Abebe Bikila: Sembol

Abebe Bikila hem 1960 Roma Olimpiyat Oyunları’nın hem ülkesi Etiyopya’nın hem de Olimpiyat Oyunları’nın sembolü oldu. Nasıl mı?

***

Hikâyeler ve kahramanlar çoğu zaman spora bakış açımızın ve spor yazınının temelini oluşturuyor. Çoğu zaman tarihi de sporu da kahramanlar ve onların inşa ettiği hikâyeler üzerinden konuşuyor ve kimi zaman istemeden de olsa günümüzde aşırılığa kavuşan metalaştırma kültürünü besliyoruz. Seattle SuperSonics karşısında dördüncü yüzüğünü Babalar Günü’nde kazanan Michael Jordan, sadece kendisi olarak anılamıyor. Cinayete kurban giden James Jordan da bu hikayenin bir parçası. Babasına olan bağlılığı sayesinde/yüzünden basketbola ara verip beyzbol oynayan Majesteleri’nden bahsederken konu dönüp dolaşıp bu meselelerin kıyısında geziyor. Uzak bir coğrafyanın oldukça göz önünde bir sporcusu da bu örnek içinde değerlendirilebilir. Örneğin, Nario Quintana’yı sadece kimlikte yazan bir isimden ibaret görmüyoruz. Onun kimliğinde aynı zamanda bir zamanlar nüfusunun çoğunluğu açlık sınırının altında olan, her geçen gün artan enflasyonun pençesinde hayatını sürdürmek zorunda kalan insanların ülkesi yazılı. 1980’li yıllarda uyuşturucu ticaretinin merkezi hâline gelen Kolombiya, kartellere teslim olmuş durumdaydı ve istikrarsız hükümetler peşi sıra birbirlerini takip etmişti. Ülkesindeki milyonların aksine çok zor bir çocukluk geçirmeyen, kariyeri için doğru zamanda doğru yerde olan 31 yaşındaki bir sporcu birçokları için Kolombiyalı Nario Quintana olmak zorunda. Çünkü sadece Nairo olarak o kadar da ilgi çekici değil. İsminden önce bazı sıfatlara ihtiyacımız var.

Çağın kapıldığı akıntıya karşı kürek çeken, zarafetiyle birçoklarını merkez korta bağlayan Roger Federer, sadece Roger Federer değil. Yıllar ilerledikçe “Küçük yaşta anne ve babasının terk ettiği siyahi jimnastikçi kız” etiketinden kurtulan Simone Biles, bugünlerde “Taciz davası sonrası federasyona reform çağrısı yapan öncü” sıfatıyla anılıyor. Çünkü fazlasına ihtiyacımız var. Sadece tek bir ‘şey’ olmanın yeterli görülmediği bir dünyada sıfatların peşinde koşuyor, isimlerimizin önüne geçecek etkileyici kelimeler arıyoruz. Buna muhalefet ettiğim veya bunu aşağı gördüğüm söylenemez. Gerçeklerden sapmadığı sürece bunun tehlikeli veya kötü bir durum olduğunu düşündüğüm yok. Aksine, sporu ve tarihi kahramanlar ve onlara biçtiğimiz sıfatlar üzerinden konuşmak çoğu zaman hem onları hem de kendimizi anlattığımız uzun sohbetlere dönüşüyor. Zira sporu da, sanatı da, sokağı da sosyal etkileşim için yaşıyoruz. Sosyal medyada karşımıza çıkan kısa bir Simone Biles performansını arkadaşımıza gönderip sonuna hem Simone’u hem de kendimizi anlatan bir sıfat eklemeden duramıyoruz.

İtalya, Etiyopya ve çıplak ayaklar bu öykünün anahtar kelimeleri olacak. Çünkü Abebe Bikila da başka bir dönemin temsilcisiydi ve sadece koşmadı. Roma’da zafere yaklaştığında hava kararmıştı ve sokaklarda meşale tutan askerler vardı. Tıpkı Nario Quintana’nın hikâyesi gibi ilgi çekici olmaya başladı, değil mi? Abebe isminin önüne biraz sıfat koyma vakti.

