyon anlatımlarını bugünlerde de sıkça duyduğumuz Özçelik, esas performansını radyoda sergilemektedir. Hiç nefes almaksızın öyle uzun cümleleri hatasız kurar, maçı öyle bir tempolu anlatır ki radyo başında heyecandan titrerken “Keşke televizyondan izleyebilseydik.” dedirtir. Sırf daha çok taraftar maça gelsin diye Mustafa Denizli tarafından televizyon canlı yayını iptal ettirilen Galatasaray-Neuchatel maçı tv kaydı da olmasına rağmen radyo anlatımıyla hatırlanan belki de tek maç olarak literatüre girmiştir Levent Özçelik’in sesinden. Öyle ki bu ses aynı zamanda Galatasaray-Arsenal UEFA Kupası finaliyle de özdeşleşmiş, Özçelik’in zafer kahkahası eşliğinde milyonlar sokağa dökülmüştür.

Milyonların maçları radyodan dinlediği günlerin taraftar nezdinde en sıkıcı tarafı kendi tuttuğun takıma sıra gelmesini beklemekti. Aynı anda pek çok maça bağlanıldığı için şampiyonluk yarışının kritik haftalarında bile orta sıralarda yer alan takımlara ara sıra gidilirdi. Bir taraftar için can sıkıcı gibi gözükse de aslında aynı zamanda heyecanın da tavana çıkabileceğine dalalettir bu durum. Keza kısa süreliğine bağlanılan Konya’da ya da Samsun’da spiker sunumunu yaparken aniden sesi kesilir ve merkezdeki moderatör hışımla “Mikrofonlarımız İstanbul’da.” dediği anda oluşan bir iki saniyelik kalp çarpıntısı ya büyük bir gol sevincine ya da hüzne dönüşür. Gol olan statla bağlantı kurulduğu anda seyirci atmosferi yayına yansıdığı için spiker söze girmeden de anlaşılırdı ne olduğu çoğu zaman. “Sizlerle birlikte olmadığımız dakikalarda…” diye merkeze ince bir gönderme de yapan spiker, büyük bir iştahla golü betimlemeye başladığı sırada tekrar sözü kesilebilir. Çünkü herhangi bir yerden gelecek gol haberi zaten anonsu yapılmış bir golden üstündür her zaman. Gerçi bazen reklam arasına gidildiğinde boş durmayan takımlar nedeniyle 3-4 golün anonsunu duyamadan tabelaların değiştiğine tanık olur, sinirlenebilirdik de ama TRT’nin bu konulardaki özür mahiyetinde kalıbı belliydi “Sizlerle birlikte olamadığımız dakikalarda…”

Bizlerle birlikte olunamayan o “Bitsin!” diye veryansın ettiğimiz anlarda “Reksan Reklam”ın kendine has reklamlarıyla haşır neşir olurduk. Yiğit Akü’nün teklemeyeceği ve bunun sonucunda şoförün beklemeyeceğini öğrendik bu reklamlarda. Sitil Boya’yı öyle bir iştahlı sürdüler ki en çok tercih edilen ayakkabı boyası oluverdi. Art arda sucuğuna, salamına, kavurmasına, pastırmasına diye anons yapan Apikoğlu, geç saatte pazar kahvaltısına oturanların bile ağzını sulandırdı. Üstüne bir de Seyitoğlu’nun reçeli ve helvasının hiç doyulmayacak bir tadı olduğunu duyup da maçı bırakıp bakkala gidenler olmuştur elbet.

