Futbol ve Siyaset: Hürriyet İsteriz! (2)

Bölüm 2

I.Meşrutiyet’in ilanından sonra İttihat ve Terakki ile tanışan futbolun macerası, Futbol ve Siyaset yazı dizisinin ikinci bölümüyle devam ediyor.

Önceki bölüm: Futbol ve Siyaset: İngiliz İcadı Osmanlı’da (1)

***

Ben bu kadar kendi zıttı ile beraber gelen ve zıtlarının altında kaybolan nesne görmedim (hürriyet). Kısa ömrümde yedi sekiz defa memleketimize geldiğini işittim. Evet, bir kere bile kimse bana gittiğini söylemediği halde, yedi sekiz defa geldi ve o geldi diye biz sevincimizden, davul zurna, sokaklara fırladık.

Ahmet Hamdi Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, s.22

Futbol ve siyaset
İttihat ve Terakki amblemi

Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti, hayli sıkıntılı günlerden geçiyordu. Gece gökyüzünde bulutların arasından kurtulmayı başaran ay ışığı, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin koridorlarını aydınlatırken binanın talaş kokusu, Haydarpaşa tarafından esen rüzgarın getirdiği deniz kokusuyla buluşmuştu. Gece vakti mutlak bir sessizliğin hakim olduğu II.Mahmut’tan kalan bu okulda, sessizlik ayak sesleriyle bölünüyordu. Ellerinde tuttukları kandillerin ürkek ışıkları altında ilerleyen Abdullah Cevdet ve İbrahim Temo, gündüzden sözleştikleri diğer arkadaşlarıyla buluşmaya gidiyorlardı. Gizli bir iş çevirmenin heyecanı, karşı gelmenin gururu ve gençlik ateşi bir araya gelmiş bu gençlerin içinde alev alev yanıyordu. Buluşma bitip gece tekrar sessizliğe gömüldüğünde, Abdullah Cevdet’in ceketinin gizli cebinde yer alan kağıttaki başlık ve tarih, 600 yıllık imparatorluğun seyrini değiştirecekti: İttihad-ı Osmani Cemiyeti, 1306 (miladi 1889).

Tıbbiyeli öğrencilerin bir fikir kulübü olarak kurdukları İttihad-ı Osmani Cemiyeti’nin öncelikli amacı, başta Namık Kemal olmak üzere, milliyetçi desenlerle bezeli yasaklı yazarların eserlerine ulaşmaktı. Çoğunluğu gece kandil ışıkları altında yapılan toplantılarda Cemiyet’in üyeleri gizlice toplanmakta ve kandillerin ürkek alevlerine nazire yaparcasına yanan gençlik ateşini harlayarak yasaklı eserleri aralarında tartışmaktaydılar. Abdullah Cevdet’in Cemiyet’in kuruluşunu ilan eden kağıdı ceketinin cebine yerleştirmesinden yaklaşık 6 yıl sonra Paris’te bulunan Ahmet Rıza’nın telkinleri İstanbul’a ulaşıyor ve Cemiyet adını köklü bir değişime uğruyordu.

Futbol ve siyaset
Ahmet Rıza Bey

40’lı yaşlarının sonlarındaki Ahmet Rıza, Galatasaray Lisesi’nden mezun olduktan sonra ziraat eğitimi için Fransa’nın yolunu tutmuştu. İbrahim Temo ve arkadaşlarının İttihad-ı Osmani Cemiyeti’ni kurdukları gece, Eyfel Kulesi’nin önünden geçen Ahmet Rıza, dünyanın en güzel şehirlerinden birinin merkezine böyle bir demir yığınının kondurulmasını garipsiyordu. Geçen 6 yılda Eyfel Kulesi’nin önünden her geçişinde değişimin ilk başta mutlaka yadırganacağını fakat inat edilirse etrafındakileri kendine adapte edebileceğini düşünecek ve o da Fransızlar gibi bu demir yığınına alışacaktı. Bir süredir aklını kurcalayan birçok konuyu yine bu günlerde çözüme bağlayacak olan Ahmet Rıza, Comte’un pozitivizm düşüncesinden hayli etkilenmişti.

