Derrıck Rose: The Chosen One

Bir boğayı yenilgiye sürükleyen etken, her zaman karşısındaki matador değildir. Bazen bu hüsrana sebep olan ona güç veren adelelerdir. Erken parıldayıp erken sönen bir yıldızın hikayesi: Derrick Rose.

 Remember when you were young
You shone like a star

(Shine on You crazy Diamond)

Sene 1975, ünlü İngiliz rock grubu Pink Floyd’un elemanları, 9. stüdyo albümleri “Wish You Were Here”nin kayıtlarını yapmakla meşgullerdi. Bir önceki albümleri “The Dark Side of The Moon” büyük sükse yapmış, gruba dünya çapında ün kazandırmıştı. Ama Wish You Were Here, bir başkaydı. Grubun o dönemki lideri Roger Waters, bu albümü grubun kurucusu olan eski arkadaşları Syd Barret’e ithafen yapmaya karar vermişti. Grup, Abbey Road Stüdyolarında, Syd’e bir tribute olan “Shine on You crazy Diamond”ın vokal kayıtlarını yaparken davetsiz bir misafirle karşılaşmışlardı: Syd’in ta kendisiyle.[1] Artık saçları dökülmüş, psikolojik rahatsızlıkları sebebiyle tabir yerindeyse “çökmüş” olan Syd’i gören grup üyeleri; çok duygulanmıştır. Bu anı da sonraları Pink Floyd hayranları arasında bir fenomene dönüşmüştür.

Chicago’lu bir çocuk

Bu hikayeden haberi var mıdır bilinmez ama 1988’de Chicago’nun güneyinde Derrick adlı bir çocuk, Syd’a çok benzer bir hikaye yazacağından habersiz dünyaya geldi. Başlangıçta o da hepimiz gibiydi; sadece abileriyle top oynamaktan zevk alan, Jordan hayranı bir çocuktu. Ama zaman geçtikçe ailesi tarafından basketbola yeteneği ve ilgisi fark edildi. Daha lise çağına gelmeden iki elini de azami şekilde kullanabiliyor, potaya estetik turnikeler bırakıyordu.

Liseye geldiği sene bir problemle karşılaştı. Koçu Bob Hambric’in çaylak yılındaki oyuncuların takımda oynamaması yönünde bir kuralı vardı. Ama bahsettiğimiz adam Derrick Rose’du, o bir yıldız olarak doğmuştu. İlk senesinde takımda oynadı ve 18.5 sayı, 6.6 asist, 4.7 ribaund ve 2.1 top çalma ortalamalarıyla oynadı. Diğer seneler de pek farklı olmayacaktı. Rose liseyi bitirdiğinde elinde 2 yerel turnuva şampiyonluğu ve sonsuz sayıda bireysel ödül vardı. Boğa, önüne çıkan herkesi dümdüz etmeye başlamıştı bile.

Üniversite tercihi Memphis Tigers’ten yana oldu. Lisede, bir gangster tarafından öldürülen gelecek vadeden yıldız Ben ”Benji” Wilson’ın anısına aldığı 25 numarayı kolejde bırakıyor, büyülü bir etkisi olan “23”e geçiyordu. Şov ise her zamanki gibi devam ediyordu. Konferansında fırtınalar estiren Rose ve arkadaşları, NCAA’nın finaline kadar çıkıyor ancak Kansas Jayhawks’a yenilmekten kurtulamıyordu. Rose içinse bu çok da büyük bir kayıp değildi, çünkü o büyükler ligine adım atmaya hazırdı.

Chicago, Chicago![2]

Jackson: Benji's spirit lives on in Rose - ESPN Page 2Kolej sezonunun sonunda Rose, 2008 NBA Draft’ına katılacağını açıkladı. Tıpkı Stacey King’in onun için dediği gibi; çok büyüktü, çok güçlüydü, çok hızlıydı, çok iyiydi. Ve dahası, bunları bütün dünyaya göstermeye hazırdı. Draftta beklenildiği gibi ilk sıradan, memleketinin takımı Chicago Bulls tarafından seçildi. Çocukken izleyip büyülendiği Jordan’la aynı formayı sırtına geçirecek, kendi şehri için savaşacaktı.

