Fatih Terim ve Asla Yenemediği En Büyük Rakibi

Galatasaray’da nostalji bir içtepi halini almış durumdaydı. Kulüp şanlı tarihini ararken, kendini nostaljinin içinde kaybetmiş ve belli zaman dilimlerine hapsolmuştu.

Bu yazıda Fatih Terim ve onun Galatasaray ile olan ilişkisini Doktor Johannes Hofer’in 1688 yılında ortaya attığı bir kavram üzerinden anlamaya çalışacağız.

Geçmiş yalnızca yabancı bir ülke değildir, hepimiz sürülmüşüzdür o ülkeden. Bütün sürgünler gibi oraya geri dönmeyi arzu ederiz.

Tom Stafford – BBC Türkçe, 2014

Evinden kilometrelerce uzakta, kendisine yabancı bir hastanenin rutubetli odalarından birinde yatmakta olan Roland’ın inlemeleri diğer hastaların seslerine karışıyordu. İsviçreli genç adam, asker olmaya karar verdiği günden beri böyle durumlara hazırlıklıydı. Sol bacağını sıyıran kurşun ve zedelenen kaburgalarıyla ucuz atlatmıştı üstelik. Buna karşın Roland’ın içindeki huzursuzluk bir türlü geçmek bilmiyordu. Dakikalardır gözünü sol bacağından ayıramıyordu. Evinin bahçesinde ailesiyle geçirdikleri tüm o güzel zamanları hatırlarken, İsviçre’yi düşünüyordu. Orada geçen çocukluğu, gençliği, dostları, ailesi ve hatta İsviçre’deyken nefret ettiği dar sokaklar. Geçmişinde olan her şeyi özlüyordu. Öyle ki, sargılı sol bacağına rağmen İsviçre’ye koşmak istiyordu.

Roland Cavadini, hastanede günlerce kaldı. Bacağı ve kaburgaları iyileşmiş olmasına rağmen genç askerin geçmişe olan özlemi hiç bitmedi. Her gece uyurken geçmişten getirdiği birkaç anıya tutunuyor ve sabahın ilk ışıklarına kadar onları düşünüyordu.

Bay Cavadini’nin dosyasını okuyan Doktor Johannes Hofer, bitirmek üzere olduğu tıp tezi için defterine notlar alıyordu. Hofer, 1688 yılında tezini teslim ederken Roland Cavadini ve onun gibi olan hastaların durumunu, kişinin doğduğu, büyüdüğü topraklara dönme arzusundan kaynaklanan devamlı üzgün ruh hali şeklinde tanımlayıp; bu kişilerin geçmiş ile şimdiyi birbirine karıştırdıklarını öne sürecek ve bunun adına nostalji diyecekti.

İşte 21. yüzyıl “modern” insanının fazlasıyla aşina olduğu nostalji kavramı böyle doğdu. Kimimiz için “biz gençliğimizde…” ile başlayan cümlelerin içinde, kimimiz içinse şimdiki zamanda kaybettiğimiz ne varsa onları aradığımız geçmişte karşımıza çıkıyor nostalji. Üstelik nostalji bazen kişisel olmanın ötesinde kitlesel bir hal alıyor. Yani kişisel bir özlemden ziyade, büyük bir topluluğun geçmişle bağını bir türlü koparamaması… Sürekli aynı noktaya geri dönmek isteği ve gelecekle daha iyi baş edebilmek adına cevapların daima geçmişte aranması. Tıpkı Galatasaray taraftarının yıllardır yaptığı gibi. Tıpkı ne zaman Fatih Terim’den bahsedilse geçmişten gelen güçlü duyguların bugünü ele geçirmesi gibi…

YENİLMEZ RAKİP

Fatih Terim
17 Mayıs 2000, Galatasaray UEFA Kupası şampiyonu

17 Mayıs 2000’de Galatasaray’ın Arsenal karşısında aldığı zafer, özellikle o günleri bizzat yaşayanlarımız için unutulmazdır. Öyle ki o final maçı, barındırdığı tüm hikayelerle futbol sahnesindeki bol ödüllü filmlerden biri olmaya layıktır. Türkiye’den bir futbol takımının ilk (ve ne yazıktır ki son) finali olması, Henry’nin kafa vuruşunda mucizeye imza atan Taffarel’in kurtarışı, Bülent Korkmaz’ın çıkan kolu, Levent Özçelik ve Ömer Üründül’ün anlatımlarına eşlik eden telefon sesi, Popescu’nun son penaltısı ve nicesi… Bir futbol maçında alabileceğiniz maksimum heyecan ve eğer Galatasaray taraftarıysanız yaşayacağınız en mutlu an…

