Alan Shearer: Bir Premier League Masalı

Lig tarihinin gelmiş geçmiş en golcü oyuncusunun öyküsü.

“Her rekor kırılmak için vardır ve benimki de bir gün kırılacak fakat bunu uzun bir zaman beklemiyorum ve bununla gurur duyuyorum.” (Alan Shearer)

Premier League tarihinin en çok gol atan oyuncusu, Premier League’de en çok kafa golü atan 2. oyuncu-Bıraktığında bu listede yine liderdi-, Premier League’de en çok hat-trick yapan 2. oyuncu, 94-95, 95-96, 96-97 Premier League Gol Kralı, 1994 Futbol Yazarları Derneği Yılın Oyuncusu, 1995 PFA yılın oyuncusu ödülü, 1996 Ballon D’or üçüncüsü, Euro 96′ Altın Ayakkabı ödülü ve 3 ağır sakatlıkla karşımızda bir peri masalı; Alan Shearer…

Birçok kişinin Pro Evolution Soccer’dan bildiği Tyne bölgesinde 13 Ağustos 1970’de işçi sınıfı bir ailede dünyaya geliyordu Alan Shearer. Sac işçisi Alan Shearer Snr ve Anne Shearer çiftinin iki çocuğundan büyük olanı Alan, doğduğu Newcastle bölgesinin Gosforth okulunda hem orta okulu hem de liseyi okurken orta sahada oynuyor ve bu seçimi, oyuna daha da dahil olmak için yapıyordu.

Futbolunda asıl patlamayı ise St James’ Park’ta oynanan seven-a-side Türkçe’ye çevirecek olursak bir halı saha turnuvasında Newcastle Şehir Okullar takımına kaptanlık ederek, bu turnuvada şampiyon olarak yapıyordu. Turnuvanın St James’ Park’ta olması ise kariyerinin başı ve sonunun aynı yerde olması manasına geliyor ve kaderin bir cilvesini bize gösteriyordu. Bu turnuva sonunda Alan Shearer o bölgenin bir takımı olan Wallsend Boys Club’a gidiyordu. Wallsend her ne kadar çok büyük seviyelerde oynayamamışsa da Michael Carrick, Fraser Forster, Peter Beardsley gibi isimleri de İngiliz futboluna katmıştı. Alan Shearer da profesyonel futbola kulüp bazında Wallsend Boys Club ile giriş yapıyordu.

Burada oynadığı sürede İngiltere’nin kuzeydoğu bölgesinin en değerli gözlemcilerinden birisi olan Jack Hixon’ın radarına takılıyordu. Jack Hixon’ın oyuncularla ilişkisi o kadar derin oluyordu ki takip ettiği tüm oyuncuların doğum günlerini bulup onların doğum gününü kutlayacak kadar ilgili bir gözlemciydi. O dönem Southampton’da çalışan Hixon için, takımın hocası McMenemy “Gelmiş geçmiş yaptığımız en iyi transferlerden birisi Jack Hixon’dı.” derken ekliyor, “Jack bir oyuncu ile ilgileniyorsa onda kimsenin görmediği bir şeyler görmüştür.” diyordu. O Jack Hixon ise gözünü Alan Shearer’a dikmişti. Mesleğinin sonlarına geldiğinde Shearer’ı St James’ Park’tan beri izlediğini söylüyordu. Jack Hixon’ın ona dair etkisini ise 2009 Kasım’ında Hixon’ın cenazesinde görecektik. Cenazesinde konuşan Shearer, “Futbolun içinde binlerce insanla tanıştım ama hiçbiri bana Hixon kadar dürüst ve sadık olmamıştı. Bu adam beni çocukluktan adamlığa taşımıştı. Onunla tanıştığımız günden itibaren beni yalnız bırakmadı, iyi günümde de kötü günümde de yanımda oldu ve asla yere düşmeme izin vermedi. İnanılmaz bir mentor oldu bana.” diyordu. Yaz mevsimine geldiğimizde Alan Shearer, Soton ile idmanlara çıkmaya başlamıştı fakat henüz bir kontrat yoktu. West Bromwich Albion, Manchester City ve Newcastle United ile de başarılı deneme süreçleri geçirmiş olsa da gerek Jack Hixon’ın ilgisi gerekse ilk olarak Southampton ile çıkmış olduğu idmanlar ve o yazın etkisiyle ki o yaz için kariyerinin ilerleyen yıllarında “Beni ben yaptı” diyecekti, 1986 Nisan’ında Southampton’ın önermiş olduğu genç oyuncu kontratını kabul ediyordu.

