Roberto Baggio: İlahi At Kuyruğu

İtalya’nın futbol dünyasına sunduğu nadide bir mücevherdi o. Kaçırdığı bir penaltı üzerine bile pek çok yazı yazıldı. Çünkü Roberto Baggio öyle bir yıldızdı ki yapamadıkları da yaptıkları kadar önemli ve konuşmaya değerdi. Nihayet beklenen oldu ve bu efsane ismin kariyeri Netflix tarafından perdeye aktarıldı. İlahi At Kuyruğu ismiyle Netflix’te yer alan filmin bir sunuş yazısı olarak düşünebilirsiniz aşağıda okuyacaklarınızı, tabii belki bazılarınız için biraz daha fazlası…

Hayatta başarı, bazen şansa bağlıdır. Ancak başarısızlık şansa bağlı olduğunda dengeler değişir. İtalyan futbolunun efsanesi Roberto Baggio da talihsizliğin vücut bulmuş hali olarak, futbolseverlerin gözünde; farklı tarzı, aykırı duruşu ve at kuyruğu saç imajıyla futbol tarihindeki önemli renk ve simalardan biriydi. Aranızda Baggio’yu tanımayanlar varsa şimdi önlerinde bu eksikliği kapatabilecekleri güzel bir fırsat var. Baggio: İlahi At Kuyruğu, içerisinde kendinize dair hayat dersleri bulacağınız bir film olarak çıkıyor karşımıza. Oyunculuklar için tartışmaya açık denilebilir belki ama dokunaklı ve bu kadar da olmaz diyebileceğiniz hikayesi izleyenleri kesinlikle memnun edecek seviyede. Hatta motivasyona ihtiyaç duyduğunuzda sık sık Google’da arama yaptığınız motivasyon filmleri vardır ya, işte onlardan biri olmaya aday bu yapım da. Baggio’nun hayatı, başarıya giden yolda farklı bakış açılarını, içsel dünyanın önemini, bırakmamayı en gerçek haliyle gözler önüne seriyor.

Şahsi olarak benim de duymaktan sıkıldığım bir klişe vardır. “Uğraş ve sabırlı ol…”Birçok özel insandan hayatımızı değiştirecek bir cümle söylemesini bekleriz, ancak genelde bu tavsiyeyle karşılaşırız. Emek verip biraz sabır gösterdikten sonra da kendimizi monotonluğun akışına kaptırıp hedeflerimizden kopmaya başlarız. Çünkü güçlü sebeplerimiz yoktur, “kendi” sebeplerimiz yoktur. Filmin iletmek istediği mücadele mesajları oldukça açık, net. Ancak günümüz futbolcuları kadar popülaritesi olmayan nostaljik isimlerin çalışmaları yapılırken hikayenin vurucu kısımları -bu Baggio için 1994 Dünya Kupası oluyor- daha keskin anlatılabilirdi. Ben, bu da tuzu olsun diyerek izledim.

Baggio’ya dair her şeyi öğrenebilmek için maalesef bu film yeterli olmayacaktır. Yine de, klasik başarı hikayelerinden sıkıldıysanız, düşünmeyin derim. Bu arada Baggio’yu tanımayanlar varsa onlar için iyi bir fırsat demiştim ya hani, filmden önce ben kısa bir yazıyla anlatmayı deneyeyim kendisini;

Çok çalış, alçaktan uç

Saf yetenek Roberto Baggio, kendisini 17 yaşlarındayken gözler önüne çoktan sermişti. Serie C‘de takımı Vicenza ile adını duyurmuş, sonrasında adı İtalyan devleri ile anılmaya başlamıştı. Fiorentina gibi önemli bir kulüp, Baggio için teklif yapmıştı ve artık herkes ona özel bir yıldız adayı, ufak çocukların idol olarak benimseyebileceği, at kuyruğu saçlı bir futbol bağımlısı olarak bakıyordu. Bu özel kariyer başlangıcına, diğer herkes gibi parıltılı bakmayan tek bir isim vardı; babası Fiorindo Baggio.

Babası, Roberto Baggio’ya daha çok çalışması, ayaklarının yere basması için sık sık serzenişlerde bulunurdu. Ancak Baggio, babası ile yeterince iyi anlaşamıyordu. Dolayısıyla bu ilkeleri kabullenmek yerine bunlara karşı gelmek ona daha uygun bir cevap yöntemiydi.

