Futbol ve Siyaset: Genç Cumhuriyet (3)

Bölüm 3

Rejim değişikliğinden sonra Türkiye Cumhuriyeti ile tanışan futbolun macerası, Futbol ve Siyaset yazı dizisinin üçüncü bölümüyle devam ediyor.

Önceki bölüm: Futbol ve Siyaset: Hürriyet İsteriz! (2)

* * *

Herhangi bir şarkı bir yerlere götürebilir bizi gökyüzüne bakarken, ama her şarkıyla bir yere gitmeye uğraşırken yozuz hepimiz.

Ferhan Şensoy, Düşbükü, s.69

19. yüzyılın sonlarında Osmanlı Devleti’ne adım atan futbol, 20. Yüzyılın başlarında gözlerini yeni bir devlette açıyordu. Beşiktaş İskelesi’nden Samsun’a hareket eden kararlı ve idealist subay, Anadolu’da bir hürriyet ateşi yakmış ve bunu bütün ülkeye yaymıştı. Yıllar geçtikçe Mustafa Kemal ve arkadaşlarının yaptıkları tarihin şanlı sayfalarında yerini alacak ve Osmanlı Devleti’nin küllerinden genç Türkiye Cumhuriyeti filizlenecekti. Yeni koşullar, yeni devlet ve yeni rejim arasında futbol ve siyaset de yeni bir ilişki tesis edecekti.

Anadolu coğrafyasında yaşanan gelişmeler futbol için bile baş döndürücü bir hızda cereyan ediyordu. Hayatında birçok gelişmeye tanıklık eden İngiliz icadı, burada gördükleri karşısında şaşırmayı çok erkenden bırakmıştı. Osmanlı Devleti’ne geldiği ilk günlerde önce yasaklanmış, sonraları göz yumulmuş ve son olarak kontrol altına alınmak istenmişti.

Şimdi Türkiye Cumhuriyeti’nde ise, Osmanlı’da son dönemde gördüklerinin devamını yaşıyordu. İttihat ve Terakki’nin, temel spor politikası gençlerin ruh ve beden sağlıklarının korunmasına ve geliştirilmesine yönelikti. Yeni rejim, İttihat ve Terakki’nin bu politikasını sürdürmeye kararlıydı. Buna karşın futbol, bu anlamda İttihat ve Terakki’nin amacına “tam olarak” hizmet etmiyordu. Ancak o, kendini kabul ettirmenin bir yolunu her zaman ve her yerde bulmuştu. Osmanlı’da olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti’nde de kendini, devletin işine yarayan bir araç olarak sunmayı başaracaktı.

Yeni cumhuriyetin kadroları da futbolu bu yönüyle önemseyecekti elbette. Her ne kadar olimpik sporlara daha fazla önem atfedilse de futbol giderek popülerleşiyor ve kendine yeni destekçiler buluyordu. Bu popülerlik, futbolu kendine has politik bir bağlama oturtuyor ve diğer sporlardan farklı biçimde değerlendirilmesine yol açıyordu. Futbol da elbette bunun farkındaydı. O İstanbul’da sokak sokak gezen ve görenin bir daha unutamadığı, en çapkın spordu.

1922’de hazırlıklarını sürdüren ilk millî takım.

Erken Cumhuriyet Dönemi’nde futbola, daha önce yüklenmemiş yeni bir misyon yükleniyordu. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu için birçok kişi bedel ödemiş, yine birçokları önemli görevler üstlenmişti. Elbette futbol da bu topraklarda yaşamak için üzerine düşeni yapmalıydı. Bu nedenle futbol, Ankara’daki pek yetkili bazı tanıdıklar araya sokularak terfi ettirilmişti. Cüzzi bir maaş ve Çankaya’da bir ev karşılığında anlaşılan futbolun görevi, dış dünyaya Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığını ve konumunu tanıtmaktı. Bu yeni devlet, kendine Batı medeniyetini örnek alıyor ve onların bulunduğu çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmaya çabalıyordu. Haliyle Batı’nın bir numaralı sporunu benimsemesi ve ülke gençlerinin Batı’daki yaşıtlarıyla aynı paydada buluştuğunu cümle aleme göstermesi bakımından futbol hayli kullanışlı bir araçtı.

Bu amaca uygun olarak öncelikle futbolun yapılanması gerekiyordu. Futbol ecnebiydi ecnebi olmasına fakat uzun süredir Osmanlı’da yaşamak onu kaçınılmaz biçimde değiştirmişti. Şimdi tekrar Avrupalılarla karşılaşmadan önce futbola en uygun kıyafetler alınmalı, o dönemlerde her alanda olduğu gibi bu alanda da “biz değiştik” mesajı verilmeliydi. Tüm bunların neticesinde futbolun şekil ve şemalini düzeltmek adına bu işi bilenlerden oluşan bir heyete ihtiyaç duyuldu.

