Mark Spitz: Havuzdaki Köpekbalığı

Çocukluğumda Karınca Z isimli bir animasyon izlemiştim. Filmin sonunda kamera yavaş yavaş ana kahramanımız Z’den uzaklaşmaya başladı. Önce birçok karınca görüldü, kamera biraz daha uzaklaşınca karıncaların hiçbiri seçilemez oldu ve bir karınca topluluğu görmeye başladım ekranda. Kamera uzaklaşmaya devam etti, karıncalar bir lekeye, adeta bir gölgeye dönüştü toprakta. En nihayetinde bir parkta küçücük bir alanı kaplayan, birisi yanlışlıkla üzerlerine bassa yok olup gidecek olan anlamsız bir görüntüye büründü binlerce karınca. Hayır, hayır; Mark Spitz ile Karınca Z arasından bir benzerlik kurmayacağım. Spitz, kamera ondan ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın anlamsız bir gölgeye dönüşemeyecek kadar büyük bir figür, ama bu hikayede bir Karınca Z var. Şimdi haddimi aşıp kamerayı elime alarak Karınca Z’nin finalini tersten göstereceğim size. Anlamsız bir topluluğun içinden Karınca Z’yi bulacağız Spitz’in hikayesinde.

Mark Spitz tarihin gördüğü en büyük yüzücülerden biri, kimine göre ise en iyisi. Michael Phelps 2008 Pekin’de onun rekorunu kırana kadar 1972 Münih Olimpiyatlarında -evet tek bir olimpiyatta- kazandığı 7 altın madalya ile bir olimpiyatta en çok altın madalya kazanan olimpiyat sporcusuydu o. Amerika’da, Yahudi bir ailenin çocuğu olarak doğup büyüyen Spitz’in annesinin kökleri Rusya’ya babasınınki ise Macaristan’a dayanıyor. Rusya ve Macaristan… Bu iki ülke bu hikayenin ana konusu olmasa da başka bir olimpiyat hikayesinde hayli önem arz ediyor aslında. 1956 Melbourne Olimpiyatları sırasında henüz 6 yaşında olan Mark Spitz’in evinde değişik bir heyecan yaşanmış olabilir belki. Çünkü o oyunlar sırasında su topu yarı finalinde bu iki ülke karşı karşıya gelmiş ve o maç tarihe geçmişti. Burada yeni bir paragraf açıp bir şeyleri daha net anlatmak gerekiyor sanıyorum.

Mark Spitz
Macaristan’daki ayaklanma sırasında bir Stalin büstü

1956 yılında Macaristan’da Sovyetler Birliği destekçisi hükümete karşı bir ayaklanma olmuştu. Bu ayaklanma basit bir protestonun çok ötesindeydi ve Sovyet tankları düzeni sağlamak(!) için Macaristan’a girmişti. İşte bu işgalden sadece birkaç gün sonra bu iki ülkenin takımı olimpiyatlarda su topu yarı finalinde karşı karşıya geliyordu. Haliyle çok gergin bir maç vardı havuzda. Macarların isyanı havuzda da devam ediyordu ve Sovyetlerin bu isyana tanklarla müdahale edebilmesi bu kez mümkün değildi. Ama maç o kadar gergindi ki havuz bir yerden sonra tıpkı bir savaş alanı gibi kana bulandı. Bu ifadenin mübalağa olduğunu düşünebilirsiniz, ama mübalağa yapmıyorum. Tarihte ”Sudaki Kan” ismiyle anılan bu maçın sonlarına doğru Macar takımının iki golünü atan sporcu Ervin Zador’un kaşı yarılıyor ve çıkan gerginliğin ardından hakemler sürenin dolmasını beklemeden maçı bitirip mevcut skoru tescil ediyorlardı. 4-0’lık skorla finale yükselen Macarlar, finali de kazanıp altın madalyayı alıyorlardı ama Macar sporcular için ülkelerindeki mevcut durum düşünüldüğünde bunun pek de bir önemi yoktu belki de. Siyaset, savaş öyle çirkin bir şeydir ki bir sporcunun hayat boyu hayalini kuracağı olimpiyat altını gibi bir güzelliği bile önemsiz hale getirebilir. Ervin Zador tam olarak bunu yaşamıştı. Zador ve arkadaşları o turnuvanın ardından 2500’den fazla sivilin ve 700’den fazla askerin öldüğü ülkelerine geri dönmeyip Amerika’ya iltica etti.