Alan Shearer ve Jack Hixon

2 yıllık genç takım tecrübesinden sonra 26 Mart 1988’de Chelsea karşısında oyuna sonradan girerek siftahı yapıyordu genç Shearer. Tarihler 9 Nisan 1988’i gösterdiğinde ise genç yıldız adayı Arsenal karşısında maça ilk 11’de başlıyor ve tarihe geçecek ilk adımı atıyordu. The Dell stadındaki karşılaşmada 17 yıl 7 ay 27 günlük bir “çocuk” çıkıp Arsenal’i dağıtıyor hatta dağıtmakla kalmayıp tarihin en genç hat-trick yapan oyuncusu oluyordu. Bu başarının askıda kalmamasını taçlandırmak adına şunu söylemek elzem: Arsenal, Soton deplasmanına gitmeden önce 8 maçlık yenilmezlik serisi sahibiydi ayrıca. Bu gol sadece Arsenal’i yıkmakla kalmıyor ek olarak da Jimmy Greaves’in 30 yıllık rekorunu da kırıyordu. Genç Shearer her yönden kariyerine inanılmaz bir start veriyordu. 87-88 sezonunu 5 maçta süre alıp 3 golle bitiriyordu Shearer. Soton ise sezonu 40 maçta 50 puan toplayarak 12. bitiriyordu.

Ses getiren müthiş bir başlangıç yapan Shearer, A takıma kademeli dahil olurken geçtiğimiz sezon gibi bir performans sağlayamazken 10 maçlık bir gol orucuna girmişti. Biz Shearer’ı ilerleyen yıllarda skorer profiliyle ya da gücüyle tanısak da Soton’un oyun formatında bir dahaki yıllarda Newcastle’da yahut Blackburn’de göreceğimiz gibi bir oyun oynaması mümkün değildi. Topu saklaması ve diğerlerine pozisyon hazırlaması gerekiyordu. 1.83 bir oyuncunun daha 18 yaşında bu yükle oynaması oyununu o yaştan itibaren olgunlaştırırken Soton’a da ortam hazırlıyordu. Matt Le Tissier ve Rod Wallace gibi isimlere pozisyon hazırlarken orta sırada kalıcı hale geliyordu Soton. 88-89’u da orta sırada bitiren Soton 89-90’da da oyun formatında değişim yapmıyor fakat Shearer skor yüküne de hafiften katkıda bulunmaya başlıyordu. 26 maçta 3 golle bitirilen bir sezonun ardından 90-91’de 36 maçta 4 gol atıyordu. Bu sayılar şu an herhangi bir oyuncuda görsek bize az gelse de Shearer’ın performansını şu şekilde ifade edebiliriz. 1990 sezonunda PFA tarafından sezonun en iyi genç oyuncusu seçilen ve Premier League’de 100 gole ulaşan ilk orta saha olan Matt Le Tissier’in bu performansında büyük katkısının olmasının yanında 1991’de Saints taraftarları tarafından sezonun en iyi oyuncusu seçiliyordu.

Saints’de golcü karakterini çok yansıtmasa da 91’in ortasında Shearer, İngiltere U21 Milli Takımı’yla Toulon Turnuvasına katılıyordu ve biz burada içindeki golcü karakteri fazlasıyla görüyorduk. Fransa’daki bu turnuvanın yıldızı olurken 4 maçta 7 gol atıyordu Alan Shearer. 91-92 Alan Shearer’ın oyununu daha da yansıtan bir sene olmaya başlıyordu. 41 maçta 13 gol atıyordu ligde ve merkezdeki aktivasyonu devam ediyordu. Bu iki ucu bu kadar başarılı harmanlaması İngiltere Milli Takımı davetini de beraberinde getiriyordu. 92’de Graham Taylor, Shearer’ı Fransa’ya karşı Wembley’de oyuna sürüyordu. İlk 11 siftahları çok seven genç yıldızımız yine siftahında Platini’nin Fransa’sını da boş geçmiyor ve Cantonalı, Papinli, Deschampslı Fransa’ya karşı alınan 2-0’lık galibiyette başrol oynuyordu.

1992 yazı Southampton hocası Ian Brantfoot, kendisini “Şu an İngiltere’deki en meşhur insan” olarak tanımlarken transfer tekliflerinden kafasını kaldıramıyordu. Bir tarafta Matt Le Tissier gibi 100 gole ulaşan ilk skorer bir orta saha, diğer tarafta ise milli takım performansıyla skorer yönünü de gösteren Alan Shearer varken bu ikiliden birini elde tutamayacaklarını kendisine itiraf ediyordu. Temmuz 92’de Shearer’ı elde tutamayacaklarını anlayan The Saints, Alan Shearer’ı geçtiğimiz sezon ikinci ligden çıkan ve hocalığını Liverpool efsanesi olan Kenny Dalglish’in yaptığı Blackburn Rovers’a satarken Alan Shearer da 3.6 £ milyon karşılığında henüz 22 yaşına basmadan Ada futbolunun en pahalı oyuncusu oluyordu.