***

Olimpiyat oyunlarının temelleri sanıldığı gibi saf ve temiz duygularla atılmamıştı. En azından tamamen öyle değildi. 19. yüzyılın kanlı ortamından sıyrılmak isteyen devletler için namlunun ucundaki güç kaslara, fiziksel aktiviteye ve bedensel terbiyeye geçmişti. Bu yolun taşlarını döşeyen isim ise oyunlara dair pek çok yazının öznesi olan Baron Pierre de Coubertin’dı. Coubertin ve 19. yüzyılın sonlarına doğru kurduğu Olimpiyat Komitesi bir oda insan anlamına geliyordu. Kasları geliştirerek, fiziksel aktivitelere önem atfederek modern ve ideal insanı, kısacası yeni dünya insanını yaratmayı amaçlayan bir dolu insan.

Abebe Bikila Olimpiyat oyunlarını
Baron Pierre de Coubertin

Coubertin o yıllarda idealizmin savunucusu olarak gözüküyordu. Oyunların savaşlara son vereceğini, uluslararası mücadelenin stadyumlara taşınacağını düşünüyordu. İdealist felsefenin spordaki yansıması olarak görülebilir kendisi, şimdilik. Ancak ölümünden yıllar sonra ortaya çıkan gerçekler gösteriyordu ki Coubertin’ın en içli dışlı olduğu kelimelerden birisi propagandaydı. Karmaşık bir düşünce yapısına sahip olan ve hâliyle bizlere karmaşık bir miras bırakan Coubertin, en çok beğendiği, hayranlıkla seyrettiği oyunlar sorulduğunda tereddüt etmeden 1936 Almanya cevabını veriyordu. Coubertin’ın tam olarak iyiye veya kötüye yorulamayacak düşünceleri, ilerleyen yıllarda kendisini birçok şehirde hissettirecekti.

Birinci Dünya Savaşı sonrası politikanın en gözde enstrümanlarından biri hâline gelen oyunlar, İkinci Dünya Savaşı sonrasında daha da ön plana çıkmıştı. İlerleyen yıllarda sesin ve görüntünün etki alanını, kısacası televizyonu kullanmak isteyen birçok siyasi lider, Olimpiyat Oyunları ve Dünya Kupası gibi pahada ağır organizasyonları sırf siyasi ve toplumsal repütasyonları palazlansın diye ülkesine getirmeye çalışacaktı. Bugünlerde kimileri gizli kapılar ardında antlaşmalara imza atıyor, kimileri ise göz göre göre düzenlemeye hak ‘kazandırdıkları’ organizasyonları ülkelerindeki insan hakları ihlallerini gizlemek, uluslararası kamuoyuna ‘güzel’ mesajlar vermek için kullanıyor.

Hiç şüphe yok ki Coubertin arkasında dolu dolu yaşanmış hayat ve daha önemlisi bizler için bir miras bırakmıştı. İyi ve kötü. Hatta çoğu zaman kötü. 1960’da İtalyanlar, 1972’de Almanlar için ortaya çıkan tablo bundan ibaret. Sadece Olimpiyat Oyunları da söz konusu değil. Rusya’da düzenlenen son Dünya Kupası’nda Vladimir Putin’in imzaladığı uluslararası antlaşmaları ve birkaç ay sonrasındaki G20 zirvesinde Suudi Prens Mohammed bin Salman’la tartışmaların odağına oturan el sıkışma seremonisini hatırlayanlar olduğuna eminim.