Ahmet Rıza, İstanbul’daki arkadaşlarından gelen mektubu okurken pozitivizm düşüncesi aklının bir köşesinde tutuyordu. Mektuba verdiği cevapta aklının köşesinden çıkardığı bu düşünceyi satırlara döken Ahmet Rıza, pozitivizmin iki düsturu olan düzen (ittihat) ve ilerlemenin (terakki) arkadaşlarının kurduğu Cemiyet’in yeni ismi olması gerektiğini yazıyordu.

Bu mektubun üzerinden yıllar geçiyor ve İttihat ve Terakki etki alanını genişletiyordu. Öyle ki kuruluşundan 20 yıl sonra kavuştuğu güçle II.Abdülhamit’in buzdolabına sakladığı meşrutiyet fikrini tekrar canlandırmıştı. Büyük baskılar sonucunda Abdülhamit’e II.Meşrutiyet’i ilan ettirmeyi başararak ülke yönetimindeki hakim güçlerden biri olmuştu. İttihat ve Terakki bünyesinde barındırdığı Türkçülük, gençlik, yönetenler sınıfından olma, mekteplilik, burjuva zihniyetli olmak gibi özellikleriyle Osmanlı’nın çehresini değiştirip, mutlak bir düzen ve ilerleme hedeflemişti.

Tıpkı İttihat ve Terakki gibi Osmanlı’da düzenini kurup ilerlemek isteyen futbol, II.Meşrutiyet’in ilanıyla kendine daha geniş imkanlar bulmayı ümit ediyordu. İstibdat uygulamalarının kalkmasıyla gelen özgürlük rüzgarı özellikle Osmanlı gençleri arasında esiyor, bu rüzgarda salına salına tüm cazibesini sergileyen futbol arz-ı endam ediyordu.

Esen rüzgardan nasibini alan Saint Joseph Liseli gençlerden birkaçı, futbolun büyüsüne kapılıyorlardı. Futbol, tıpkı daha önce Galatasaray Lisesi’nde yaptığı gibi onların kulaklarına da ne denli çekici olduğunu fısıldıyordu. Necip Okaner ve Ziya Songülen başta olmak üzere çoğunluğu mütevazi ailelerin çocukları olan bu isimler, geceleri bir futbol kulübü kurmanın hayaliyle uykuya dalıyor, sabahları ise yine bu hayalle uyanıyorlardı. Fenerbahçe, işte bu hayalin ete kemiğe bürünmüş haliydi.

Futbol, Fenerbahçe ile kendine yeni bir ev daha bulmuştu bulmasına fakat geçmiş tecrübeleri ona Osmanlı’da bir kulübü yürütmenin, kulübü kurmaktan daha zor olduğunu öğretmişti. Bu noktada Saint Josephli gençlerin karşılarına iki büyük sorun çıkıyordu. Birincisi onlar Galatasaray Lisesi’ndekiler gibi üst tabaka ailelerin çocukları değillerdi yani bir kulübü kendi imkanlarıyla çevirebilecek maddi güçleri yoktu. İkincisi ve belki daha da önemlisi Saint Joseph Liseli gençlerin başı devletle derde girerse onları koruyacak bir hamileri de yoktu. Bu sebeple 1911’e gelindiğinde maddi olarak daha fazla direnecek gücü kalmayan Fenerbahçe, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı. Futbol tam bavullarını toplayıp Kadıköy’den ayrılıyordu ki Elkatipzade Mustafa Bey çıkageldi ve belki de kulübün tarihini değiştirdi. Kendisine doğru başını okşayarak yaklaşmakta olan Elkatipzade Mustafa Bey’in Fenerbahçe’ye gelmesi kulüp için bambaşka bir anlam da taşıyordu. Mustafa Bey, futbolun elinden tutup onu üyesi olduğu İttihat Terakki ile tanıştıracaktı. Futbol, İttihat ve Terakki ile tokalaşırken Osmanlı’da koruyucusunun değiştiğini anlamış oldu. Güç, artık sarayda değildi. Futbol ve siyaset, İttihat ve Terakki üzerinden yapılanacaktı.