***

1972 Münih Olimpiyatları siyasetin oyunlara etkisi bakımından 1956 Melbourne’ün gerisinde değildi aslında. Oyunlara yine kan karışmıştı, ama Spitz’in havuzunu kana bulamayacağım ben bu paragrafta. Yahudilerin, Avrupa’nın ortasında ayrımcılığa maruz kalmaya başladıkları ilk yerde, belki o suçluların bir kısmının şahitliğinde, Alman Yahudisi kökenli bir Amerikalı yüzücü daha önce hiç görülmemiş bir şeyi başarıyor, girdiği havuzdan 7 altın madalya ile çıkıyordu.

Spitz çocukluğundan beri iyi bir yüzücüydü, daha küçük yaşlarından itibaren ondan şampiyonluklar, rekorlar zaten bekleniyordu elbette, ama yedi altın madalya beklentilerin çok ötesindeydi. Mark Spitz havuza bir insan gibi dalıp oradan bir uzaylı gibi çıkmıştı. O, kendi tabiriyle yüzerek aya giden bir insandı artık. Bu sebeple 2008 Pekin’de kendi rekorunu 8 altın madalya ile geride bırakan Phelps’i de Mars’a giden ilk insan olarak tanımlayacaktı. Phelps’e yönelik bu övgüyü okuduğunuzda Spitz’in centilmen, mütevazı bir sporcu olduğunu düşünebilirsiniz belki, ama aslında hiç alakası yok. Mark Spitz ukala, belki narsist bir adamdı. 1968 Mexico City Olimpiyatlarında takım arkadaşlarına 6 altın madalya kazanacağını söylemiş, haliyle kimseyi inandıramamış ve o oyunlardan da sadece takım ile birlikte kazandığı iki altın madalya ile ayrılmış, bireysel yarışlarda bir gümüş ve bir bronz madalya kazanabilmişti.

Mark Spitz 4 yıl sonra, 22 yaşındayken Münih’e yine 6 altın madalya için geldi ve bu sefer dediğini yaptı, ufak bir farkla; söylediğinden bir fazla altın madalya ve 7 tane de dünya rekoru ile. 1972 Münih Olimpiyatlarında 7 altın madalya alan Mark Spitz, bunların her birini dünya rekorunu da kırarak kazandı. Aslında 6. altın madalyanın ardından 7. yarışa katılmak istemediği söylenir. Söylediğini yapmış, 6 altın hedefini gerçekleştirmiştir ve 7. yarıştaki olası bir başarısızlığın 6 altını gölgede bırakabileceğini düşünür Spitz. 7. yarış ise 100 metre serbesttir, yani bir bakıma kimin gerçekten en hızlı yüzücü olduğunu gösterecek asıl yarış. Anlatılanlara göre antrenörünün ısrarı ile bu yarışa katılmayı kabul eden Spitz, bir rekor daha kırarak alır 7. altınını.

1972 Olimpiyatları, Spitz’in 7 altını kadar Münih Katliamı olarak da bilinen terör saldırısı ile de anılır. 11 İsrailli sporcu öldürülmüştür bu saldırıda. Yahudi bir sporcu olması ve müthiş başarısıyla da fazlasıyla dikkat çekmesi sebebiyle Mark Spitz de tehlike altında görülür. Bir gazetecinin kendisine sorduğu ”Bu sabah olanları duydun mu?” sorusuna, kendisinden beklenen bir ukalalıkla ”Evet, yedi altın madalya kazandım.” şeklinde cevap veren Spitz güvenlik endişesiyle olimpiyat köyünden uzaklaştırılır. Net olarak bilinmese de önce Londra’ya, oradan da Amerikan askerlerinin korumalığında Amerika’ya gider. Ve 22 yaşındaki bu rekortmen yüzücü, inanması zor bir şekilde yüzmeyi bırakır.

Mark SpitzYetenek kısmını bilemem ama sadece dış görünüş olarak değerlendirirsek yüzücü olmasaydı rahatlıkla jön olabilecek kadar yakışıklı olan Spitz sinema ve televizyon sektörüne atılır. Bazı yapımlarda ve reklamlarda yer alan Spitz, özellikle ilk yıllarında ciddi paralar kazanır. Spitz’in röportajlarında spordan erken kopuşuna ilişkin olarak hiçbir pişmanlık emaresi yoktur. O, 1972 Olimpiyatlarında yapacağını yapmış ve devamında bunu paraya çevirmeyi seçmiştir. Lafını hiçbir zaman sakınmayan Mark Spitz, dış görünüşün önemli olduğunu, çirkinler için bir derginin olmadığını, bunu doğru bulmasa da insanların ve hayatın böyle bir şey olduğunu söylemiş, tanrının ona bahşettiği görünüşünü paraya çevirmeyi bilmiştir. Örneğin madalyaları ile verdiği poz, dönemin en ünlü, en çok aranan posterine dönüşmüştür.

