Jesse Owens

Savaşın eşiğinde bir efsane…

Bazı insanlar yaptıklarıyla, bazılarıysa temsil ettikleriyle hayatta iz bırakırlar. Her ikisini birden yapabilenler ise unutulmaz olurlar, Jesse Owens bu unutulmaz insanlardan biriydi. 1936 Berlin Yaz Olimpiyatları’nda kazandığı 4 altın madalya, o zamana kadar eşi benzeri görülmemiş bir sportif başarı olmasının yanında hem yükselen faşizme karşı bir zafer hem de hala devam eden ırkçılığa bir darbeydi. Hakkında kitap yazılan, film çekilen bir efsaneydi Jesse Owens belki yaşadığı dönemde hak ettiği saygıyı ve değeri göremedi ama günümüzde dünya çapında tanınan, saygı duyulan ve örnek alının bir karakter haline geldi.

Yaz Olimpiyatları’nda siyahı bir atlet tarafından kazanılan ilk altın madalya 1908 yılında John Baxter Taylor tarafından 4 x 400 yarışında kazanıldı. Bireysel olarak ilk altın madalyayı kazanan siyahı atlet ise, 1924 yılında uzun atlama dalında, DeHart Hubbard’dı. Her iki atlet de tarih sayfalarına isimlerini yazdırmış olsalar bile akıllarda Jesse Owens kadar iz bırakamadı.

Jesse Owens’ın bu kadar iz bırakmasında elde ettiği olağanüstü başarıların yanı sıra dönemin politik olaylarının da çok büyük etkisi vardı. O yıllarda Almanya’da güçlenen Nazizm ve Olimpiyatlar bittikten birkaç ay sonra imzalanan Roma-Berlin Mihver’i, Avrupa’da dengenin ve düzenin değişeceğinin önemli göstergelerindendi ve adeta 2. Dünya Savaşı’nın habercileriydi. İşte tam bu dönemde Jesse Owens’ın, Hitler’in gözleri önünde üst üste kırdığı dünya rekorları sadece bir sportif başarı değil, müttefik güçlerin, mihver güçlere karşı elde ettiği bir zaferdi.

Bir çok olayda olduğu gibi bu olayda da Amerikalılar bu zaferi bir propaganda aracı olarak kullandı ve olayları bir miktar çarpıttı. Sportif anlamda Aryan ırka karşı büyük bir zafer kazanılmış gibi lanse edilse de Almanların kazandığı 33’ü altın 89 madalyaya karşı Amerikalılar 24’ü altın 56 madalya kazanabilmiş ve Almanlar 1936 Olimpiyatlarını açık ara en çok madalya kazanan ülke olarak tamamlamıştı.

Popüler kültürde Jesse Owens’ın kazandığı yarışlardan sonra Hitler’in öfkeyle stadyumu terk ettiği ve onu tebrik etmediği konuşulurken başarılı atletin ülkesinde döndükten sonra yaşadıklarından bahsedilmez. Zaten aslında Owens’ı bu kadar özel yapan da bu yaşadıklarıdır, sporda başardıklarından ve spora kattıklarından ziyade hayata kattıkları bu kadar iz bırakmıştır.

1913 yılında Alabama’da doğan James Clevland Owens ailesinin 7. çocuğu olarak dünyaya geldi. Ailesi maruz kaldıkları ırkçılıktan ötürü 1.5 milyona yakın Afro-Amerikan ile beraber -Owens 9 yaşındayken- Alabama’dan Clevland’a taşındı ve küçük Owens atletizmle burada tanıştı. Yeni okulundaki öğretmeni ona adını sorduğunda aldığı J (cey) C (see) cevabını yanlış anlayıp adını Jesse olarak sınıf defterine kaydetti. Jesse ismi Owens’ın üstüne yapıştı ve hayatının kalanında Jesse Owens olarak tanındı. Ortaokul, lise ve üniversite yıllarında bir sürü rekor kırarak madalya kazandı. 1936 Berlin Olimpiyatları’nda, 100m, 200m, uzun atlama ve 4 x 400 yarışlarında altın madalya kazanarak tarihe geçti ve bir olimpiyatta 4 altın kazanan ilk sporcu oldu. 1984 Los Angeles Yaz Olimpiyatları’na kadar bu alanda tek olmayı sürdürse de Carl Lewis de 4 altın kazanarak onun başarısını tekrarlamış oldu ne var ki Owens 1980 yılında akciğer kanserinden hayatını kaybetti ve rekorunun egale edildiğini görmedi. Jesse Owens’ın özgeçmişi, başarıları ve kırdığı rekorlar hakkında daha detaylı bilgiye kendi adına hazırlanmış web sitesinden ulaşabilirsiniz.
Köleliğin resmi olarak kaldırılmış olmasına rağmen ırkçılığın kuvvetle yaşandığı yıllarda doğup büyümüştür Jesse Owens. Dedesi bir köle, babası ise maraba diyebileceğimiz İngilizce “sharecropper” olarak tanımlanan bir işe sahipti. Lise ve üniversite yıllarında elde ettiği üstün başarılara rağmen hep ayrımcılığa uğradı. Beyazlardan farklı yurtlarda kalıp, farklı yerlerde yemek yedi.

