“Kaybolan” Mahalle Kültürü, Sokak Basketbolu ve Tecrübelerim

Bu yazıda kaybolduğu iddia edilen mahalle kültürüne ve sokak basketboluna bir bakış atacağız. Kemerlerinizi bağlayın!

Mahalle kültürü kayboldu, o eski bayramlar artık yok, pikaplar yerini Spotify’a, iTunes’a bıraktı, falan filan… Birincisi, hala pikaptan müzik dinleyen insanlar var. Varız! Bazı şarkıları o koca derya internette bulamazsınız. İkincisi, online müzik dinleme platformlarını binlerce, on binlerce şarkı dinleyen benim gibi insanlara uygun bulmuyorum. Üçüncüsü, o eski bayramlar hala var. Çünkü ne zaman samimi şekilde cevap alabilsem, yaşlılarımız pek bir şey değişmediğinden bahsediyor. Dördüncüsü, mahalle kültürü kaybolmadı. Siz ana caddede oturuyorsunuz veya sitenizden çıkmıyorsunuz.

Ankara’da oturan biri olarak, ben sizlere Dikmen’den bahsedeceğim. Dikmen, en son duyduğum kadarıyla 400.000 insanın yaşadığı kocaman bir yer. Aracınız varsa, Dikmen’in içinde ulaşım genellikle en fazla 5-10 dakika içinde gerçekleşiyor. Ancak aracı olmayan insanları sınayan dik yokuşları, coğrafi olarak geniş bir alan olması Dikmen’i bir bütün yapmaktan alıkoyan özelliklerden. Öyle ki bir alt sokağa indiğinizde o yokuşu çıkmamak için bazen on dakika fazladan yürüyüp düz bir yol arıyorsunuz. Dolayısıyla Dikmen’de kesik yaşam alanları var diyebilirim. İlker, Keklikpınarı, Harbiye Mahallesi ve biz ana cadde yakınındakiler…

Ana caddede oturmama rağmen mahalle kültürünün kaybolmadığına nasıl karar verdim peki? Şöyle ki, ana caddenin avantajı yukarıdaki bir iki sokakla sürekli bağlantı halinde olması ve ana caddenin o sokaklar için cazibe merkezi olması. Migros, LCW, yüzlerce küçük dükkan, bir Dikmen klasiği Pino Parfümeri, Çağdaş market ve çok daha fazlası ana caddede yer alıyor. Dolayısıyla üst sokaklarda bulunanlar da doğrudan ana caddeyle temas halinde olan insanlar. Ana caddenin hemen altında CarrefourSA, birkaç tane BİM tarzı market olduğu için onları ana caddede pek göremiyoruz. Ana caddedekiler olarak daha çok bir-iki üst sokak ile bağlantılıyız. Günün hemen her saati ana cadde canlıdır. Bir Kızılay kalabalığı ile uğraşmasanız da, yolda yürürken birkaç kez kulvar değiştirmeniz gerekebiliyor. Ana caddede olmama rağmen, bir üst sokaktaki muhtarlığın yanındaki parkla epey haşır neşirim. Bu park hem ana caddeye çok ama çok yakın, hem de yukarıdaki birkaç sokağın tam ortasında kalıyor. Dolayısıyla binlerce farklı insanın bulunabileceği bir yer konumunda. Ve bu parkın bizi ilgilendiren noktası da, basketbol potalarının olması.