***

Benito Mussolini yönetimindeki İtalyan ordusu, Etiyopya’ya, Abebe Bikila’nın büyüdüğü topraklara girdiğinde takvimler 1935’i gösteriyordu. Dünya savaşları sonrası gayriresmî ve gayrinizami biçimde yarı sömürge durumuna sokulan Afrika topraklarından çıkan hemen hiçbir sporcuyu “Hayatın sillesini yemiş ancak bütün olanlara rağmen zirveye çıkmış” etiketine hapsedemezsiniz. Öyle olmadığı için değil, hemen herkes aynı durumda olduğu için. Bikila’nın durumu da farklı değil.

Başta Kenya olmak üzere, bugünlerde atletizmi kontrolü altına alan Doğu Afrika ülkelerinden gelen atletler sanıldığı gibi sadece genetik avantajları sayesinde fark yaratmıyorlar. Birçok Doğu Afrika ülkesi, o yıllarda atletizm söz konusu olduğunda bugünkü repütasyonlarından, etki alanlarından ve elbette podyumlardan uzak konumdaydı. Sağlam temeller üzerine kurdukları yapı ve işi ehline bıraktıkları eğitim politikalarıyla adından söz ettiren Kenya ve Etiyopya gibi ülkeler için 1960’lı yıllar farklı bir bakış açısıyla ele alınmalı. Kimi zaman aşırılığa varan o imkânsızlık hâli, hiç şüphesiz Bikila’nın başardıklarını daha kıymetli konuma getiriyor.

İlerleyen yıllarda Mussolini ve İtalyan egemenliğinden kurtulan Etiyopya’da Haile Selassie iktidarı başlamıştı. 1950’li yılların başında Selassie’yi korumakla yükümlü İmparatorluk Muhafızları’nın arasına katılan Bikila’nın hayatında ilginç bir kırılma noktası yaşanır. Muhafız Birliği’nin spor antrenörü olan Onni Niskanen adında bir İsveçli, Bikila’nın her gün işe gelip giderken koştuğu mesafeleri görüp maraton koşması gerektiğini söyler. Hâlihazırda bakanlıkla sıkı iletişim hâlinde olan Niskanen, Etiyopyalı atletlerin 1956 Melbourne’e gitmelerinde büyük pay sahibidir. Ancak asıl hedefi Abebe Bikila ve Roma Olimpiyat Oyunları’dır.

1960 yılı İtalyanlar için özeldi, en azından öyle olmalıydı. Faşist dönemin izlerini silmek isteyen İtalyan hükümeti, temel insani değerlere bağlı kalan bir ülke olduğunu tüm dünyaya göstermek istiyordu. İtalya Olimpiyat Komitesi’nin basın şefi Donato Martucci de yıllar sonra The Guardian’a konuştuğunda bu konuya değinmeden geçmemişti: “Özgür bir ülke olduğumuzu, faşizmi geride bırakan, yeni ve ilerici bir ulus olduğumuzu göstermek istemiştik.” Uluslararası kamuoyuna mesaj vermek, ilerici bir dünya görüşüne sahip olduğunu göstermek, yıllar önce deneyimlemek zorunda kaldıkları o kötü mirasın artık İtalya topraklarında var olmadığını duyurmak öncelikli amaçlarıydı.

Donato Martucci haklıydı. İtalya özgür ve ilerici bir ülke olma yolundaydı. Ancak faşist dönemin mirasıyla hesaplaşma söz konusu olduğunda sınıfta kaldıkları konular yok değildi. Benito Mussolini’nin 1940’da düzenlenmesi gereken oyunları ülkesine getirmek için yaptırdığı Foro Italico adındaki spor kompleksi ve etrafını süsleyen heykeller, Mussolini’nin ölümünden yaklaşık 15 yıl sonra dahi başkent sokaklarındaki yerlerini koruyordu. Mussolini döneminin ideolojik anlamda devamlılığını simgeleyen cadde ve sokak isimleri, faşist döneme ait heykeller, tarihin her döneminde milliyetçi hamaseti beslemiş olan ihtişamlı yapılar toplumsal hafızanın ve zamanında temelleri atılmış kurumsal faşizmin hâlâ merkezindeydi. Tıpkı Coubertin gibi İtalya da tam olarak ne yapmak istediğine karar verememiş ve bizlere tartışmaya açık bir miras bırakmıştı.