Alan Shearer Blackburn Rovers forması ile

O dönem Manchester United, Liverpool gibi takımlar da peşindeyken Blackburn’e gidişini ise şöyle anlatıyordu Shearer, “Kenny Dalglish, Ray Horford ve Jack Walker ile bir defa görüştüm ve bu üç ismi yan yana koyduğunuz zaman bu transferin çok iyi olacağını anladım.” Bu transfer Shearer’ın hayatında inanılmaz bir yer tutarken Euro 92 gelmiş ve Shearer da İngiltere’nin gol silahı idi. Her şey iyi görünse de İsveç’teki bu turnuvada İngiltere gruptan çıkmayı başaramamış hatta daha da ileri gidecek olursak tek gol atmışlardı ve o da Shearer’ın ayağından gelmemişti. Yıldız isim eleştirilerin odağına oturmuş ve Blackburn taraftarı acabalar edinmişti…

Blackburn Rovers, Southampton gibi derin blok savunma yapmıyor hatta aksine 4 4 2 gibi çift forvet oynuyor ve bu durum da Shearer’ın skorer özelliğini yansıtmasına ortam sağlıyordu. 20 maçta 14 gol atarken Alan Shearer, tarihler 26 Aralık 1992’i gösteriyordu. Blackburn, Ewood Park’ta Leeds’i ağırlıyordu. Maça hızlı başlayan Blackburn 1-0 üstünlüğü yakalamış fakat ilk yarı bitmeden Mcallister frikikten beraberliği sağlamıştı. İlk yarı bitti sanılırken Alan Shearer skoru 2-1’e getirmiş, ikinci yarıda da son çiviyi çakmıştı Leeds’e. Maç Blackburn adına güzel bitecek sanılırken Shearer ön çapraz bağlarını koparıyordu… Bu sakatlık sonrası Blackburn de kötü etkilenip ve Shearer’ın sakatlığının ertesindeki 6 maçta sadece 1 galibiyet alıyordu. Buradan toparlansalar da Blackburn sadece 1 puanla Avrupa’ya gitme şansını kaçırıyordu. Sezonun geri kalan maçlarını kaçırmasına rağmen 21 maçta 16 gol atarak imzasını atıyordu sezona. 21 maç kaçırmasına rağmen takımın en çok gol atan oyuncusu oluyordu. Bu sırada Shearer, İngiltere Milli Takımı’nda da düzenli süre almaya başlamıştı. 94′ Dünya Kupası Elemelerinde Türkiye’ye attığı gol onun uluslararası düzeyde ikinci golü olsa da İngiltere Milli Takımı da yıldızını kaybedince düşüşe geçİyor ve 94′ Dünya Kupasını kaçırıyordu…

Ön çapraz bağ sakatlığının ne kadar ağır olduğunu herkes bilse de Alan Shearer’ın bu sporda gücü ile ne kadar anıldığını herkes bilmiyordur. 93′ yılında 9 ay sonunda sakatlıktan hikayesinin başladığı yerde St James’ Park’ta 34,272 kişinin önünde 1-1’lik beraberliği getiren golle kendisi de dönüyordu. Sadece o maça dönmemiş ayrıca lige de müthiş bir dönüş yapmış sezonu ligde 40 maçta 31 gol atarak toplamda ise 34 golle Blackburn’ün en skoreri olarak tamamlıyordu. Gol krallığı yarışını ise Andy Cole’un arkasından tıpkı Blackburn’ün Manchester United’ın arkasında olduğu gibi ikinci tamamlıyordu. Gol krallığında ikinci olsa da 94 Futbol Yazarları Derneği Yılın Oyuncusu Ödülü’nü kazanırken hem Blackburn Rovers hem de Shearer sağ elini havaya kaldırarak koşuyordu…

94-95 sezonu başlangıcı Alan Shearer’ın transfer rekoru kırılarak başlıyor ve  93-94 gol krallığı listesinin üçüncü sırasını alan Chris Sutton, Norwich’ten £5 milyon karşılığında Blackburn’e geliyordu. Bu sansasyonel hareket karşısında Manchester United da geri adım atmıyordu. Geçen sezonun gol kralı Andy Cole rekorun bir daha kırılmasıyla £6 milyon karşılığında Kırmızı Şeytanlar’a gidiyordu. Otoriteler bu iki takımın arasında geçecek bir yarışı artık kesin görüyordu. Ocak 95’e geldiğimizde bu tahminler doğru çıkıyordu fakat Selhurst Park’ta olanlar belki de tüm sezonu etkileyecekti. Eric Cantona bir taraftara saldırarak hem takımını Selhurst Park’ta beraberliğe mahkum ediyordu hem de 8 aylık futboldan uzaklaştırma alıyordu.