Antrenmanları bile ayrı pistlerde yapmak zorundaydı ama asla yılmadı, kendine inandı ve hep çok çalıştı. Elde ettiği başarıları anlatırken: “Hepimizin hayalleri var. Fakat bu hayalleri gerçeğe dönüştürmek için korkunç derecede kararlılığa, adanmışlığa, disipline ve çabaya ihtiyaç var.” dedi. Kırdığı rekorlar ve kazandığı madalyalardan sonra ülkesine döndüğünde yüz binler onu havaalanında karşıladı ve tebrik etti çünkü o faşizme karşı bir zafer kazanmıştı ama insanların onun siyahi olduğunu hatırlaması uzun sürmemişti. Otobüslerde gene en arkalarda, restoranlarda gene ayrı masalarda oturmak zorundaydı. Döndükten sonra benzin istasyonlarında, marketlerde çalıştı çünkü madalyalar karın doyurmuyordu. Hitler’in onu tebrik etmeyişi, elini sıkmayışı ona sorulduğunda: “Hitler’in tebrik etmeyişi bir yana Başkan Roosevelt’de (Dönemin Amerikan başkanı) beni tebrik etmedi. Beyaz Saray’a çağırılmadım, bir tebrik notu ya da bir telgraf bile almadım.” demişti. 6 başkan ve 40 yıl sonra, 1976 yılında yani ölümünden 4 yıl önce, başkan Ford tarafından bir sivilin alabileceği en yüksek onur olan Özgürlük Madalyası’na (Presidential Medal of Freedom) layık görüldü ve adeta değer görmediği 40 yılın günahları için af dilenildi.

Jesse Owens’ın kazandığı madalyalar ve ırkçılığa karşı duruşunun yanında ezeli rakibi Luz Long ile kurduğu dostlukla da akıllara kazındı. Long, Aryan ırkın sözlük karşılığı gibiydi adeta; uzun boylu, mavi gözlü ve sarışın. Kendisini üstün ırk olarak görüyor muydu bilinmez ama bir çok Amerikalının aksine siyahi Owens’a yakınlık gösterdi.

 Long ve Owens

Owens’ın anlattığına göre uzun atlama elemelerinde ilk iki hakkında faul yaptığı için Long onun yanına gelip ona, finallere kalmak için gerekli mesafeyi çok rahat atlayacağını, bu yüzden risk almayıp bir adım geriden zıplamasını ve böylelikle faul yapma ihtimalini ortadan kaldırması konusunda telkinde bulunmuştu. Long’un en ciddi rakibi olmasına rağmen ona bu şekilde yardımcı olması Owens’ı çok etkilemiş ve olimpiyatlardan sonra da ikili uzun süre mektuplaşmışlar, ta ki Long 2. Dünya Savaşı’nda cephede vurulup 1943 yılında hayatını kaybedene kadar. Hitler’in, Owens’a yakınlık gösterdiği için Long’u cepheye yolladığı da rivayet edilse de kesinliği konusunda tam bir bilgi yok. Owens, dostunun ölümünden sonra onun oğluyla mektuplaşmaya başlamış ve dostluklarını bu şekilde onurlandırmış.

Bırakın Nazi Almanya’sındaki bir Alman’ı, Amerika’daki bir göçmen İrlandalı bile siyahi biriyle konuşmaktan kaçınırken, Long’un Owens’a gösterdiği dostluk ve insanlık, gerçekten onurlandırılmayı hak ediyor. Owens’ın hayatını anlatan 2016 yapımı Rüzgarın Oğlu (Race) filminde de Long’un gösterdiği insaniyet ve Long’un anısı hakkettiği değeri görüyor. Owens’ın hikayesini anlatırken Long’dan bahsetmemek çok büyük haksızlık olur. Long’un hem sportif anlamda rakibine gösterdiği centilmenlik hem de ırkına aldırış etmeden gösterdiği samimiyet bugün bile bir çok insana örnek olacak cinsten. Maalesef hala dünyanın çeşitli yerlerinde sporcular ırkçı tezahüratlara maruz kalıyor ve hala ayrımcılığa uğruyorlar. Jesse Owens’ın ruhu, kızları tarafından onun adına kurulan dernek aracılığıyla hala yaşatılıyor. Long ve Owens gibi güzel insanlar hem sporu hem insanlığı ileri taşıyorlar. Aradan geçen 80 yıla rağmen hala onların hikayesi hiç sıkılmadan anlatılıyor ve yazılıyor.