Fiorentina ve Baggio sesleri birlikte anılmaya başlanmıştı ve gelecekteki yükseliş herkes tarafından sabırsızlıkla bekleniyordu. Ama hesaba katılmayan bir nokta vardı. Baggio henüz kaderin ona attığı çalımlarla karşılaşmamış, yalnızca zirveye tırmanışını hayal eden bir gençti.

5 Mayıs 1985… Baggio için ilk kırılma noktası

Fiorentina defterini açmadan biraz önce, henüz Vicenza dönemindeyken Rimini ile karşı karşıya geldikleri bir maç esnasında, topsuz koşu yaptığı sırada acı içinde yere yığılan Roberto Baggio, kulüp çalışanlarının sırtında sahayı terk ediyordu. Saniyeler durmuş, meraklı gözler eşliğinde başkalarının yardımıyla terk ettiği yeşil saha, bu genç adama ilk kötü sürprizini yapmıştı, daha sonra yapacağı pek çok sürpriz gibi.

Gözlerini hastane odasında tekrar açtığında karşısında anne ve babası vardı. Ön çapraz bağları ve yan bağları kopmuş, diz kapsülü ile menüsküsü ise ciddi derecede hasar almıştı. Doktorun dudakları arasından en son çıkan ise, Baggio’nun dizinde 220 adet dikiş olduğuydu. Hastane odasını sessizlik kapladı. Nefesini topladığı ilk saniyede bu genç adamın doktora sorduğu tek bir soru vardı: “Futbolu ne zaman oynayabilirim?”

”Beni öldür anne!”

Doktordan gelmeyen cevap her şeyi daha zor hale getiriyordu ve Baggio ortaya karakter ve irade koyarak bunu aşmak zorundaydı. Ama henüz kendisinde o gücü bulamıyordu. Annesine doğru döndü: ”Eğer beni seviyorsan, beni öldür anne!”

Hayat devam etmek zorundaydı. Anne ve babasının onu sakinleştirmesiyle birlikte, yıkılmış bir vaziyette, kaderin cilvesine kırgınlığıyla tedavi sürecine başladı. Güçlü olmak için zorluklarla karşılaşmak şarttı ama en önemlisi, güçlü kalmak için bunlara göğüs germek gerekliydi.

Fiorentina, Baggio’dan vazgeçmemiş ve onu sakat haliyle takıma almayı kabul etmişti. Tesislerde ilk karşılandığı sırada yanında babası vardı. Babası Fiorindo, oğluna döndü ve bu sakatlığın onun başına gelen en iyi şey olduğunu söyledi. Bu söylemin ardında, Baggio’nun doğru olgunlukta futbol oynaması ve bu işi övgü için yapmaması gerektiği yatıyordu.

Fiorentina dönemindeki sakatlığı yaklaşık 2 sene sürdü. Bir türlü istediği seviyeye gelemiyor, iki senede 2 maç oynayabildiği için suçluluk duyuyordu. Oynamadığı maçların parasını almaktan haz etmiyor, almamak için Fiorentina yetkilileriyle konuşuyordu. Klübün ise Baggio’nun maaşıyla ilgili çok sıkıntısı yoktu. Ancak kayıp geçen iki sene, Baggio’dan beklentilerin azalmasına ve bir alt lig Serie B’ye gitmesine yönelik spekülasyonlara yol açmaktaydı.

Budist plakçı

Roberto Baggio, kariyerindeki ya da hayatındaki sıkıntıları her zaman yeşil sahadaki antremanlarla aşmadı. Bir gün sevdiği müzik grubu Eagles‘ın albümünü 3 defa gelip aynı plak dükkanına sorduğunda, plak dükkanı sahibi, Baggio’nun iyi hissetmediğini anlamıştı. Kendisini tanıttı ve Baggio’ya iyi gelebilecek bir yol bildiğini söyledi. Baggio, içindeki hayal kırıklıklarının etkisinden çıkmayacağını varsayarak, klasik bir tanışma gerçekleştirdi ve dükkandan uzaklaştı, ama dükkan sahibi son anda evinin adresini bir kağıda yazıp uzatmış ve kendisini ziyaret edebileceğini söylemişti. Hayatının kırılma noktalarından biri belki de buydu. Çünkü yeni tanıştığı bu plakçı bir Budistti ve Baggio’ya partiler, seyahatler, lüks mekanlar değil içsel bir yolculuk teklif etmişti. Gördüğü her suratta aynı şeyleri hisseden Baggio, bu teklifi değerlendirdi ve birkaç gün sonra bu yeni arkadaşının evini ziyaret etti. Yeni arkadaşı ona Budizm’in öğretilerini, dua ritüellerini gösteriyordu. Fiziksel hayatı değiştirmeden, geliştirmeden önce maneviyat ve ruha değişim getirmek Baggio için kazançlı olacak mıydı?