Cantona’nın seyirciye attığı bu tekme futbol tarihinde asla unutulmayacak bir andır.

Öteki taraftan Blackburn ve Alan Shearer adına işler yolunda gidiyordu. Blackburn Ewood’da Manchester United’a yenildikten sonra 13 maç mağlubiyet yüzü görmemiş, Shearer ise bu sezon 3 hat-trick yaparken totalde 34 gol atmıştı. Sadece bununla kalmamış Matt Le Tissier’in liderliğini yapmış olduğu asist krallığı listesine de 13 asistle üçüncü sıradan giriyordu. Shearer sezonun sonunda ayrıca PFA Yılın Oyuncusu Ödülünü de kazanıyordu. Her ne kadar işler bu kadar iyi gitse de sezonun son maçına geldiğimizde Blackburn Rovers, Anfield’a gidiyordu ve puan farkı ise sadece 2 idi. Avrupa’ya gitmesi kesinleşmiş durumda olan ve Blackburn hocası Kenny Dalglish’in efsanesi olduğu Liverpool karşısında Blackburn galibiyetine kesin gözüyle bakılsa da Anfield’da hayaller yarım kalıyor ve 2-1 yeniliyordu Blackburn Rovers. Oyuncular dağılmış durumda iken genç ve İngiltere’ye damga vuracak olan hocalardan birisi olan Harry Redknapp’in menajerlikteki ilk yılıydı ama onun West Ham’ı Manchester United’a çelmeyi takıyor ve 1-1 berabere kalıp Blackburn Rovers’ı şampiyon yapıyordu. Babası Jamie Redknapp ise Anfield’ı o gün şöyle tasvir ediyordu “Anfield asla bir Liverpool golünde bu kadar sessiz olmamıştı.” Kenny Dalglish için Anfield’da şampiyon olmak ise ayrı bir özel an yaratıyordu. İşte son gün yaşananlar

Alan Shearer 63 kez giydiği milli forma ile 30 gol attı.

Şampiyonluk sonrasında Blackburn Rovers, 95′ Haziran’da Kenny Dalglish’i futbol direktörlüğü görevine getirip onun yardımcısı Ray Horford’u hocalığa getiriyor. Bu durum sonunda takımda otorite boşluğu seziliyordu buna ek olarak da sezonda Chris Sutton, Jason Wilcox ve Graeme Le Saux sakatlıkları baş gösteriyor ve inanılmaz kötü bir başlangıç geliyor. 8. haftada 15. sırada küme hattının hemen üstünde bir takım haline gelirken Blackburn Rovers, Alan Shearer bu durumdan etkilenmeden parlamaya devam ediyordu. 96’da Shearer 100 Premier League golüne ulaşıyor ve 100 gole ulaşan ilk oyuncu oluyordu ve bunu sadece 3 sezonda yapıyordu. Blackburn ise Şampiyonlar Ligi’nde Rosenborg ve Legia Varşovalı gruptan da eleniyor ve kötü gidişat sürüyordu. Ligin ikinci yarısında toparlansalar da bu Blackburn Rovers’ı Avrupa’ya götürmüyor ve Kenny Dalglish istifa ediyordu. Euro 96′ gelmiş ve İngiltere’nin artık elinde iyice olgunlaşmış bir forveti vardı. İngiltere yarı finale giderken Alan Shearer ise 5 golle Altın Ayakkabı’yı alıyordu. Ballon D’or’da da üçüncü oluyor ve dünya piyasasının gündemi haline geliyordu bir anda.