2008 yılı itibariyle Bulls çok da iyi bir konumda değildi. En son şampiyonlukları 1998’de gelmiş, o günden sonra da çok büyük bir başarı yakalayamamışlardı. Bu yüzden Rose drafttan seçildiği anda şehirde büyük bir umut oluştu. Tekrar inanmaya başlamışlardı ve Rose, kesinlikle bu umudu boşa çıkaracak bir karakter değildi.

İlk senesi tek kelimeyle muhteşem geçmişti. İlk 10 maçında çift haneli sayılara ulaşmış, yıl içinde toplam 3 kere ayın çaylağı ödülünü evine götürmüştü. Ne kadar patlayıcı, hızlı ve güçlü olduğunu sene içerisinde birçok kez göstermiş, yıl sonunda çaylak olmasına rağmen takımını 7. sıradan playoff’lara sokmuştu.

Kariyerinin ilk playoff maçında Rose, Boston Celtics karşısındaydı. Geçen sezonun şampiyonu Celtics sağlam bir sonuçla sezonu Doğu Konferansı’nda 2. tamamlamıştı ve ilk turu sıkıntısız atlatmak istiyordu. Ama hikayemizin başından beri olduğu gibi, Derrick’in buna da söyleyecek bir çift sözü vardı. İlk maçta tam 36 sayı atıyor, Kareem Abdul-Jabbar’ın ilk playoff maçında atılan en fazla sayı rekorunu egale etmekle kalmıyor, maçı da takımına kazandırıyordu. Zorlu bir mücadele sonucunda 7 maçta gülen taraf Celtics de olsa, Rose kendini herkese kanıtlamıştı, NBA’nın yeni bir yıldızı vardı. Sezon sonunda Yılın Çaylağı ödülünü de kazanan Rose, rüya gibi bir ilk sezonu tamamlıyordu.

İkinci sezonu, onu ileride hiç bırakmayacak sakatlıklarla başladı. Sezonun ortasına doğru yavaş yavaş toparlanan Rose, çaylak yılında gösterdiği yeteneklerini sergilemeye devam etti. Özellikle öyle bir pozisyon var ki, Rose’nin o günlerde nasıl bir oyuncu olduğunun özeti aslında. 22 Ocak 2010’da Phoenix Suns’a karşı mücadele eden Bulls, hızlı hücuma çıkar. Topu alan Rose, karşısındaki Dragic sanki yokmuş gibi topu çift elle smaçlar ve üstüne bir de faul alır. Havada süzülüşü ve rakibini darmaduman etmesi, adeta bir sanat gösterisi gibidir. Bu ve bunun gibi birçok resitale imza atan Derrick, bu sene ilk defa All Star seçildi. 8. sıradan playoff yapan Bulls ise, yine ilk turda Cleveland Cavaliers’a elenmekten kurtulamadı.

We Remember: Derrick Rose's 2-Handed Flush on Goran Dragic | Bleacher Report | Latest News, Videos and Highlights

MVP, MVP, MVP!

2010-2011 sezonuna girdiğimizde Rose, gerçek bir boğaya dönüşmüştü. 2 senede bir ikona dönüşen Derrick “Winnie The Pooh” Rose,[3] 3. senesinde ise rekor kitaplarını baştan yazacaktı.

Normal sezonda 25 sayı, 7.7 asist ve 4.1 rebound gibi inanılmaz istatistikler ortaya koyan Rose, takımını 62-20 gibi bir galibiyet-mağlubiyet istatistiğiyle Doğu Konferansı’nın en üst basamağına taşıdı. Sene sonunda 22 yaşında MVP(En Değerli Oyuncu) ödülünü kazanan en genç oyuncu oldu ve bunun yanında birçok rekoru daha eline geçirdi. Playofflarda da nihayet şeytanın bacağını kırdı ve Konferans Finaline kadar geldi ancak dönemin “Süper Takımı” Miami Heat’e 5 maçta elenmekten kurtulamadı.

Başarmıştı işte, sonsuz ihtimallerle dolu bir gelecek onu bekliyordu. Herkes ondan bahsediyordu. ”Kaç tane daha MVP ödülü kazanır? Kaç şampiyonluk yaşar?” soruları sorulmaya başlamıştı bile. Dünyanın tepesindeydi. Ama başarı böyledir, sizi bulutların üstüne çıkarır ve siz de hiç oradan indirmez zannedersiniz. Ama indirir. Rose da bunu yaşayarak öğrenecekti.