Bu ihtiyaca binaen 1922 yılında İdman Cemiyetleri İttifakı kurulmuş ve Türkiye’nin merkezi ilk spor teşkilatı olarak göreve başlamıştı. İCİ’nin amacı, kulüpler arasında koordinasyonun sağlanması ve organizasyonların düzenlenmesiydi. İCİ’nin ilk başkanı olan Ali Sami Yen’in önderliğinde federasyonlar kurulmuş ve futbol da en nihayetinde bir federasyonun himayesine verilmişti. Futbol Federasyonu’nun ilk başkanı ise yine bir başka Galatasaraylı Yusuf Ziya Öniş olmuştu…

İCİ’nin çalışma prensipleri elbette yeni rejimin isteklerine uygun olarak belirlenmişti. Öyle ki İCİ kurulur kurulmaz, milli takım oluşturmak ve 1924 Paris Olimpiyatlarına katılmak birincil gündem maddesi olmuştu. Bu amaçla FIFA’ya başvurulacak ve oluşturulacak milli takım, yabancı ülkelerin takımlarıyla maç yapabilecekti. Bir başka ifadeyle, futbol kendisine verilen görevi ifa etmeye başlayacaktı.

Futbol ve siyaset

Günün koşullarında bir “milli” takım kurulacağı haberi elbette ki heyecanla karşılanmıştı. Öyle ki Akşam gazetesi o günlerde “Türk Milli Takımı kimlerde müteşekkil olmalıdır?” başlığı altında bir anket bile başlatmış, katılım hayli yoğun olmuştu. Sahada “ecnebilere” karşı mücadele edecek “Türk” çocukları, Batı medeniyetine Türkiye Cumhuriyeti’ne dair birçok şey anlatabilirdi.

Futbol artık sahneye çıkmaya hazırdı. Saçları taranmış, kulağına yapacakları fısıldanmış, üstündeki beyaz formaya bir de kırmızı şerit çekilip ay yıldız kondurulmuştu. Türkiye Milli Futbol Takımı, sonraları ülke futbolunun hayli içli dışlı olacağı Romanya ile tarihindeki ilk uluslararası maçını yapmaya hazırdı. Cumhuriyetin ilanından üç gün evvel yapılan maç, futbol ve siyaset ilişkisinin yeni dönemine dair ciddi ipuçları veriyordu. Futbol, milliyetçi duyguların daha da harlanmasına ve henüz taze olan ulus bilincinin inşasına hizmet ediyordu.

Ali Sami Yen’in teknik direktörlüğünde çıktığı ilk maçta Romanya ile 2-2 berabere kalan Türkiye Milli Takımı, maçı takip edenlere büyük bir gurur yaşatmıştı. Batı’nın karşısına tamamen onlara ait olan bir oyunla çıkılmış ve bu toprakların çocukları muvaffak olmuştu. Atılan her gol, Batı’ya karşı yıllarca hissedilen ezikliğin üzerine bir büyük darbe demekti. Futbol, kendisini sevenleri üzmemişti. Onların kalbindeki heyecan, yüzündeki gülümseme ve stadyumdan çıkarken ağızlarından çıkan sözlerde futbol vardı.

Türkiye Cumhuriyeti’ndeki geleceğinden kaygılanan futbol, o günden sonra insanların gözlerindeki ışığı gördü ve aklındaki tüm soru işaretlerini son düdükle birlikte Taksim Stadyumu’nda bıraktı. Türkiye’de o tarihlerden bugünlere taşınacak bir gelenek başlıyordu. Yabancılara karşı oynanan her maç, bir “milli” mesele halini alacak, sahadaki oyunculardan birer “savaş kahramanı” olmaları beklenecekti. Tıpkı bugünlerde olduğu gibi o günlerde de ulus inşasını birincil önceliği haline getiren her hükümet, futbola gereken önemi verecek ve onu rahat ettirmeye çalışacaktı. Futbol ve siyaset, Türkiye Cumhuriyeti’nin kodlarına işleniyordu.