Bu koşullar altında Alan Shearer bir anda tüm piyasanın gözdesi haline geliyordu. Ferguson 92’de isteyip de alamadığı Shearer’a gözünü dikmişti. Diğer tarafta ise çocukluk kahramanı Kevin Keegan ve tuttuğu takım olan Newcastle da yarışa dahil olmuştu. Dönemin Manchester United başkanı olan Martin Edwards o süreci şöyle ifade ediyor: “Alan Shearer ile Ferguson’un evindeydik, anlaşmayı tamamladığımızı düşünüyorduk fakat bence asıl problem Blackburn başkanı olan Jack Walker’dı. Kendisi Manchester United’ı sevmezdi, yerel rekabet sahibiydik çünkü. Bu yüzden Shearer’ı bize vermeyi reddetti. Shearer için ise Walker adeta bir baba gibiydi onunla tersleşmek istemedi o da.” Öteki taraftan Tyneside doğumlu Alan Shearer ise “Bazı oyuncular sadık olmadıkları için bugünlerde eleştiriliyor. Ben küçüklükten beri tuttuğum kulübe gidip orada oynamak istedim. Bence bu suç değil.” diyordu. Shearer’ı alamayan Alex Ferguson ise Cantona’nın da ayrılışıyla birlikte Ole Gunnar Solksjaer, Sheringham ve Dwight Yorke’u transfer ederek yoluna devam ederken Alan Shearer yine bir dünya rekoru kırarak £15 milyon karşılığında geçen sezonun lig ikincisi Newcastle United’ın yolunu tutarken Ferguson “Biz £25 milyon teklif etmiştik.” diyordu…

Alan Shearer adeta “Ne kadar uzağa gidersen git, yine de başladığın yere geri dönersin.” repliğine nazire yaparcasına hikayesinin başladığı yere St James’ Park’a geri dönüyordu. Hem de bu dönüş sadece Newcastle açısından değil Shearer açısından da önemliydi. Çocukken jübilesinde topçu bir çocuk olduğu Kevin Keegan ile çalışma şansını elde etmişti. Her ne kadar Shearer bu deneyim için çok heyecanlı olsa da Kevin Keegan geçtiğimiz sezonun etkisinden kurtulamamıştı. Kulübe 96′ Haziran’ında bırakmak istiyorum dediyse de ikna edilip takımın başına dönmüştü. Sezon içerisinde her puan kaybında bunu hissedecek ve hissettirecekti Keegan basına. Sezona her ne kadar sallantılı bir şekilde 3 maçta 2 mağlubiyet alarak başladılarsa da Newcastle durumu hemen toparlayıp ligin 10. haftası Manchester United’ı 5-0’lık ezici bir skorla yenerek liderliğe yükselmişti.

Özellikle de sezon başında Charity Shield’daki 4-0’lık mağlubiyet düşünülürse nereden nereye geldiklerini gösteriyordu bu durum. Fakat bu durumun 180 derece tersine dönmesi çok vakit almadı ve bu galibiyet sonrası 9 haftada sadece 1 galibiyet alabildi Newcastle United. 6.lığa gerilemiş bir Newcastle, Keegan’da yine “Şampiyonluk gitti” havasını uyandırmaya başlamış ve Keegan basın açıklamalarında bırakacağını söylemişti. Kulüp yöneticileri ikna ederek biraz daha tutsalar da 2 haftalık galibiyet periyodunun ardından 2-0 öne geçilen Aston Villa maçının 2-2’e gelmesi Keegan’ın belki de kabuslarını doğruluyor ve takımla yollarını ayırıyordu. Newcastle ise bu süreci yıldızı Shearer ile en iyi anlaşacak isim ile gidermeyi planlayarak takımın başına Kenny Dalglish’i getiriyordu. Kenny Dalglish takımı 2.liğe taşıyarak sezonu bitirirken Alan Shearer ise 25 golle gol kralı oluyordu yine. PFA Yılın Oyuncusu Ödülü de alışılageldik bir şekilde Shearer’a gidiyordu hem de çok tanıdık bir elden…

Alan Shearer’e ödülü veren kişi Sir Alex Ferguson’du.

97-98 ise kabus gibi başlıyordu Shearer’a. Sezon başında Goodison Park’ta nükseden bilek bağlarındaki sakatlık nedeniyle bu sezon sadece 17 maç süre alabilmiş ve 2 gol atabilmişti. Bu sakatlığı atlatması için uygulanan metotlar ise çok sıra dışıydı. Kulübün Durham Üniversitesi’ndeki tesislerinde elinde bir malzeme varken eğilip yerdeki ürünleri toplamaya çalışırken onu izlemeye gelen çocuklar olurdu. Takım uzun dönemli bir ligi sürdürememiş olsa da FA Cup sürecini iyi yönetmiş ve yarı finalde Alan Shearer’ın golüyle Sheffield United’ı elemişti. Finalde rakip Arsenal’di. Hoca ise geçtiğimiz sezon lige gelen Fransız Arsene Wenger’den başkası değildi. Geldikten 1 sene sonra hem ligi hem de kupayı alarak sükse yapıyordu Wenger…

Böyle gösterişli başlayan bir kariyerin kupa kazanamama esprilerine konu olacak hale gelmesi çok ironik.