Maç sonunda mikrofonlara kısılmış sesi ve terden sırılsıklam olan kıyafetleriyle röportaj veren Fatih Terim, tartışmaya mahal vermeyecek şekilde Türk futbolunda zirvede olduğunu kanıtlamıştı. Fatih Terim ne yaptığının elbette farkındaydı. O, bir Türk takımının başında Avrupa kupası kazanmış üstelik en zorlu rakip olan İngilizleri mağlup etmişti. Ancak o gün bambaşka bir şeye daha sebep olduğunu belki de çok sonradan anlayacaktı. Popescu son penaltıyı gole çevirdiği anda Galatasaraylı taraftarlar için olağanüstü bir şekilde zaman durmuştu. O takım dünyanın gelmiş geçmiş en iyi takımıydı. Popescu’nun penaltı sonrası taraftarlara doğru yaptığı koşu sonsuza dek devam edecekti. Taffarel sonsuza dek o kafa vuruşunu çıkaracak, kaptan Bülent Korkmaz asla sargısını çözmeyecekti ve o, büyük takımın şanlı imparatoru, her zaman UEFA Kupası’nı kazandıran teknik adam olacaktı… Fatih Terim için bu kimilerine göre sonu olmayan bir kredi ve prestijdi. Bana göre Fatih Terim, asla yenemeyeceği rakibini o gün, kendi elleriyle yaratmıştı. Kariyerinin bundan sonraki bölümünde, geçmişte kalan kendisiyle, nostaljik bir imgeyle yarışacaktı. Tek rakibi, taraftarın yenilmez olarak gördüğü geçmişteki kendisiydi.

Fatih Terim

Fatih Terim, UEFA zaferi sonrasında kendisine daha büyük denizlerde daha büyük rakipler bulmak için İtalya’ya uzandı. Buna karşın Galatasaray teknik direktörlük koltuğundaki Fatih Terim imgesi asla oradan ayrılmadı. Kendinden sonra gelen Lucescu’nun kazandığı UEFA Süper Kupa zaferi ve Şampiyonlar Ligi çeyrek final başarısı bile Rumen hocadan çok Fatih Terim’in bıraktığı sistemin başarısı olarak adlandırıldı. Üstelik sadece Galatasaraylı taraftarlar değil, Türkiye’de medyasından spor insanlarına kadar herkes Galatasaray’ın başında 2000 yılındaki Fatih Terim’den başkasını görmek istemiyordu. Kitlesel nostalji, spor kamuoyunu esir almış ve kimse UEFA şampiyonu o takımın geçmişte kaldığını kabullenememişti. Seneler geçse de Galatasaray hala UEFA şampiyonu olan o takımdı. Tek eksik Fatih Terim’in varlığıydı. Ah Fatih Terim bir gelse, sevenler tekrar kavuşsa… İşte o zaman belki bir UEFA Kupası daha gelecek ve hatta Şampiyonlar Ligi zaferinden bile bahsedilebilecekti.

İstenen oldu. Fatih Terim, Fiorentina ve Milan macerasından sonra Galatasaray ile anlaştı. Bu anlaşma Fatih Terim’in Galatasaray’a gelmesi anlamını taşımıyordu. Çünkü Fatih Terim, Galatasaray’a bir daha asla “gelmeyecekti”. O, 2000’de durdurulan zamanın ardından nostaljik bir kahraman olarak ancak ve ancak Galatasaray’a “dönebilirdi” artık. 2002’de de dönüşlerinden ilkini gerçekleştirmiş ve evine, yuvasına, sahibi olduğu koltuğa dönmüştü.

Fatih Terim ve Galatasaray’ın tekrar buluşması herkesin gözünü yeniden 2000 yılına çevirmişti. Sezon başında yapılan tüm transferler 2000’deki takımda oynayan oyuncuların “yerine” yapılıyordu. Yeni Hagi, Yeni Okan, Yeni Suat, Yeni Popescu… Bununla da yetinilmiyor ve 2000 takımında da yer alan Ümit Davala ve Hakan Ünsal da takıma “dönüyorlardı”. Kitlesel nostalji Galatasaraylı taraftarların çoğunluğunu ve hatta kulübü sarmıştı. Çok az kişi gerçek tarihin farkındaydı. Çok az kişi kulübün ekonomik olarak darboğazda olduğunu görebiliyordu. Çok az kişi 2000 takımının ebediyen geçmişte kaldığını kabullenmişti. Hal böyleyken o sezonun hikayesi, belki de hak ettiğinden fazla hayal kırıklıklarıyla dolmuştu. Herkes UEFA şampiyonu efsanenin kaldığı yerden devam etmesini bekliyordu. Buna karşın sezon bittiğinde Şampiyonlar Ligi’nden elenilmiş, Türkiye Kupası’na veda edilmiş ve şampiyonluk Beşiktaş’a, üstelik önceki sezon gönderilen teknik direktör Lucescu’nun Beşiktaş’ına verilmişti.