Elemelerde her ne kadar iyi bir derece koşmuşsa da Abebe, oyunlara giderken yedekler arasındaydı. Son dakikalarda gelen bir sakatlık haberi doğrultusunda takım arkadaşının yerini almıştı. Ancak bu kez de Roma’ya yalnızca bir çift ayakkabıyla gelmenin sıkıntısını yaşıyordu. Antrenman yaparken mahvolan ayakkabıların yerine koyabileceği yeni bir çift yoktu. Hâl böyle olunca ülkesinde birçok yere ayakkabısız koşarak giden ve ayakların altı nasır tutmaktan hissizleşen Abebe Bikila, çıplak ayakla koşmaya karar verdi. Tanıkların anlattıklarına göre Bikila’nın bu kararı diğer sporcular arasında alay konusu olurken koşuyu anlatan spikerlerden biri “Bu Etiyopyalı da kim?” ifadesini kullanmıştı. Bilinmeyen bir kahraman yaklaşıyordu.

Bikila’nın hikayesinin de konuşulduğu kültür sanat podcasti CamuSpotu

Yarışın ilerleyen bölümlerinde Bikila temposunu korudukça hava kararmaya başladı. Politik ve militaristik sembollerden sıyrılmasını beklediğimiz oyunların çevresini son kilometrelere yaklaşıldıkça ellerinde meşalelerle bekleyen askerler sarmıştı. 21. yüzyılda sadece açılış ve kapanış seremonileri özelinde konuşulmaya başlayan oyunlar, o günlerde de politik bir aygıta dönüşebiliyordu. Maraton devam ederken yolun kenarında meşalelerle bekleyen İtalyan askerleri de büyük ölçüde bu kurumsallaşmış ve yıkılması zor faşist kurumsallığın devamı konusunda yoruma açıktı. Bikila’nın başını çektiği maraton son kilometrelere yaklaşırken Mussolini’nin çeyrek asır önce Etiyopya’ya savaş açtığını haykırdığı Piazza Venezia’dan geçmişti. Etiyopya’dan gelen 28 yaşında bir genç, birçok sporcuyu geride bırakmış, yarışın sonunu herkesten önce görmüş ve Olimpiyat Oyunları’nın sembol isimlerinden biri olmuştu.

***

İtalyanlar anlatıyı kontrol etmek istemiş, verilmesi istenen mesajı duyuran ise Donato Martucci olmuştu. İstediklerini tam olarak yansıtamadıklarını düşünüyor olabilirsiniz. Ancak bir zamanlar işgalcisi oldukları bölgeden gelen biri, evlerinde Olimpiyat Oyunları’nın simge isimlerinden biri oluyordu. Hem de yalınayak. Belki de verilmesi gereken mesaj buydu. Özgür, faşizmi geride bırakan, yeni ve ilerici bir ulus olduğunu göstermenin en kolay yolu belki de Abebe Bikila’dan geçiyordur.

Abebe isminin önüne, arkasına, sağına, soluna birkaç sıfat ekledik. 1960 Roma’daydık. Coubertin ve karmaşık mirası da buradaydı, meşale tutan askerler de. Bir ara Etiyopya’da görev yapan İsveçli bir antrenörden de bahsettik. Çünkü Abebe Bikila sadece Abebe Bikila değildi. Sıradan bir altın madalya sahibinden bahseder gibi yapamazdık. Artık hem Roma’nın sembolüydü hem ülkesi Etiyopya’nın hem de Olimpiyat Oyunları’nın.


Bunlar da ilginizi çekebilir;

Olimpizm: Olimpiyat Oyunları 1

Naomi Osaka: Naomi’nin Platformu

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More