98-99 ise sakatlıktan dönmek konusunda artık zorlanan ama sakatlıklarına rağmen sahada diri kalmaya çalışan bir Alan Shearer ile karşılaşıyordu. 30 lig maçında 14 gol toplamda ise 21 gol atsa da takımı ve hocası artık futbolun değişimine ayak uyduramıyor, bunun sonucunda yine uzun bir periyot olan ligi 13. sırada tamamlıyorlardı. Dalglish’in aldığı başarısız sonuçlar sonrası kovulduğu bu dönem hoca olarak Chelsea’de başarılı dönemler geçiren Ruud Gullit takımın başına geliyordu. Her ne kadar kaptanlık Rob Lee’den alınıp Shearer’a verilse de hoca ve kaptan anlaşamıyordu. Gullit ise bu durumu 2004’te izah ederken, “Asla kazanamayacağım bir savaştı. Maçlar kazanmak istiyorsak Shearer’ın oyun stilini değiştirmesi gerekiyordu fakat kesinlikle bunu yapmıyordu. Sadece atacağı gollere odaklanmıştı, hatta bir gün ona gördüğüm en abartılan futbolcusun dedim ve aramız iyice açıldı.” derken Alan Shearer ise kulüp yönetimine bundan böyle Gullit’i istemediğini söyleyecek ve yolların ayrılmasını sağlayacaktı. Durumlar bu kadar karışık olsa da yaşlı bir takım olmalarının faydalarını FA Cup’ta yine final oynayarak görüyorlardı. Bu sene rakip Manchester United idi. 99’da her şeyi kazanan o Manchester United kadrosu bu iç karışıklıkların olduğu Newcastle’ı 2-0’la rahat geçiyordu…

Alan Shearer ve Ruud Gullit

1999-2000 sezonunun açılış gününde Alan Shearer, kariyerinde ilk defa kırmızı kartı Newcastle formasıyla çıktığı 100. maçta bir Tyneside derbisi olan Sunderland maçında görüyordu. Gullit’i, “en abartılan oyuncusun” ifadesinden sonra gönderen Newcastle, onun yerine ise Sir Bobby Robson gibi İngiliz futbolunda efsane bir isim getiriyordu. Robson, Barcelona’da iken Shearer’ı getirmek istemiş hatta  £20 milyonluk da bir teklif sunmuş fakat Kenny Dalglish oyuncusunun 12 ay içerisinde 2. defa dünyanın en pahalı oyuncusu olmasına izin vermemişti. Robson’ın gelişi ilk maçtan etki etmiş ve Alan Shearer tarihe geçecek bir performans sergileyerek Sheffield Wednesday ağlarına tam tamına beş gol atmıştı. Bu performans kendisinden önce sadece bir defa Andy Cole tarafından gerçekleşmişti.

 

Bobby Robson ile yükselişe geçen Newcastle küme düşme potasından orta sıralara giderken Alan Shearer ise 23 golle gol krallığında ikinci oluyordu. Tarih ise 26 Şubat 2000’e geldiğinde Alan Shearer 99’da kaptanı olduğu İngiliz Milli Takımı’ndan Euro 2000 sonrası emekli olacağını açıklıyordu. Almanya’yı 1-0 yendikleri maçta golü atıyor hatta maçta oynayabilmek adına dizine steroid iğnesi ile maça çıkıyor fakat sonrasındaki Romanya karşısında attığı tek gol yetmiyor ve 3-2’lik mağlubiyet sonucunda 63 maçta 30 golle oynadığı milli takım kariyeri sona eriyordu. 2000-2001 sezonu da bu sakatlıklarla uğraşıp geçiyor ve onsuz Newcastle da inanılmaz gol kısırlığı çekerek ligi 11. bitirirken sadece 19 maçta oynamasına rağmen 7 golle takımın her alanda en skoreri oluyordu.

Alan Shearer pays tribute to 'genius' Sir Bobby Robson on 10th ...
Bobby Robson ve Alan Shearer

Sezona 16 Temmuz 2001’de Kraliçe’den futbola verdiği hizmetlerden dolayı Onur Nişanesi alarak moralli giren Shearer, 2001-2002’de artık Bobby Robson’ın kurmuş olduğu takıma sağlıklı bir şekilde ekleniyor, 37 maçta 23 gol atıp adeta “Ben hala buradayım!” diyordu. St James’ Park’ta 200. Premiership golünü atarak da kendi oluşturmuş olduğu rekoru her gün tepeye taşıyordu. Bu sırada takımın da yükselişinde büyük rol oynuyordu. Bu takımın futbol direktörü ise birçoğumuzun tanıdığı Gordon Milne’den başkası değildi. Ayrıca bu sezon Newcastle’ın Manchester United’ı 4-3 yenip Roy Keane’in görmüş olduğu kırmızı ile de anılıyordu. Tüm doğruları yaparak geldikleri bu sezondan sonra Alan Shearer da 2002 Ekim ayında kulüp kariyerindeki 300. golü eski takımı Blackburn’e karşı penaltıdan atıyordu. Böylesine formda bir Shearer takımını da 97′ yılından beri ait olduğu yere yani Şampiyonlar Ligi’ne götürüyordu. 32 yaşını bitirmiş bir şekilde CL’de ilk maçına çıkacaktı…