1994 Dünya Kupası

Roberto Baggio için Dünya Kupası her şeyden önemliydi. Futbolcu olmayı 2-3 yaşında bebekken kafaya koymuş bir zihin, hedefine profesyonel olarak yaklaşmışken hikayeyi yarım bırakamazdı. Baba Fiorindo, oğlu Roberto’nun futbolcu olma sözünü verdiği günü ona şöyle anlatıyordu:

”Henüz 2-3 yaşlarındaydın ve benimle birlikte Breziya-İtalya 1970 Dünya Kupası final maçını izliyordun. Brezilya bizi yendiğinde, bir gün o turnuvada Brezilya’yı yenip Dünya Kupası’nı alacağına söz verdin.”

İşte bu kadar önemliydi… Anlamı para ya da şöhret değil, babasından hiçbir inanç belirtisi görmeyen bir çocuğun sözünü tutabilme hırsıydı. İç dünyasında gerçekleştirdiği değişimle birlikte tekrar hazırlanan ve formunu yükselten Baggio, kadroya alınmıştı.

İtalya için grup aşaması çok kolay başlamadı ve gruptan üçüncü olarak çıkabildiler. Özellikle Baggio’nun etkisiz performansı, teknik direktörü ile sık sık tartışmasına yol açıyordu.

Son 16 turunda Nijerya ile eşleşen İtalya 1-0 mağlup durumdaydı. Tabii ki bir kurtarıcı bulunması gerekliydi, büyük oyuncular, büyük olduklarını göstermeleri için tam da bu sahnelerde yer almalıydılar. Sahneye çıkan isim Roberto Baggio oldu ve attığı 2 gol ile İtalya’yı çeyrek finale taşıdı. Grup aşamasındaki çalkantılı performansını değiştirmeye başlaması için bu maç oldukça önemliydi.

Çeyrek finalde rakip İspanya karşısında da 1 gol kaydeden Baggio istediği ivmeyi yakalamaya başlamış, henüz bebekken babasına verdiği sözü tutmaya bir adım daha yaklaşmıştı. Artık bahane yoktu, sıkıntılar düşünülemezdi ve yalnızca zafer isteği yanıp tutuşmalıydı.

Yarı final aşamasında Bulgaristan ile karşı karşıya gelen İtalya, Baggio’nun ayağından gelen 2 golle büyük bir avantaj sağlamıştı. Maçta oluşan bayram havası, Baggio’nun yakaladığı harika ivmeyle, izleyenleri mest ediyordu; ancak bir süre sonra Baggio sendelemeye başladı ve yere uzandı. Takım arkadaşları yanına geldiğinde söylediği tek bir cümle vardı.

Ölsem de Brezilya final maçını kaçıramam.

Final günü gelip çattı. Baggio’nun kendi tabiriyle, zaman sanki bir kara deliğe çekilmiş ve istediği zamanlarda hızlı akıp istediğinde yavaşlıyordu. Maçtan gol sesi çıkmadı. Seri penaltı atışları, dünyanın en büyük takımını gazetelere, manşetlere haykıracaktı.

İki takım da heyecanlı ve stresliydi. Tabii bunun sonucunda hata kaçınılmazdı. İki ekip de ilk penaltılarını kaçırdı. Ciddiyetin farkına varılmalıydı. Sonraki ikişer penaltı atışında ise iki takım da başarılı oldu. İtalyan Massaro penaltı atışını kaçırdı ve Brezilya’ya şans verdi. Dunga ise atışında başarılı oldu ve İtalyanlar için stresli dakikalar başlamıştı. Penaltı atışlarının devam edebilmesi için topun başına gelen Baggio’nun topu ağlarla buluşturması ve bu mücadeleyi devam ettirmesi gerekiyordu. Birkaç adım geriye açıldı, bu özel oyuncu takımını daha önce kurtarmıştı. Ama istikrar gerekliydi çünkü zirvede kalmak, oraya çıkmaktan daha zordu.

Baggio… Topu daha önce hiç dikmediği kadar yukarı dikti ve kupayı Brezilya’dan alma şansını kaybetti.

Roberto Baggio

Bir hata her doğruyu götürür mü?

