Çocukluk Aşkımsın

Ünlü bir düşünür bir gün Mecidiyeköy sokaklarında şöyle bir beyanda bulunmuştu; “Takımımızı gönülden seviyoruz, gönülden destekliyoruz. canımızı bile veririz! Biz aşığız, aşkın da tarifi yoktur.” 

Bu sözleri herkes farklı şekilde okuyabilir, kimileri için futbol böyle bir anlam ifade etmezken kimileri için futbol hayattır belki de hayatta tutunulacak tek daldır. Bugün bir çocuğun gözünden futbolu ve bir takım renklerin onun hayatında nasıl izler bıraktığını anlayamaya çalışalım.

Sanat herkes için mi? Bir yazar, bir yönetmen, bir şair anlatmak istediklerinin ne kadarını sizce okuyucusuna ya da izleyicisine aktarabilir? Anlaşılamama kaygısı klavyenin ya da daktilonun başına geçen her yazarın kabusudur. Sanıyorum bu kabusu yenmenin tek yolu var. Düşünmeden yazmak ve gerisini okuyana bırakmak. Herkes dünyayı yazarın gördüğü pencereden görseydi, dünya sıkıcı bir yer olurdu sanırım. Yaz, okuyan ya da izleyen onu kendi dünyasında nasıl görmek istiyorsa bırak öyle görsün. Belki bütün bir romanda ya da filmde kendini bulamaz ama bir sayfa ya da 10 saniyelik bir sekans onun ufkunu açabilir. Tıpkı bu çocuğun da olduğu gibi.

Mustafa da herkes gibi sıradan bir çocuk olduğunu sanıyordu onu bekleyenlerden habersiz. Sınıfının gözde öğrencilerinden biriydi. masum suratı ve kendine özgü çalışan kafası ile diğer çocuklardan biraz sivriliyordu. Her gün rutin şekilde okuluna gidiyor, takdir topluyor, evine gelip ödevlerinin başına oturuyordu. Okulla ilgili tek sıkıntısı gövdesinin iki katı ağırlığında olan sırt çantasıydı. Yaşadığı mahallenin dik yokuşlarında küçücük gövdesine o kitaplar, defterler dolu çanta ağır geliyordu ama bir süre sonra kendi hayallerine dalıp onları unutuyordu. Gökyüzüne bakıp, uçan martıların seslerinde, güneşin havada bıraktığı gölgelerde hayallerine dalıyordu. Pilot olduğunu düşünüyordu hep, anneannesinin ona aldığı enteresan pijamasını giydiğinden beri pilot olmak istiyordu nedense.

Ortalamanın üzerinde geliri olan bir ailede büyüyen Mustafa’nın her şeyi vardı. Son model oyuncakları, futbol topları vesaire. Bir gün uzaklardan gelen bir akrabası parşömen kağıdına benzer bir kağıdın içinde bir hediye getirmişti. Heyecanlı bir şekilde hediye paketini yırtan Mustafa bir adet forma ile karşılaştı. Üzerinde Vakıfbank yazan sapsarı bir Galatasaray forması, şortu ve konçları. Sokakta futbol oynuyordu fakat bir futbol delisi değildi. O güne kadar tabii ki. O formayı giydikten sonra hemen sokağa arkadaşlarının yanına gitti ve maça dahil oldu. Forma adeta ona yeni güçler kazandırmış gibi hissediyordu. Bitmek bilmeyen bir enerji ile oynamıştı o gün. Normalde akşam ezanında içeri girer, su doldurmaya üşenir ve ağzını musluğa dayanıp kana kana su içerdi. Bu defa delilerce top sektirdi, bir aşağı bir yukarı.

Daha sonra neredeyse her gün bu rutinini tekrarladı. Artık bir pilot olmanın hayalini kurmuyor, yeşil bir sahada top sürmeyi hayal ediyordu sürekli. Babası ile gittiği ilk Galatasaray maçında merdiveni çıkıp sahayı ilk gördüğü an aşkı daha da kabarmıştı o renklere ve futbola olan sevdası. Ondan sonra babasının adeta paçasına yapışıp, mümkün olan her maça gitmeye ikna etmeye çalışıyordu kendisini.

Bence hayatı güzel ve cazibeli kılan yarın ne olacağını asla bilememek. Karşıdan karşıya geçerken ölebilmek de hayat, aşık olacağın kızı otobüs durağında görmek de. Bu bilinmezlikler veya olasılıklar bizi hayata bağlı kılıyor ve yataktan kalkıp bir şeyler yapma gücü veriyor.

Onun hayatında da bir kırılma noktası oldu ve bir süre içinde neredeyse sahip olduğu her şeyi kaybetti. Bunun için kimseyi suçlamadı, okuluna daha da aç şekilde gitmeye devam etti. Eski hayatına dair özlediği şeyler tabii ki oluyordu. Buzdolabını açtığında raflardan ne alacağını bilemezdi eskiden. Şimdi bu iş çok kolaylaşmıştı. Zeytin ve domates birlikte aynı kabın içinde duruyordu ve ekmek kapıda asılıydı. Annesinin hazırladığı soğuk mezeleri götürürdü köşedeki Tekel markete. O kadar güzel kokarlardı ki bazen dayanamaz, folyoyu yavaşça açar, içindeki sırayı bozmadan bir köfte atardı ağzına. Herkes gibi çocuktu o da işte, masum bir çocuk.