Bu gelişmelere paralel olarak Cumhuriyet’in sembol şehri Ankara’da İstiklal Sahası’nın açılması ve Muhafız Alayı Komutanı İsmail Hakkı Tekçe tarafından Muhafızgücü Kulübü’nün kurulması da yeni hükümetin futbolda çok daha etkin biçimde söz sahibi olmak istediğini gösteriyordu. İstanbul’un büyük kulüplerinin ve onların idarecilerinin baskın etkisindeki futbolda kendi aktörlerini yaratarak etkili olmak isteyen hükümetin bu politikası, ilerleyen süreçte tarafları karşı karşıya getirecekti. Futbol, güç odaklarının ortasında paylaşılamaz bir noktaya gelmişti.

Futbol ve siyaset
Sovyetler Birliği, Türkiye ile karşılaşıyor.

İttihat ve Terakki’nin büyük desteğini her daim arkasında hisseden Fenerbahçe, yeni hükümetle karşı karşıya gelen ilk futbol kulübü olmuştu. 15 Ağustos 1924’te oynanan ve henüz “dünya derbisi” olarak adlandırılmayan Fenerbahçe – Galatasaray maçında, Fenerbahçeli bir oyuncunun oyundan atılıp Galatasaray lehine penaltı verilmesi infiale yol açmıştı (görüyorsunuz ki ülke futbolunda bazı şeyler aslında hiç değişmiyor). Bu olay sonrasında ligden çekilme kararı alan Fenerbahçe, çiçeği burnundaki TFF ile ilişkilerini dondurma kararı almış ve bunun üstüne Sovyetler Birliği ile oynayacak milli takıma oyuncu bile göndermemişti.

Yeni rejim, milli takımın Moskova’ya gitmesini bizzat istemişti. Zira Kurtuluş Mücadelesi sırasında Sovyetler Birliği’nin uzattığı yardım eli unutulmamıştı. Milli takımın bu ziyareti, yeni rejimin Sovyetler Birliği’ne sempatisini göstermesi bakımından önemliydi. Hal böyle olunca Fenerbahçe’nin tutumu hayli rahatsız ediciydi. Fenerbahçe’nin bu ağır protestosu yeni kurulan TFF’nin prestijine büyük bir darbe vurmuş ve hükümet tarafından da hoş karşılanmamıştı. Buna rağmen 1 sezon sonra lige geri dönen ve TFF ile ilişkilerini normalleştiren Fenerbahçe’ye herhangi bir yaptırım uygulanmaması, kulüplerin TFF’den çok daha güçlü olduğunu göstermesi bakımından hayli önemliydi. Elbette bu hadisenin bir diğer sonucu ise, ezelden beri birbirine rakip olan Galatasaray ve Fenerbahçe arasındaki rekabetin iyice kızışmasıydı.

Fenerbahçe’nin yokluğunda TFF ile ilişkileri git gide daha fazla güçlenen Galatasaray, kulübün kuruluş kodlarında yer alan “devletçi” anlayışıyla kısa sürede yeni rejimle de ilişkilerini tesis etmişti. Hali hazırda ülkedeki en iyi eğitim kurumlarından biri olan Galatasaray Lisesi’nin birçok mezunu, cumhuriyet kadrolarında yer alıyordu. Ali Sami Yen’in ülke futbol politikalarının belirlenmesindeki ağırlığı ve Yusuf Ziya Öniş’in TFF Başkanı olması da Galatasaray adına önemliydi.

Buna karşın aklınıza Fenerbahçe ve Galatasaray’ın iyi çocuk – kötü çocuk ayrımına tabi tutulduğu gelmesin. Zira bu noktada tarihsel olayları o dönemin şartlarıyla değerlendirmek çok önemli. Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllarda, ülke içindeki neredeyse bütün kurumlar bir değişim ve dönüşüm yaşarken, kurumsal yapılarıyla spor kulüplerinin ne denli güçlü olduğunu düşünün. Öyle ki bu güçlü ve popüler spor kulüplerinin tarihi, cumhuriyetten bile öncesinde dayanıyor. Hal böyle olunca uluslaşma sürecindeki yeni rejimin bu kulüplerle örtülü veya açık şekilde mücadele etmesi yahut taraf tutması sadece ülkenin spor politikalarına değil, cumhuriyetin çıkarlarına da büyük darbe vurabilirdi. Bunu çok iyi bilen cumhuriyet kadroları, futbol ve siyaset ilişkisini oldukça hassas şekilde yönetmeye karar vermişti. Futbol, yeni yönetimin kendisiyle çatışamayacağını biliyordu. Buna karşın onu kontrol altına almak istediklerinin de elbette farkındaydı.