Bratu ve Petre Galatasaray'da... - Son Dakika Milliyet

Tüm başarısız sonuçlara rağmen kulüp efsanesi Fatih Terim için bu, bir yol kazası olarak görülüyordu. Öyle ya, UEFA Kupası bir günde gelmemişti. Galatasaray, 2003-2004 yılına da yine kitlesel nostaljinin esiri olarak giriyordu. Üstelik bu kez senaryo nostaljinin büyüsüne kapılanlar için de hayli uygundu. Romanyalı futbolcular gelmiş (Tamas, Bratu, Petre), Barcelona’nın stoperi takıma kazandırılmış (De Boer), 2000’in golcüsü Hakan geri dönmüştü. Ne Daum (Fenerbahçe) ne Lucescu (Beşiktaş) ne de başka biri Fatih Terim’e rakip olarak görülmüyordu. Onun tek rakibi aslında 2000’de bıraktığı efsaneydi. Futbolcular bile formayı kapmak ve taraftarın gözüne girmek için 4 yıl öncesinde oynayan efsanelerle mücadele etmek zorundaydı. Bu mücadeleyi kazanmaya en çok yaklaşan isim Mondragon bile, Taffarel’in gölgesi altındaydı. Sonuç bu sefer daha büyük bir yıkım getirdi. Galatasaray sezonu 6. bitirmişti. Taraftarlar, basın ve yöneticiler Fatih Terim’i suçluyorlardı. İşin ilginç yanı Fatih Terim’e yönelik eleştirenlerin çoğu onu, 2000 yılındaki teknik direktör olmamakla itham ediyordu. Sonuç olarak Fatih Terim, 2000 yılında bıraktığı efsaneye yenilmişti. Bu onun, kariyeri boyunca en büyük rakibi olacak nostaljik benliğine karşı aldığı ilk mağlubiyetti.

Fatih Terim, 2004 yılında Galatasaray’dan ayrılırken asla yenemeyeceği bu rakibin varlığını hissettiğinden midir yoksa dönemin yönetimiyle olan problemleri nedeniyle midir bilinmez, Galatasaray’da hatta Türkiye’de tekrar çalışmayacağını açıklamıştı. Fiorentina ve Milan macerasından sonra herkes onun İtalya’da yoluna devam etmesini beklerken Terim, bir “dönüş” daha yaşayarak milli takımın yolunu tutuyordu.

Galatasaray, Fatih Terim ile yolları ayırdıktan sonra gelen yeni yönetimle birlikte günün koşullarını değerlendirmektense bir kez daha nostaljinin büyüsüne kapıldı. UEFA Kupası zaferinin imparatoru Fatih Terim ise onun en gösterişli generali de Gheorghe Hagi idi. Terim’in ardından göreve getirilen Hagi’ye yüklenen misyon, bu yazının okurları için çok şaşırtıcı olmayacaktı: Yeni Fatih Terim olmak!

Fatih Terim’in takımdan uzak kaldığı dönemde Galatasaray yönetimiyle ve taraftarıyla belki de hiçbir zaman yeni bir teknik direktör aramadı. Onların kafasında hala 2000 model Fatih Terim miti vardı. Bu misyonu yüklenmeye en uygun iki kişi Gheorghe Hagi (2 kez) ve Bülent Korkmaz’ın da aralarında bulunduğu nice isimler teknik direktör olarak denendi hatta Feldkamp ve Gerets şampiyon da oldu ama söylediğim gibi, Galatasaray bir teknik direktör aramıyordu. Onlar bir imparatorun en şanlı döneminde, zamanda asılı kalmışlardı sanki.

Galatasaray’da Fatih Terim sonrası görev almış bazı teknik direktörler

Uzay futbolu oynayan Barcelona’nın temellerini atan Rijkaard bile Galatasaray’ın başındayken bu psikolojiyle başa çıkamamıştı. Onun bile rekabet ettiği şey bir geçmiş zaman kahramanıydı…

2011 sezonuna gelindiğinde Galatasaray geride kalan 11 yılda sadece 3 kez şampiyon olabilmişti. En güzel günlerin hasreti artık dayanılamayacak noktadayken Fatih Terim, eve geri dönmüştü. O geri döndüğünde, 2002-2004 sezonları kimsenin aklına bile gelmiyordu. 2000’nin büyük imparatoru, takımını düştüğü yerden kaldırmak ve yeni zaferler kazanmak için dönmüştü. Fatih Terim, hiç yenemediği rakibine karşı bir kez daha ringe çıkıyordu.