Futbol ve siyaset
Tevfik Fikret

Futbol, Osmanlı’daki değişimin farkında olarak bu değişimden nasibini alacağını önceden biliyordu. Galatasaray Lisesi’nin bahçesinde sürekli yeni gençleri kendine bağlarken İttihat ve Terakki’nin gözünü kendisine diktiğini de elbette fark etmişti. Buna karşın Galatasaray’da, İttihatçılar ile arasında koca bir Tevfik Fikret vardı. Lisenin fikri gelişmesine damga vuran Müdür Bey, özgürlükçü olmasına karşın II.Abdülhamit’i deviren İttihatçılara karşı her zaman temkinliydi. Tevfik Fikret’in bu tutumu İttihat ve Terakki’yi Galatasaray Lisesi’nden uzak tutmuştu. Galatasaray’ın futbol takımının maddi ve siyasal desteğe ihtiyaç duyduğu anlarda dahi bu ihtiyacı kendi imkanlarıyla tamamlamaya çalışan Tevfik Fikret ve Galatasaray’ın diğer idarecileri buna ek olarak saraydan da destek almaya devam ediyorlardı. Bu süreç halen daha süregelen lise-kulüp bağlarını güçlendiriyor ve Galatasaray’a görece bir bağımsızlık kültürü aşılıyordu.

Öte yandan arkasına Galatasaray Lisesi gibi güçlü bir kurum olmayan Fenerbahçe, kapılarını İttihat ve Terakki’ye açmaktan başka bir kurtuluş yolu bulamamıştı. Fenerbahçe’nin bir semt takımı olması ve üye yapısındaki çeşitlilik İttihat ve Terakki’ye kulübe nüfuz etmek için uygun bir ortam hazırlamıştı.

Kulübün içinde yavaş yavaş yapılanan İttihat ve Terakki için öncelik kulübün varlığını sürdürmesiydi. Fenerbahçe, Elkatipzade Mustafa Bey’in kulübü yok olmaktan kurtarmasına karşın maddi zorluklar yaşamaya devam ediyordu. Bu maddi zorluklar karşısında en büyük desteği ise üst düzey İttihatçılardan alıyorlardı. 1911’den itibaren başta futbolun Osmanlı’daki eski dostu Fuat Hüsnü ve ağabeyi Hamit Hüsnü olmak üzere birçok İttihatçı, Fenerbahçe’nin idari kadrosunda yer almaya başlamış ve İttihat ve Terakki’nin kulübe etkisi günden güne artmıştı. Bu gelişmeleri takip eden yıllarda ise Bayındırlık Bakanı Hulusi Bey’in kulüp yönetiminde yer almasıyla, Fenerbahçe’de sonraları gelenekselleşecek bir uygulama başlayacak ve üst düzey hükumet yetkilileri devlet görevleri sürmesine rağmen kulübün içinde yer alacaklardı. Bunun yanında sadece İttihatçılar değil, saray eşrafı da kulüpte önemli görevlerde bulunacaktı. V.Murat’ın torunu şehzade Osman Fuat ve ileriki dönemde halife Abdülmecit’in oğlu Ömer Faruk, kulüpte fahri başkan sıfatıyla konumlanacaklardı. Futbol ve siyaset, Fenerbahçe çatısı altında belki de hiç olmadığı kadar yakınlaşacaktı. Bu dönem futbola, Osmanlı’nın yeni dönemi ve hatta Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında var olması için gerekli tecrübeyi sağlayacaktı.