Şimdilerde Ülker Stadyumu’nun olduğu saha

Futbol ve siyaset ilişkisinin en net tezahürlerinden biri stadyum meselesinde yaşandı. İstanbul’daki hemen hemen bütün stadyumların yabancıların mülkiyetinde olması, kulüplerin bu noktada sıkıntı çekmesine neden oldu. Cumhuriyetin ilanından sonra Taksim Stadyumu millileştirilerek, “kullanım hakkı” Galatasaray’a verilmiş olsa da, onlar da dahil tüm kulüpler kendilerine bir “ev” aramaya koyuldu.

Futbol ve siyaset
Şükrü Saracoğlu

Fenerbahçeli kimliğiyle ön plana çıkan dönemin Maliye Bakanı Şükrü Saraçoğlu, nüfuzunun da katkısıyla 1929 yılında Bakanlar Kurulu’na sunduğu tek maddelik yasa teklifiyle Kadıköy’deki stadyumun “kullanım hakkı” Fenerbahçe’ye verildi. Buna ek olarak ilgili yasa teklifindeki, “Aynı semtte kurulmuş olan ve faaliyet gösteren spor kulüplerinin sayısı birden fazla ise, o semtte üye sayısı daha fazla olan kulüp faaliyetine devam eder” hükmüyle, İttihat ve Terakki içindeki çekişmenin diğer tarafında olan Altınordu kulübü de tarih sahnesinden el çektirildi ve Fenerbahçe’nin mutlak hakimiyeti sağlandı. 1932 yılında ise Fenerbahçe lokalinin yanması sonrasında yine o dönem Adalet Bakanı olarak görev yapan Şükrü Saraçoğlu’nun girişimleriyle Kadıköy’deki stadyumun mülkiyeti 1000 reşat altın karşılığında Fenerbahçe’ye verildi. Böylece Fenerbahçe, yüksek mevkideki bir siyasetçinin doğrudan çabalarıyla bir stadyuma kavuşmuş ve kendine ait tapulu malı olan ilk kulüp olmuştu. Şükrü Saraçoğlu’nun bu etkinliği, siyasetin futbolun içine daha fazla nüfuz etmesinin önünü açacaktı.

Galatasaray ve Fenerbahçe’nin ardından futbol sahnesine çıkan Beşiktaş ise stadyum meselesini yine aynı yöntemle çözecekti. 1910 yılından sonra çıkan yangından etkilenen Çırağan Sarayı’nın bahçesine bir stadyum yapma konusundaki istek Şeref Bey tarafından dillendirilmiş ve sonrasında başbakanlık da yapacak olan dönemin en etkili siyasetçilerinden Recep Peker’in desteğiyle hayata geçirilmişti. Beşiktaş, yıllığı 10 liraya bu stadyumu 99 yıllığına kiralamıştı ve stadyum meselesini çözmüştü.

Stadyum meselesi, devletin spor kulüplerine farklı siyasetçiler aracılığıyla dağıttığı bir cülus bahşişi gibi algılanabilir elbette. Zira kulüplerimiz, kendilerine bu kadar iyiliği dokunan siyasetçileri asla unutmayacak ve onların kulüpler üzerindeki söz hakları git gide artacaktı. Stadyum meselesinde elde edilen kazanımlar ve etkin siyasetçilerin oynadığı rol kulüplere ne yapmaları gerektiğini öğretmişti. Kulüpler, tek parti döneminde de doğru siyasetçiye ulaşılabildiği kadar güçlü olacaktı. Saha içindeki rekabet, ilerleyen süreçte bir nüfuz mücadelesine dönüşecekti. Futbol ve siyaset, bambaşka bir dönemin kapısını aralayacaktı…

İnsanlar, tüm işlerin mantıklı bir amaca hizmet etmek için yapıldığına gözü kapalı inanıyorlar. Başkalarının hoş olmayan bir iş yaptığını görünce, bu işin gerekli olduğunu söyleyerek her şeyi çözdüklerine inanıyorlar.

George Orwell, Paris ve Londra’da Beş Parasız, s.137

DEVAM EDECEK…


Barış Işık (2021), Vatan Millet Futbol; İttihat ve Terakki’den Cumhuriyete Türk Futbolu, İstanbul: Mavi Gök Yayınları

Dağhan Irak (2013), Hükmen Yenik, İstanbul: Doğa Basın Yayın

Mehmet Ali Gökaçtı (2008), Bizim İçin Oyna, İstanbul: İletişim Yayınları

Roman Horak; Wolfgang Reiter; Tanıl Bora (2020), Futbol ve Kültürü: Takımlar, Taraftarlar, Endüstri ve Efsaneler, İstanbul: İletişim Yayınları


Bunlar da ilginizi çekebilir;

Futbol ve Siyaset: İngiliz İcadı Osmanlı’da (1)

Adanaspor: Türk Futbolunda Güney’in İncisi

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More