Basketbol ile ilgilenmeye NBA izleyerek başlamıştım. Net hatırlıyorum, Miami’nin Shaq ile oynadığı zamanlar… Daha sonra Boston “Big Three”yi kurmuştu ama ben Wade & Shaq işbirliğinden aldığım keyfi daha sonra hiçbir takımdan alamadım. Öyle ki Curry’nin üçlüklerine, Mehmet Okur’un Center oynamasına rağmen attığı şutlarına, Iverson’un tarzına, Nash’in akıl dolu asistlerine, Nate Robinson rüzgarına, Superman havasıyla gelip olsa olsa bir Matter Eater Lad olabilen Dwight Howard’ın abukluklarına birçok şeye tanık oldum, ancak o ortaklıktan ve Shaq’ın dominasyon dönemini geride bırakmış olmasına rağmen oynadığı oyundan aldığım keyfi hiçbir zaman alamadım. Böyle başlayan basketbol sevgim lise ve üniversitede sekteye uğrasa da üniversitenin bitişiyle birlikte tekrar alevlendi. Artık izlemek biraz güç olsa da özetleri kaçırmadan takip ediyorum, her gün en azından bir saat oynamaya çalışıyorum ve gördüğünüz gibi, hakkında yazıyorum. NBA’in o ünlü reklamında dediği gibi, “I Love This Game!”.

Bahsettiğim parktaki basketbol sahasına ilk gittiğimde tabii ki orada ülkemizin en popüler, en çok para harcanan, en çok hakkında kirlilik dedikodusu yapılan, en güvenilmeyen sporu icra ediliyordu. Evet doğru tahmin ettiniz, curling! Şaka bir yana, basketbol sahalarında futbol oynanmasına alışkındım, ancak gördüm ki o sahada futbol oynanmasının nedeni, basketbol oynayan insanların olmaması. Siz orada basketbol oynamaya başladığınızda, insanlar da size katılmak istiyor. Çünkü oranın ruhunda o spor var, orada pota var, insanlar o topu o potadan geçirmek istiyor. Ancak bunu yapabilecekleri bir top yok, olsa da bazen bazı insanlar ilk taşı atmak konusunda çekingen oluyor. Ben ne mi yaptım? Şortumu çektim, bağcıklarımı bağladım, topumu aldığım gibi basketbol sahasına daldım. Topun da ilgi çektiğini kabul etmem gerekir, L.A. Lakers’ın lisanslı bir ürünüydü, çocukluğumdan bana kalan en güzel şeylerdendir, hala amacına hizmet edebilen güzel bir basketbol topu kendisi. Ben oynamaya başladığımda 15-19 yaş arası gençler de bana katılmak istedi. “Limon” denilen serbest atış çizgisinden atılan şutlara dayanan oyunla başlayan süreç teke tek maçlara, daha sonra ekibimiz kalabalıklaştıkça üçe üç, beşe beş, tek pota veya çift pota maçlara doğru ilerledi. Bu aralar mahallenin gençleri telefonumu almış, sürekli “Abi geliyor musun?” sorusuyla durumumu soruyorlar. Mahallenin -ve benim- boş saatim, akşam üzeri beşe tekabül ediyor. Gençler okuldan çıkmış oluyor, ben sabah sporu sonrası makalelerimle boğuşmuş ve biraz zihnimi boşaltma arzusu duyar konuma gelmiş oluyorum. Sonra mı? Sonrası kan, ter, gözyaşı, üçlük, ribaund, skor!

Emin olun, mahalle kültürünüz kaybolmadı. Basketbol, potayı bulduktan sonra en rahat oynayabileceğiniz oyunlardan. Üstelik harikulade bir spor; atlıyor, zıplıyor, deşarj olup gece uyurken uykuyu hak etmiş olduğunuzun bilincinde oluyorsunuz. Tek yapmanız gereken bir basketbol topu edinmek, topunuzu alıp en yakındaki basketbol potasına yol almak. Emin olun seveceksiniz, emin olun mahallenizin insanlarını görmek ve onlarla temasta olmak size iyi gelecek. Hepimiz kök arıyoruz, evimizde hissetmek istiyoruz, hepimiz Rocky’yi sevdik çünkü onun Philadelphia sokaklarında insanlarla temas halinde yaptığı antrenmanlar, şehirle bağı özeldi. Güzeldi.

Dediğim gibi mahalle kültürü kaybolmadı, hala orada. Topunuzu alın, oynayın ve göreceksiniz, haklı çıkacağım. Keyifle kalın, Plase Dergi’yi takipte kalın, hoşça kalın!