İttihat ve Terakki’nin futbolun üzerine bu denli düşmesinin ana nedeni tabi ki Osmanlı gençlerinin ruhsal ve bedensel gelişmelerini sağlamak değildi. Özellikle Balkan Harbi sonrasında Osmanlı coğrafyasında iflas eden Osmanlıcılık, yerini milliyetçi ideolojilere bırakmıştı. Türk ve Müslüman olmayanların ağırlıklı olduğu futbol liginde, Türk ve Müslüman takımların başarı kazanması yalnızca sportif değil; aynı zamanda kırılan gururunu onarmaya çalışan Osmanlı için siyasal bir araç halini almıştı. Üstelik futbolcular sahadan galibiyetle ayrıldıkça milliyetçi bilinç gelişiyor, futbol adeta bir propaganda aracına dönüşüyordu.

Futbol, İngiltere’den gelip Selanik’e indiği günden beri birçok değişim geçirmişti. İngiliz icadı bir oyun olarak geldiği Osmanlı’da önce varlığını kabul ettirmiş, ardından kendini korumak adına siyasetle yakın ilişkiler kurmaya başlamıştı. Buna karşın savaş yıllarındaki İttihat ve Terakki iktidarında futbolun bir oyun olduğu unutulmuştu. Futbol artık siyasal bir enstrümandı. Sahada kazanıp kaybetmek dünyanın her yerinde çok daha fazlasını ifade ediyordu ancak Osmanlı’da bu belirli ölçüde bir milletin onur mücadelesine dönüşmüştü. İttihat ve Terakki, gençleri futbol eliyle konsolide ediyor, resmi ideolojisini meşin yuvarlakla önce sahalara, sonra tribünlere sonra ise bütün bir millete götürüyordu.

Fenerbahçe’nin İttihat ve Terakki desteğiyle gösterdiği gelişim, futbol ve siyaset arasındaki ilişkinin ne denli hayati olduğunu gözler önüne sermişti. İstanbul’un diğer yakasındaki kulübün bu denli hızlı gelişmesi Galatasaray’ın içindeki bazı isimlerin de dikkatini çekmişti. Tevfik Fikret’in İttihatçılara kapıları kapatmasından rahatsız olan bu isimler, kendilerinin de Fenerbahçe’ye benzer bir yol izlemesi gerektiğini düşünüyorlardı. Bunlar kulübün kozmopolit yapısına da karşıydılar. Sahip oldukları düşüncelerle Galatasaray’da barınamayacaklarını anlayan Aydınoğlu Raşit Bey önderliğindeki bu ekip, Galatasaray’dan ayrılarak çok daha milli desenlerin hakim olduğu Altınordu’yu kurdular.

Talat Paşa - Biyografya
Talat Paşa

Futbol ve siyaset ilişkisi mevzu bahis olduğunda, sanıyorum bu topraklardaki çok az kulüp Altınordu kadar net bir misyon üstlenmiştir. Bugünlerde İzmir’deki adaşında olduğu gibi çoğunlukla Türk isimleri bünyesinde barındırmak isteyen Altınordu, bu yönüyle dönemin iktidarının futboldan talep ettiği hemen hemen her şeyi karşılamaya hazırdı. Milliyetçiliğin böylesine ön planda tutulduğu bir takıma İttihat ve Terakki’nin de kayıtsız kalması elbette düşünülemezdi. 1914’te kulüpteki tüm gayrimüslimler ihraç edilirken başkanlığa Aydınoğlu Raşit Bey getirildi. Buna karşın asıl dikkat çekici olanı ise kulübün fahri başkanlık koltuğundaki isim olacaktı. O günlerde kulüplerde fahri başkanlar bir çeşit hami idi. Bu isimler özellikle kulüplerin devletle ilişkilerinde koruyucu görevi üstlenirlerdi. Altınordu, bu anlamda o güne kadar görülmemiş bir şekilde, çok üst düzey bir devlet görevlisini fahri başkanlığa getirerek ne kadar güçlü bir destek aldığını herkese gösterdi. Altınordu Fahri Başkanlık makamında Osmanlı Devleti’nin sadrazamı Talat Paşa oturuyordu.