Hugo Viana ve Jonathan Woodgate ile takımı güçlendirerek Şampiyonlar Ligi’ne giden Newcastle’ın ilk etap grup rakipleri Feyenoord, Dynamo Kiev ve Juventus idi. İlk 3 maçta da “Buranın takımı değiller” eleştirileri ile birlikte mağlup oluyorlardı. Fakat sonrasında Bobby Robson takımda revizyona giderek farklı bir 11’le çıkıyordu sahaya. St James’ Park’ta Juventus’u 1-0, yine içeride Dynamo Kiev’i 2-1 yenip umutları son maça, Hollanda’ya taşıyordu Newcastle. Craig Bellamy ve Hugo Viana’nın golleriyle 2-0 öne geçseler de Feyenoord skoru 72’de 2-2’e getiriyordu. Newcastle ve Shearer’ın umutları yıkılmak üzereyken Blackburn’de olduğu gibi son dakikada yine Bellamy golü atıyor ve bir dahaki grup aşamasına gidiyorlar. Ama Batistuta gibi isimler Shearer’ın o sezonki Şampiyonlar Ligi’nin performasını unutamıyor. Şu sözlerle anlatıyorlar Shearer’ı “Kaç tane büyük sakatlık yaşadı? Tam tamına 3. Bu adam bu sakatlıklardan sonra bu yaşta böyle bir performans veriyor. Juventus hocası Lippi o maçtan sonra şaşkınlıktan dilini yuttu. Alex, Trezeguet ve Marcelo Salas maçtan sonra Shearer’ın videolarını alıp onun performansı üzerine çalıştılar.” İkinci grupta Bayer Leverkusen, Barcelona ve Inter vardı. İlk maç Inter’e karşı içeride Craig Bellamy 6. dakikada kırmızı görünce maç zora girdiği gibi Bellamy de 3 maç ceza aldı ve takımın Shearer’dan sonraki en skorer oyuncusu elden gitti. Leverkusen’i iki maçta da 3-1 yenerken içerideki Leverkusen maçında Alan Shearer 31 dakikada hat-trick yapıyordu. İnanılmaz bir San Siro performansı ile Shearer 2 tane de Inter’e attıysa da bu yetmeyecek ve berabere kalacaklardı. Bu şekilde 2. gruptan eleniyordu Newcastle, lige dönüp ise 3. oluyorlar ve bir dahaki sezon Şampiyonlar Ligi elemelerine gitmeye hak kazanırken Shearer ligde 35 maçta 17 gol, Şampiyonlar Ligi’de ise 12 maçta 7 gol ile 32 yaşında zirve performanslarından birini veriyordu.

2003-2004’e geldiğimizde ise Newcastle’ın A takım antrenörlerinden birisi de Nigel Pearson idi. Bugün Watford’un durumunu incelerken Bobby Robson’dan neler aldığını da sentezlemek gerekiyor.

Newcastle sezon başında Şampiyonlar Liginde ön elemede Partizan’ı içeride 1-0 yense de deplasmanda 1-0 yenilerek maçı penaltılara götürdü. Penaltılarda hikayemizin starı bu seferin mağduru olarak penaltıyı kaçırıyor ve Newcastle CL’e gidemiyordu. Shearer bu durumu telafi etmek adına elinden geleni yapıyor ve UEFA Kupası’nda 10 maçta 6 golle oynayarak Newcastle’ı UEFA Kupası yarı finaline taşıyordu. Yarı finalde ise Premier Lig’in gelecek yıllarda tanıyacağı bir forvetle erkenden tanışıyordu Newcastle. Marseille ile içerde 0-0 berabere kalırken Fransa’da Stade Vélodrome’da Drogba’nın iki golüne karşı koyamıyorlardı. Avrupa Newcastle’ı yorsa da Shearer ve rekabetçi mentalitesi bir sezon daha Avrupa görmek için çabalıyordu. 16 maçta sadece 1 defa yenilerek geliyordu Newcastle ve sonucunda da ligi 5. tamamlayarak UEFA Kupası’na (Günümüzdeki adıyla Avrupa Ligi) gitme hakkını kazanıyorlardı. Shearer ise 52 maçta 28 gol atıyordu.