Yeşil sahada yaptığı işler, imajı, mücadelesi ile harika bir futbolcu olan Roberto Baggio bile, artık kendisini bu şekilde değil, o penaltıyı kaçıran adam olarak hatırlıyordu. Bunu yapması garip değildi çünkü o bu işi para için yapmıyordu, başarıyı hak ettiğine inanıyor ve onu yakalamak istiyordu. 6 yıl sonra kulüpsüzdü ve saçları ağarmaya başlamıştı. Kendisine inanılmasını istiyordu ancak Baggio bunu elde etmek için fazlasıyla sakatlanmış, yaşı geçmiş ve hata yapmıştı. Ama İtalyan futbolunda önemli işlere imza atmış bu adama hala inanan birileri olabilirdi.

”Hadi yüzümüzü güldür Baggio!”

Fiziksel yorgunluğun yanında mental olarak da bir hayli yıpranan Baggio, bir çıkış yolu arıyordu. Defalarca bırakmayı düşündü, Japonya’ya gidip para kazanmayı düşündü. Ancak yıllar boyu ortaya karakter koymuştu, her düştüğünü hissettiği noktada babasıyla izlediği Dünya Kupası aklına geliyordu. Yakın bir zaman sonra Brescia takımı, eğer Baggio kendilerine katılırsa takım taktiğinin, topu yalnızca Baggio’ya atmak olduğu bir oyun planı fikrini Baggio ve menajerine açıklamıştı. Bu kadar hayal kırıklığının ardından Baggio için bu güven, onu tekrar mücadele için güçlendiriyordu. Sonunda Brescia ile anlaşan Baggio, eski oynadığı takımları birer birer mağlup ediyor ve hiçbir olumsuz etkene takılmadan yoluna devam ediyordu. Oyuna girerken antrenörü taktik vermiyor ve ona dönüp sadece: “Hadi yüzümü güldür , Baggio!” diyordu.

Roberto Baggio, Brescia formasıyla harika bir sezon yaşıyordu ve bunun çok önemli bir sebebi vardı; 2002 Dünya Kupası’nda yer alabilmek, hayalini gerçekleştirmek için muhtemelen son bir şans elde etmek. Dönemin Milli Takım antrenörü Trapattoni ile bir görüşme gerçekleştiren Baggio, ondan bir söz aldı. Eğer iyi oynamaya devam ederse milli takıma tekrar davet edilecekti. Sezonu başarılı bir şekilde tamamlayan Baggio, aldığı bu sözden dolayı beklenti içindeydi. En sonunda Milli Takım davet kadrosu belirlenme zamanı gelmişti.

Bir sabah aile kahvaltısında telefon çaldı. Arayan Trapattoni’ydi. Baggio’ya takıma seçilmediğini haber vermek için aramıştı. Telefonda sessiz bir şekilde bekledikten sonra, derin bir üzüntüyle telefonu kulağından çekti. Eline aldığı baltayla, kendisi gibi yaşlı olan, bahçesindeki ağacı kesmeye yeltendi. Sonra duraksadı, bunun gereksiz olduğunu, hikayenin bittiğini düşündü. Gerçekle yüzleşmeliydi. Baggio’ya babasına verdiği sözü tutmak için o çok istediği fırsat verilmemişti.

”Aslında bana söz vermedin, oğlum!”

Artık nefes almalıydı, kariyeri boyunca uğraştığı talihsizlikler onu yormuştu . Babasının yanına döndü, eski günlerdeki gibi..

Göl kenarında kuş avlarlarken Roberto Baggio, babasına bir özür borçlu olduğunu hissetti.

Özür dilerim, sana söz vermiştim, dedi. Ona hiçbir zaman inanmayan babasına, Dünya Kupası ile cevap verip haklı çıkamamıştı.

Fiorindo, oğluna bir süre baktı. Söylemesi gereken bir şeyler vardı. Gözleri biraz doldu, belki de daha önce olmadığı şekilde.

”Roberto, özür dilemene gerek yok. Aslında … Sen bana böyle bir söz vermedin. Sen o maç bitmeden uyudun. Seni her seferinde bana bu sözü verdiğine inandırdım, çünkü güçlü sebeplere tutunmalıydın…”

Derin bir nefes aldı, söyleyecek son bir cümlesi vardı.

”Oğlum, artık sana bunu söyleyebilirim. Sen, iyiydin…”


Bunlar da ilginizi çekebilir;

Dünya Kupaları: 1994-1998-2002

Endülüs Şövalyesi: Frederic Kanoute

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More