Altınordu’nun kurulmasıyla futbol ve siyaset ilişkisi farklı bir boyuta taşınmıştı. Zira ilk defa siyasal iktidarın futbol yapılanması kendi içinde ikiye bölünmüştü. İttihat ve Terakki’nin sivil kanadı Fenerbahçe’de toplanırken, askeri kanadı ise Altınordu bünyesinde örgütlenmişti. Bunun dışında İzmir Karşıyaka’da kurulan futbol kulübünü de himayesine alan İttihat ve Terakki, Altay’ın da kuruluş ve gelişiminde yer almış önemli İttihatçılarla (Şükrü Saracoğlu, Mustafa Necati, Vasıf Çınar gibi.) İzmir’deki yapılanmasını futbol üzerinden sağlamlaştırmıştı. Tüm bu kulüpler arasında Sadrazam Talat Paşa’nın verdiği açık destekle artık devletin resmi propaganda takımı olduğu açıkça belli olan Altınordu’nun siyasi gücü ortadaydı. Buna karşın Fenerbahçe ise daha geniş kitlelere ulaşmayı başarması açısından halkla iyi ilişkiler kurabilmişti. Her iki takımın İttihatçılardan bu denli büyük destek görmesi karşısında kendisini güvenceye almak isteyen Galatasaray ise eski sadrazamlardan Sait Halim Paşa’yı fahri başkanlık koltuğuna oturtmuştu.

Kulüplerin bu denli ayrışması sadece saha dışında değil saha içinde de kendini belli ediyor, futbol ve siyaset ilişkisi yeşil zemine (o dönemlerde pek de yeşil olmasa da) yansıyordu. Özellikle Altınordu ve Fenerbahçe maçlarının gerilim dozu hayli yüksek olabiliyordu. Devletin takımı sıfatıyla kayrılmanın sınırlarını zorlayan Altınordu, diğer takımları saha içinde olmasa da saha dışında ezip geçmeyi başarıyordu. Buna en büyük örnek ise savaş yıllarında diğer takımlardan oyuncular cepheye giderken Altınordu oyuncularının bu uygulamadan muaf tutulmasıydı. Buna karşın varlığını Galatasaray ve Fenerbahçe gibi futbola değil, siyasete borçlu olan Altınordu yok olmaktan kurtulamayacaktı. İttihat ve Terakki’nin iktidardan düşmesiyle tüm gücünü kaybeden Altınordu, önce güç kaybedecek sonra ise kalan isimlerinin Fenerbahçe’ye katılmasıyla tarihe karışacaktı.

Birinci Dünya Savaşı'nda Futbola Dair Dokuz Bilgi - World War Türkiye

Futbol, İttihat ve Terakki’nin baskısından kurtulduğunda siyasal bir araç olmaktan kurtulduğunu zannetmişti. Halbuki futbol için asıl zorluklar işgal günlerinde başlayacaktı. I.Dünya Savaşı yıllarında ülkedeki “düşmanlara” karşı saha içinde zaferler kazanan futbol kulüpleri, toplumun yerle yeksan olan gururunu ve moralini biraz olsun yükseltebiliyordu. Bunlar arasında kuruluş amaçları neredeyse tamamen siyasal mücadeleye katkı sunmaktan ibaret olan İzmir kulüpleri, İzmir’in işgaliyle hayli zor günler yaşayacaktı.

İzmir takımlarının yaşadığı zorlukları İstanbul’un işgaliyle yaşamaya başlayan İstanbul kulüplerinden Galatasaray, içinden çıktığı liseye sığınarak bu zor günlerde varlığını muhafaza etmişti. Fenerbahçe ise çoğu İttihatçılardan oluşan yöneticilerinin tutuklanması karşısında bir kez daha yok olma tehlikesi yaşamıştı. Onları bu durumdan kurtaran ise İttihat ve Terakki’nin önde gelen isimlerinden Sabri Toprak Bey olmuştu. Milli Mücadele döneminde de kritik rol üstlenen Sabri Bey’in kulüpteki varlığı, kulübün Milli Mücadele’ye aktif olarak destek vermesine yol açacaktı. Özellikle 1918 sonrası Milli Mücadele’ye destek olan İttihatçıların gizli kalmaya ihtiyaç duydukları süreçte Fenerbahçe onlar için bir sığınak olacaktı.