Son bir dans

Rose’un kariyerinin bundan sonrası, sakatlıklar ve kötü tercihlerle dolu. Büyük ümitlerle girdiği 2011-2012 sezonundan itibaren, sakatlıklardan dolayı hiçbir zaman tam performansına ulaşamadı. Oyun tarzı fiziksel performansının hep yukarıda olmasına bağlıydı, yani bacaklarına güvenemiyorsa güçlü yönlerinin pek de bir anlamı kalmıyordu. Ve Rose, MVP senesinden itibaren hiçbir zaman bacaklarına tam olarak güvenemedi. 2016’ya kadar Chicago’da kaldı, her sene yeni umutlarla başladı ama sahada asla bütün yeteneklerini gösteremedi. 2016’dan sonra ise tabiri caizse takım takım gezmeye başladı. 2018-2019 sezonunda Minnesota formasıyla yavaş yavaş performansına kavuşan Rose, bizi kral olduğu günlere bir geziye çıkarmaya hazırdı.

Tarih 31 Ocak 2018, yer Minnesota, ABD. Son bir görev için Luke Skywalker’i eğitmeyi kabul eden Yoda gibi; Derrick Rose da yorgun ve saltanat günlerinden hayli uzaktı. Ama yine Yoda gibi, özel biri olduğunu biliyordu. O gece Utah Jazz karşısında tam 50 sayı atarak kariyer rekorunu kırdı. Üstelik bunun yanında 6 asist ve 4 rebound istatistikleriyle oynamakla kalmadı, son saniyede Dante Exum’un üçlük denemesini de blokladı ve maçı tabiri caizse “söke söke” aldı. Maçtan sonra gözyaşlarına hakim olamayan Rose, belki de hepimizin hayatta bir gün deneyimleyeceği o duyguyu yaşıyordu: Kaybedilen bir şeyin sınırsız bir mücadele sonucunda geri alınmasının verdiği o tatlı huzur.

ON THIS DAY: Former NBA MVP Derrick Rose Turned Back the Clock Scoring Career High 50-Points - EssentiallySports

Syd ve Rose, hemen hemen aynı yolun yolcularıydı. İkisi de yetenekliydi, ikisi de genç yaşlarında bunu sonuna kadar kanıtladılar ve ikisi de zirveden dibe çakılmanın nasıl bir his olduğunu iliklerine kadar hissettiler. Syd’a kalan, kendisi bilmese de ben ve benim gibi birçok müziksevere; yapımına liderlik ettiği “The Piper At The Gates Of Dawn” albümüyle; Rose’a kalan ise, yine ben ve benim gibi birçok sporsevere; akıl almaz smaçları ve crossoverlarıyla ilham vermek oldu.

Syd çoktan bu dünyadan göçtü, Rose’nin hikayesi ise devam ediyor. Onlar çok hızlı uçtu, başarıya çabucak ulaştı ve daha da hızlı bir şekilde yere çakıldılar. Ama şanslılar ki dünya, her zaman en çok kazananın konuşulduğu bir yer değil. Bazen kaybetmek gerekir ki başka şeyler kazanılabilsin. Milyonlarca insanın sonsuz sevgi ve saygısı gibi… Kaybetmekten asla gocunmamanız ve mağlubiyetlerinizi kabullenip onlarla barışmanız dileğiyle…

 

[1] Pek çok kaynakta bu hikaye anlatılır. Bazı kaynaklarda şarkı adı verilmişken bazı kaynaklarda şarkı ismi geçmemektedir. Kaynaklardan birisi için tıklayınız.

[2] Sinatra’nın ünlü New York, New York şarkısına göndermedir.

[3] Rose’a büyükannesi tarafından takılan bir lakap. Her türlü şekeri sevmesi ve ten renginden dolayı ona ‘Winnie The Pooh dermiş. Hatta sol omzundaki büyücü dövmesinin etrafında da Poohdini yazmaktadır.


Bunlar da ilginizi çekebilir;

Giannis Antetokounmpo: Greek Freak*

Tarihin Orta Yerinde Bir LeBron

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More