Mark Spitz muazzam başarısına rağmen sporcu kişiliğinden daha fazla kendini bir ikona, bir markaya dönüştürme konusunda çok daha iyi bir örnektir benim için. Zaten 6 altın madalya kazanmasının ardından, ismine gölge düşeceği gerekçesiyle 7. yarışa katılmak konusunda tereddütleri olması da bunun bir yansıması benim nazarımda. Yine yarışlardan önce aslında pek bir nedeni olmadan uzatmış olduğu bıyığının çok dikkat çekmesi sebebiyle, bıyıkları ile yarışmış ve hatta bıyıklarının kendisini daha da hızlandırdığını söylemiştir. Bir görseline rastlamamış olsam da dönemin Rus yüzme takımının da Spitz’den etkilenerek bıyık bıraktıkları anlatılır.

Spitz’in sporu bırakma tercihinin doğru olup olmadığını tartışmak bana düşmez. Ben sadece olimpiyat tarihinde böylesine derin bir iz bırakan sporcunun izlerini takip etmek için yazıyorum bunları. Bence yazı yazmanın bir yönü de budur aslında. Bazen bir yargı oluşturmak için değil de sadece izleri daha belirgin hale getirmek için yazarız bir şeyleri. Ortaya çıkan izin nasıl yorumlanacağı okurun kendi görüşüne kalmıştır. Spitz’in paragöz biri olduğunu da düşünebilirsiniz, kötü bir sporcu olduğunu da, parlak bir iş adamı olduğunu da… Ama Spitz’in izleri orada, ve belki biraz da bu yazıda.

Büyük bir aktöre dönüşmese de televizyon ve sinema dünyasının içinde yer almaya devam eden Spitz, yapımcıları arasında Quentin Tarantino’nun da olduğu 2006 yapımı Freedom’s Fury isimli belgeselin anlatıcısıdır. Bu belgeselin konusu 1956 Melbourne Olimpiyatlarında Ervin Zador’un kanının havuzun suyuna karıştığı o unutulmaz su topu yarı finalidir.

***

İyi bir kurgu, iyi bir yazının gerekleri arasında sayılabilir hiç şüphesiz. Ama bazen hayat öyle bir kurgu yapar ki, size sadece olanı anlatmak kalır. Spitz’in hikayesi benim için biraz böyle bir hikayeydi. Kurguyu hayat yapmıştı, bana sadece olanı yazıya dökmek kaldı. Düşünsenize bir kez daha; Rus kökenli bir anne ve Macar kökenli bir babanın oğlu, Alman Yahudisi bir çocuk, Yahudilerin büyük ayrımlara maruz kaldığı Almanya’da, üstelik de aynı gün 11 Yahudi sporcunun katledildiği bir Olimpiyatta 7 altın madalya ile rekor kırıyor. Sonrasında bu çocuk, Macarlar ve Ruslar arasında oynanan ve yine tarihe geçen bir müsabakanın belgeselinde anlatıcı rolünde karşımıza çıkıyor.

1956 Melbourne’de kaşı yarılan Ervin Zador

İlk paragrafta vadettiğim kısma gelince; 1956 Melbourne, 1972 Münih, Ruslar, Macarlar, Almanlar, Yahudiler, altın madalyalar, rekorlar, havuz… Tüm bunların arasında Karınca Z’yi bulalım şimdi. 1956’da havuzda kaşı yarılan Ervin Zador; Rusların, ülkesi Macaristan’ı işgal etmesinin ardından Amerika’ya iltica ettiğinde bir mülteci olarak yapabileceği belki de tek şey olan yüzme hocalığı yapar. Ve bir dönem öğrencileri arasında annesi Rus, babası Macar asıllı küçük bir çocuk da vardır; Mark Spitz.


Bunlar da ilginizi çekebilir;

Michael Phelps: Küllerinden Doğmak

Macaristan Sutopu Takımı ve 1956 Melbourne Olimpiyatları

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More