Futbol, birbiriyle saha içinde devamlı bir rekabette bulunan iki kulübün ortak paydada buluştuğuna da o günlerde şahit olmuştu. O dönemde Galatasaray ve Fenerbahçe, işgal kuvvetlerinin takımlarına karşı birlikte hareket etme kararı almışlardı. Zira mesele futboldan çok, yeşil sahadaki cephe savaşı gibi algılanmaktaydı. Bunun en net örneği ise İstanbul’un düşman işgalinden kurtulmasının ardından Refet Paşa’nın, o dönem idmancı heyetinin başında bulunan Ali Sami Bey’e sarf ettiği şu sözlerdi: “Bizler Anadolu’da düşmana karşı savaşırken siz de burada işgal kuvvetlerinin takımlarına karşı yaptığınız maçlarla İstanbul halkının maneviyatını yükselttiniz” (İkdam, 23 Teşrinievvel 1338).

Futbol artık sadece Galata ve Kadıköy’de değil, İstanbul’un çeşitli bölgelerinde de kendini kabul ettirmişti. O bölgelerden biri olan Beşiktaş da futbola ev sahipliği yapıyordu. II.Abdülhamit zamanında Jimnastik Kulübü olarak kurulan Beşiktaş, Şeref Bey’in kurduğu Valideçeşme Spor Kulübü’nü bünyesine katarak futbolla tanışmıştı.

Beşiktaş’taki sahada bundan sonra ne yapacağını düşünen futbol, Osmanlı Devleti’nin miadının dolduğunu fark etmişti. İzmir ve İstanbul’daki günlerinde gördükleri, 600 yıllık imparatorluğun tükenmekte olduğunu açık seçik gösteriyordu. Tıpkı kendisi gibi İstanbul’un da insanın yüreğine düştüğü anda onu ele geçirdiğini tecrübe eden İngiliz icadı, bu şehrin her köşesini özleyeceğini kalbinde hissediyordu. Futbolu, içine daldığı bu derin düşüncelerden çıkaran ise Beşiktaş Vapur İskelesi’nden gelen sesler oldu. Gözlerini kısarak denize bakan futbol, askeri bir motorun Kız Kulesi açıklarına yol almakta olduğunu gördü. Motordakileri seçmek için iskelenin yakınına sokulan futbolun tek gördüğü, sarı saçları rüzgarda dalgalanırken masmavi gözleriyle İstanbul’u seyreden bir adamın siluetiydi. O adam az sonra bineceği vapurla bir milletin kaderini değiştirecekti.

Futbol; Roman Horak ve Wolfgang Reiter’in de altını özellikle çizdiği üzere toplumsal, politik ve kültürel gelişmelerin aksettiği veya kolektif özlemleri ve çelişkileri yansıtan bir aynadır.

Tanıl Bora; Futbol ve Kültürü, s.19-20

Sonraki bölüm: Futbol ve Siyaset: Genç Cumhuriyet (3)


Yararlanılan Kaynaklar:

Mehmet Ali Gökaçtı (2008), Bizim İçin Oyna, İstanbul: İletişim Yayınları

Dağhan Irak (2013), Hükmen Yenik, İstanbul: İstanbul: Doğa Basın Yayın

Roman Horak; Wolfgang Reiter; Tanıl Bora (2020), Futbol ve Kültürü: Takımlar, Taraftarlar, Endüstri ve Efsaneler, İstanbul: İletişim Yayınları

https://tasam.org/tr-TR/Icerik/51403/bandirma_vapurunun_hikayesi


Bunlar da ilginizi çekebilir;

Hollanda – Almanya Rekabeti: Savaş’ın Futbol’u

Atatürk’ün Güneş’i

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More