Fatih Terim
Fatih Terim, Wesley Sneijder, Didier Drogba

Galatasaray’ın 2011-2013 dönemi önceki dönemlerden farklıydı. İmparator, bu kez yepyeni kahramanlarıyla yeni bir zaman kırılması yaşatacaktı. Yeni bir Hagi gelmeyeceğini anlayanlara Sneijder verilmiş, yıldız golcü hayali kuranlar Burak ve Drogba ile rahat nefes almış, Bülent Korkmaz’ın liderlik gömleğini Ujfalusi giymişti. Melo ve Selçuk ikilisi, Okan – Suat – Emre üçlüsünün modern versiyonuydu. Galatasaray taraftarı için efsanelerin yeri modern versiyonlarıyla değiştirilmişti belki ama efsanelerin gölgesi halen daha Ali Sami Yen’in üstünde geziniyordu. 2011-2013 sezonları, 2000 dönemindeki efsanelerin yanına yenilerini ekleyecek, nostalji bir içtepi halini alarak camiayı bir kez daha esir alacaktı. Fatih Terim, oynattığı futbol ve o dönem Şampiyonlar Ligi’ndeki başarılarıyla taraftara 2000’deki imparatorun yenilendiğini ve olgunlaştığını gösteriyordu. Buna karşın 2013 sezonu başında sürpriz bir gelişme yaşanıyor ve Fatih Terim bir kez daha kulüpten ayrılıyordu.

Takip eden yıllarda Galatasaray bu kez oldukça karmaşık bir şekilde “2000 ruhu” ile bezenmiş 2013 takımını aramaya başlamıştı. Bu arada kulübün borçları almış başını gitmiş, ekonomik yapı zarar görmüş ve yeni jenerasyonla taraftar biraz olsun nostaljinin büyüsünden kurtulmaya başlamıştı. Bu süreçte değişmeyen tek şey, Fatih Terim’in takımın başına geldiğinde eski güzel günlere dönüleceğine dair kaybolmayan inanç ve teknik direktörlük koltuğunda oturan 2000-2013 model Fatih Terim’in hayaletiydi.

Mancini, Prandelli, Hamza Hamzaoğlu, Mustafa Denizli (bakın bir nostaljik kahraman daha), Riekerink ve Tudor… Hiçbiri bununla baş etmeyi başaramadı. Belki daha çok kupa kazansalar, daha iyi futbol oynatsalar Galatasaray kariyerleri daha uzun sürebilirdi diyebilirsiniz. Bana kalırsa bu çok fazla bir şeyi değiştirmezdi. Zira kulüp şanlı tarihini ararken, kendini nostaljinin içinde kaybetmiş ve belirli zaman dilimlerine hapsolmuştu.

2017 yılında kulübe bir kez daha “geri dönen” Fatih Terim, yaptığı açıklamada “benim de bir hayalim var” diyordu. Asla yenemediği nostaljik benliğini yenmenin tek yolunun bu imkansız görev olduğunu anlamıştı belki de. İstediği kadar şampiyon olsun, istediği kadar güzel futbol oynatsın, 2000 yılında 47 yaşında olan imparatoru geçmesi için, 17 Mayıs’ta yaşattıklarını tekrar yaşatması gerekiyor.

Yabancılar şu günlerde Galatasaray teknik direktörlük koltuğunda 67 yaşında bir kurt teknik adam görüyor belki ancak Türkiye’de özellikle Galatasaray taraftarı ona baktığında UEFA şampiyonu olmuş hocalarından başka bir şey göremiyor ve Fatih Terim her yeni sezonda nostaljiyle savaşını hem kendi içinde hem de kamuoyunun zihninde sürdürüyor. Zira tüm nostaljikler zihinlerinde bu savaşı veriyor çünkü onların içinde bir parça hala hatıralarda yaşıyor.

Geçen günleri bir daha geri getirmek mümkün değildi ve sadece hatıralar, iki insanı birbirine bağlayacak kadar kuvvetli değildi.

Sabahattin Ali, Kuyucaklı Yusuf, s.177


Bunlar da ilginizi çekebilir;

Büyük Bir Çöküş: Fatih Terim ve Son Dönemi

Grande Terim: Yolda Olmak

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More