04-05’e 4 maçta bir galibiyet bile alamayarak başlayan Newcastle’ın yöneticileri, öncesinde de araları istediği oyuncular yerine yıldız ama uymayacak oyuncuların alınması sebebiyle açılan Bobby Robson’ı gönderip yerine Graeme Souness’i getiriyordu. Aralarının açılmasına sebep olan transfer ise Bobby Robson’ın Wayne Rooney’i(18) isterken Newcastle’ın Patrick Kluivert’ı(28) almasıydı. Rooney o sezon 11 gol atarken Kluivert sadece 6 atabilmişti. Bunların üstüne Shearer da bu sezonun son sezonu olduğunu söylüyordu. Souness’in gelişi 10 maçlık bir yenilmezlik serisini beraberinde getirse de sonrasında da formları tekrar düştü. Bobby Robson’ın ayrılışı tüm takımın huzurunu etkilemişti. Craig Bellamy sakatlık taklidi yaparak Celtic’e kiralanmak istediğini söylemiş ve ocak ayında kiralanmıştı. Gitgide zorlanan Newcastle sezonu zar zor 14. tamamlamıştı. 2005’in ortasında Souness, Shearer’ı bir sezon daha oynamaya ikna etmiş ve Shearer son sezonu oyuncu-hoca olarak tamamlayacağını açıklamıştı.

Why is Graeme Souness never asked this? | NUFC The Mag
Graeme Souness ve Alan Shearer

2005-2006’da geçen sezon getirilen Kluivert gibi isimler gönderilip yerine Michael Owen gelmişti. Ancak Owen sakatlık problemleri çekiyordu ve çok yüksek meblağlar ödenmişti. Craig Bellamy ile araları düzeltemediler ve onu satmak zorunda kaldılar. İlk 5 maçta galibiyet alamadı Newcastle United. Sezonun ilerleyen periyotlarında da bu inişli çıkışlı grafik devam etti. 6 maçlık bir 3 puan orucunun oluşumu ile Graeme Souness de gönderiliyordu. Souness’in gidişinin hemen ardından genç takımlar direktörü olan Glenn Roeder geliyordu takımın başına. Roeder’in gelişinin hemen ertesi günü Newcastle United Porsmouth’a karşı oynuyordu. Shearer dakika 64’te kendisini Jackie Milburn’ün kırk yıllık rekorunu kıran ve yine kendisini Newcastle tarihinin en skorer oyuncusu yapan 201. golünü atıyordu. Sam Allardyce dedikodularının eşliğinde Roeder, 15 maçta 32 puan alarak 15. aldığı takımı 7. sıraya taşıyarak Avrupa’ya götürüyordu. Bu sırada Shearer ise son 3 maç kala yaşadığı sakatlık nedeniyle emeklilik kararını Newcastle formasıyla 395. maçında 206.golünü attığı Sunderland maçından sonra açıklıyordu.

183 cm boyuyla bıraktığı zaman ligin en çok gol atan oyuncusu olduğu gibi kafa golüyle de en çok gol atan oyuncuydu 46 golle. Sonrasında Peter Crouch kırdı bu rekoru 53 golle. Ocak ayına kadar en çok hat-trick yapan oyuncu idi(11), bu rekoru ise Aguero(12) kırdı. Kendisine en çok gol rekorunu kimin kırabileceğini sorduklarında ise “Harry Kane” diyor Alan Shearer…

Stadın önüne heykeli dikilen Alan Shearer jübilesini Celtic’e karşı yapıyordu. Sakatlık problemiyle başlayamadığı maça oyuna girip penaltısını atarak 3-2 kazanılan bir galibiyette rol oynamıştı.

Futbol kariyerinden sonra hocalık yapmış fakat çok başarılı bir dönem yaşamadıktan sonra BBC’de yorumculuk yaptı Alan Shearer. Hikayemizin sonuna gelmişken Alan Shearer 6 Aralık 2016’da 2012’de açmış olduğu engelliler için olan vakıf işleri ile Cambridge Dükü tarafından CBE(Britanya’nın en prestijli ödülü) onore edildi. Alan Shearer futbola başlamasına çok destek veren babasının ilk defa kendisiyle gurur duyduğunu kendisine söylediğini ifade ediyordu.

Shearer’a kariyerindeki seçimler sorulduğunda “Hiçbir pişmanlığım yok.” diyor. Umarım yazının sonunda siz de aynı şeyleri söylersiniz. İyi günler dilerim.


Bunlar da ilginizi çekebilir;

Atatürk Hangi Takımı Tutardı?

Billy Miske: Noel’den Önceki Son Dövüş

 

 

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More