Hayat dersi ile biraz erken karşılaşmıştı sadece. Bu onu önündeki uzun yıllarda daha güçlü kılacaktı ama o bunların henüz farkında değildi. Onu yaşama tutan şeyler okulu ve Galatasaray sevdasıydı. Tanrı evlerine hırsız girdiğinin akşamına ona Hagi’nin Bilbao’ya attığı golü vermişti. Onun mutluluğuyla ertesi gün girdiği okulun burs sınavını kazanmıştı. Annesinin ricası ile komşularının kapıları ona açılıyor ve Galatasaray’ın UEFA macerasını yaşlı bir çiftle birlikte izliyor, onlar pek de rahatsız olmasın diye sevincini yarı içine atarak, yarı haykırarak gösteriyordu. O sapsarı Galatasaray forması onun son hediyesi olmuştu ve artık forması yıpranmıştı ama yine de her maçı onunla izliyor, onun getirdiği şansa inanmak istiyordu. O da hepimiz gibi çocuktu, küçük hayalleri olan.

Bazen kendine dahi itiraf edemese de özlediği şeyler oluyordu. Ali Sami Yen’e gitmek gibi, yeni bir forma almak gibi. Aslında içinde çok kırılgan fakat dışarıya karşı kendini güçlü gösteren bir çocuktu Mustafa, dedesi gibi. İsteklerini hep öteledi, hep öteledi. Kısa vadeli tek bir isteği vardı, o da Galatasaray’ın UEFA Kupası’nı kazanması.

O gün gelip çattığında üçlü koltuğun önündeki halıya oturmuştu. Annesi ona koltuğa oturmasını söylüyordu ama o adeta televizyonun içinden seyretmek istiyordu maçı. Yine süper güçleri olan formasını giymiş, parmakları ağzında maç için hazırdı. İlk başlarda heyecanın yarattığı titreme yavaş yavaş geçmiş, takımını desteklemeye başlamıştı tüm enerjisiyle televizyon başında. Onun için asırlar süren final maçı artık sona yaklaşmıştı. Tüm kalbiyle dua ediyor ve formasını ısırıyordu heyecandan. Malum sihirli vuruş geldikten sonra evin içinde küçük vücudunun çıkabileceği maksimum hıza çıkıyor, koşuyor, hopluyor, zıplıyor ve marşlar söylüyordu. Tek isteği olan mucize gerçekleşiyordu onun için. Geride bıraktığı her şey o an için anlamsızlaşmıştı küçük Mustafa için. Ailesi de onun bu mutluluğuna kayıtsız kalamıyor, mutluluk ve hüzün içinde ağlıyorlardı.

Başarının en güzel anı ne zamandır? Kazandığınız o an mı? Ertesi gün gelen rahatlık mı? Bence en güzel an başarıya giden yoldur ve yolda başardıklarınızdır. Bunun ucunda bir ödül olması elbet sizi motive eder fakat her zaman hayatta başarıya ulaşamıyoruz. Ama belli bir amaca giderken feda ettiklerimiz, burada kurduğumuz ilişkiler, paylaştıklarımız o yolu güzel kılandır. Başarı ileride hatırlanmak içindir sadece.

Mustafa da o başarıdan sonra Galatasaray gibi farklı süreçlerin içine, farklı karmaşaların içine girdi fakat sevdasından asla vazgeçmedi. Arkadaş randevularını erteledi, iş yerine yalanlar söyledi başka bir sürü şeyi Galatasaray maçı var diye yaptı. Bütün dünyanın kendisine sırt çevirdiğini düşündüğü anlarda o hep takımına sığındı. Kimilerine göre bu bir saplantı, kimilerine göre bu anlamdıramadıkları bir psikolojik vakaydı. Mustafa için aslında bu basit bir çocukluk sevdasıydı peşinden gittiği. Tribünlerdeki beste (Çocukluk Aşkımsın) aslında onun içinde yaşadıklarını özetleyen bir besteydi onun için.

Daha önce yeni girdiğim iş ortamlarında, arkadaşlar ortamlarında çok stresli olurdum. İnsanların benim hakkımdaki düşüncelerini gözümde büyütüp küçük paranoyalar yaratırdım kendime. Mustafa ile tanışıp bu hikayeyi duyduktan sonra artık benim de olaylara bakış açım artık değişti. Şimdi yeni bir projeye bir başlayacağım zaman ya da yeni bir ortama girip, yeni insanlarla tanışırken kendimi çok heyecanlı hissediyorum. Milyonlarca insanın, milyonlarca farklı hikayesi var. Buradan bir şeyler öğrenebilmek muazzam bir his.

Mustafa’nın hikayesi de futbolun, bir takımın nasıl bir çocuğu ayakta bu kadar güçlü tuttuğunun ufak bir hikayesi aslında.  Kimileri için bu 22 kişinin topun peşinde koştuğu basit bir spor iken, kimileri için, bir çocuk için hayatın anlamını ifade edebiliyor.

Böyle bir tutkuyla, 90 dakikalık bir ilüzyona bağlamak ne kadar sağlıklı bilmiyorum fakat onu da biraz anlamaya çalışın. Sonuçta o da bir çocuk, hepimiz gibi.