Bazen reklam dönüşü bazen de maçların gidişatına göre merkezdeki spiker, “Mikrofonlarımız x’te, dakika ve skor alıyoruz.” diyerek tüm statlara bağlanırdı. 1 dakika içinde yurdun dört bir köşesine gidip hızlı bir Türkiye turu atan mikrofonlar, tekrar günün ana maçlarına döndüğü vakit insanda geri planda kalan spikerlerin yalnızlığa terk edildiği hissiyatı yaratırdı. O günlerin genç, şimdinin usta isimleri olan Yalçın Çetin, Erdoğan Arıkan, Kerem Öncel gibileri için dakika-skor alınan spiker olmak normal karşılanabilir bir durumdu belki ama örneğin bir Abidin Aydoğdu bir Necati Karakaya gibi mesleğe ömürlerini vermiş kişileri etkilemiş olabilir bu yalnızlık. Daha çok Gaziantep, Van, Malatya gibi Doğu illerinden yayın yapan Necati Karakaya yılların yorgunluğu sesine yansımış, kalın ve boğuk sesiyle akıllarda yer etmiş bir isimken, daha agresif ve yeri geldiğinde her şeyi eleştirmekten sakınmayan Abidin Aydoğdu radyo anlatımlarıyla yetinmemiş, Türkiye’nin Şampiyonlar Ligi ile ilk tanıştığı yıl Galatasaray’ın maçlarını anlatarak kariyerinin zirvesine çıkmıştır. Geçtiğimiz yıl ve bu yılın başında birkaç ay arayla kaybettiğimiz bu iki efsane isimle birlikte o unutulmaz pazar ritüelleri de tarihin tozlu sayfalarında kalmış oldu.

Tuttuğumuz takımın maçını cebimizde taşıdığımız, Kevin De Bruyne’nin golünü Instagram’da gezerken görebildiğimiz, Messi’nin dilersek tüm maçlarını baştan sona tekrar izleyebildiğimiz günlerdeyiz. Öyle ki sabah uyandığımızda birkaç tıklamayla Japonya Lig’inde kuponumuzda yer alan maçın nasıl devam ettiğine ulaşıp gece yatmadan önce NBA’de alakasız iki takımın maçına göz gezdirebiliyoruz iletişim çağının sınırsız sunumlarıyla.

Z kuşağının her bilgiye anında ulaşılabilen dünyaya doğmaları onların şansı mıdır tartışmaya açık bir konu ama Y başta olmak üzere eski kuşakların yaşadıkları o birbirinden naif, daha amatör ruhlu, heyecanı yüksek futbol günlerine yetişememiş olmalarının bir şanssızlık olduğunu pekala söyleyebiliriz. Sporla ilgili her türlü içeriğe ulaşmak belki mümkün ama bunlar için ya belli bir aylık bedel ödemeniz ya da illegal yayınların kaçak bir müşterisi olmanız gerekiyor. Türkiye’ye doksanlı yılların ortalarında giriş yapan “pamuk eller cebe” temalı maç izletme endüstrisi öyle bir hale geldi ki artık para ödemeden yasal bir yayın izlemek yayıncı kuruluşların insafına kalmış bir şey. Dünya Kupası ve Avrupa Şampiyonası gibi dört yılda bir olan turnuvalar, milli takımın eleme maçları ve Türkiye Kupası gibi maçlar için neyse ki şu an ek bir ücret gerekmiyor ama iyi bir sporsever olmak isterseniz banka hesabınızın bir kısmını ayırmanız gereken kurumlar var. Bugünlerde gözlük kullanmak zorunda kalan bir kısım insanın gözlerinin bozulmasında pay sahibi olan şifreli yayında maçı izleme gibi bir ritüel yok belki ama o günlerde başlayan “yeni futbol düzeni” çeyrek asrı geçtiği şu günlerde artarak devam ediyor.

Günümüzde bir takım mecralarda yaşatılmaya çalışılsa da radyoda maç dinlemek artık epeyce mazide kalmış bir gelenek. Tabii ki her istediğin bilgiye ulaşabilmek de çok güzel bir şey ama eskinin o emek gerektiren bilgi dünyasını özlemek ve zaman zaman yad etmek güzel bir duygu hiç kuşkusuz. Dakika ve skor öğrenip mutlu olduğumuz günlerden, hangi maçı izleyeceğimize karar veremediğimiz günlere erişmenin buruk bir tadı var. içimizde.

 

* Yazıya attığımız başlıkta yazı ile aynı temayı kullanan Woody Allen’ın harika filmini anmak ve okuyucularımıza da anımsatmak istedik.

[1] Cengiz Aytamov’un kitabından uyarlanan Selvi Boylum Al Yazmalım isimli unutulmaz filmde Türkan Şoray tarafından canlandırılan Asya karakteri sevgiyi böyle tanımlanmıştı. 


Bunlar da ilginizi çekebilir;

Futbolun Yeşilçam Serüveni

Futbolda Teknoloji: Çizgiyi Nereye Çekmeli?

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More