Monica Seles: Monica’nın Seyri

Monica Seles, sekizinci Grand Slam’ini kazandığında henüz 20 yaşına dahi girmemişti. Spor tarihini kendisi kaleme alabilirdi. Bir bıçak darbesi ve devamındakiler ise tarihin seyrini değiştirdi. Ve elbette Monica’yı da.

“Aslında insanı en çok acıtan şey hayal kırıklıkları değil; yaşanması mümkünken yaşayamadığı mutluluklardır.” (Dostoyevski)[1]

O dönem diye bahsedeceğimiz yıllar Monica Seles’in çocukluğunu yaşadığı 1970’li yıllara tekabül ediyor. Lokasyon ise ilk olarak Yugoslavya, daha sonrasında Sırbistan-Karadağ, en nihayetinde ise Sırbistan olarak adlandırılacak coğrafyanın kuzey ucu Novi Sad.

Tenis, o dönemde Yugoslavya’nın devlet politikası hâline gelen sporlarından biri değildi. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyet etkisinden kurtulan ve Bağlantısızlar Hareketi’nin ana aktörü olan Yugoslavya; futbol, basketbol ve hentbol gibi takım sporlarını devlet politikası olarak belirlemiş ve farklı etnik kökenlerden ve dini inanışlardan gelen insanlarının kaynaşması, bir arada olabilmesi, birbirine tutunabilmesi için sporu bir eylem alanı olarak görmüştü.

Tito’nun en büyük hayaliydi. Hırvat, Boşnak, Sırp, Makedon, Sloven… Etnik kökenleri ve dini inançları farklı birçok Yugoslav sporcu yazın Dünya Şampiyonları’nda ve Olimpiyat Oyunları’nda aynı formayı giyecek ve beraber ter dökecekti. Basketbol, futbol ve su topu gibi takım sporları farklı dinden ve etnik kökenden insanların entegrasyonu için bir proje olarak görülüyordu. Elbette Olimpiyat Oyunları’nın parçası olan yüzme ve jimnastik gibi bireysel sporlarda da girişimler mevcuttu ancak takım sporlarına verilen öneme oranla az kalıyordu. Tenis gibi bireysel bir sporun ise, üstelik bu spor uzun yıllar boyunca Olimpiyat Oyunları’nın dışında kalmışsa, diğer sporlarla aynı kefede değerlendirilmesi oldukça zordu.

* * *

Çocuk yaşlardaki Monica, Novak Djokovic gibi “Bir önceki gün bombalanan yer ertesi gün bombalanmaz” deyip kendisine antrenman sahası seçmiyordu. Elbette yokluklar ve imkansızlıklar içinde büyümemişti. Üstelik sporcu bir aileden geliyordu. Ancak o yıllarda Yugoslavya gibi bir ülkede devletin diğerlerine oranla az bütçe ayırdığı ve az önem atfettiği bir branştan çıkıp dünyanın en iyisi olmaya aday konuma gelmek, yıllar sonra anlatılacak, konuşulacak ve birçok kez üzerine kalem oynatılacak büyük bir başarı öyküsü anlamına geliyor.

Karşılaştığı en büyük zorluk, çocukluğunda evlerinin yakınındaki tenis kulübüne çocukların kabul edilmiyor oluşuydu. Küçük yaşlardaki Monica, tenisle doğmuş, daha sonrasında tenisle büyümüş ve henüz çok küçük yaşlarda beraber oynadığı abisiyle kendisini geliştirme fırsatı bulmuştu. Abisini örnek alarak başladığı bu sporda ilk olarak onun gibi olmak istemiş ve kafasında rol model olarak onu belirlemişti ancak oldukça kısa bir süre sonra bu spora karşı abisinden çok farklı bir yaklaşımda olduğunu kendisi de hissetmişti. Tenis, korta çıktığı ilk günden sonra onun için bir oyundan ziyade spordu. İstisnasız her gün 200 topu hedef hâline getirdiği kutulara yollayan ve kendisine koyduğu hedefi gerçek kılmadan eve dönmeyi istemeyen de bizzat kendisiydi.

Çevresindeki çocuklardan oldukça farklı bir çocukluk geçiriyordu. Henüz küçük yaşlarda profesyonel bir sporcu edasıyla yaklaştığı hayatının ilk meyvelerini yine çocuk yaşta toplamıştı. Kendisinden daha büyük çocuklara kafa tutan ve inanılması güç şekilde 13 yaşındayken 18 yaş altında dünya bir numarası olan Seles, potansiyeli ve vadettikleriyle Nick Bollettieri’nin ilgisini çeker ve akademiye davet alır. Birleşik Devletler’e hareket etmeden evvel ise tenise dair bildikleri, oynadığı kortla sınırlıdır. O dönem Yugoslavya’da televizyonda tenise dair gösterilen tek maç Fransa Açık finalidir. Seles, o günleri “11 yaşındayken bile dünyadaki yegane iki tenis oyuncusunun Chris Evert ile Martina Navratilova olduğu ve senede bir kez birbirleriyle karşılaştıkları hissiyatına sahiptim.” diyerek anıyor. Görmediği bir dünyanın hayallerinde büyüyen Monica, ilerleyen yıllarda Andre Agassi ve Maria Sharapova gibi isimlere de ev sahipliği yapacak olan Nick Bollettieri’nin akademisinde tenis oynamaya devam eder. Akademiye giden yolun sonu, onun için Fransa’nın başkentidir. Paris’te Steffi Graf’i yenerek kariyerinin ilk Grand Slam’ini havaya kaldırdığında henüz 17 yaşını bile doldurmamıştır ve spor tarihinin en büyük “Acaba?” sorularından birinin öznesi olacağından habersizdir.

* * *

Yaklaşık altı yıl önce Chris Evert ile Martina Navratilova’nın dünyadaki yegane tenis oyuncuları olduğunu düşünen Monica, Paris’te dünyanın zirvesine aday konuma gelmişti. Küçük yaşlarda oyuna büyük bir tutkuyla bağlı olan yıldız adayı, ilerleyen yıllarda verdiği röportajlarda Bollettieri’nin akademisinde tenis oynadığı dönemde dahi uzunca bir süre skorun nasıl tutulduğunu dahi bilmediğini itiraf edecekti.

Monica Seles
1992 Fransa Açık: Monica Seles vs Steffi Graf

Evert-Navratilova rekabetiyle şekillenen kadınlar tenisi, 90’lı yıllara gelindiğinde yeni bir arayış içindeydi. Kendisini farklı bir rekabet üzerinden tanımlamak isteyen kadınlar tenisinin imdadına Steffi Graf-Monica Seles ikilisi yetişti. Graf hâlihazırda oradaydı. 80’lerin ikinci yarısında yükselişe geçen ve kadın tenisinin yüzü hâline gelen Steffi, Seul Olimpiyatları’nda aldığı altın madalya ve dört Grand Slam’le kazanılabilecek her şeyi kazanmış, bütün gözleri üstüne çekmişti. Arkasından Seles çıktı sahneye. 1989’da Roland Garros’ta oynadıkları yarı final, ilk buluşmalarıydı. Randevudan mutlu ayrılan taraf Steffi oldu. Bir yıl sonra ise tekrar aynı kortta buluştular. Bu kez finaldeydiler. Ancak ve ancak kariyerinin zirvesine ulaşan tecrübeli bir oyuncuda görebileceğimiz dolu dolu bir repertuar, güçlü vuruş kabiliyeti ve mental direnç, 16 yaşındaki genç bir kızın vücudunda kendisine yer bulmuştu. O dönemde Seles’e dair konuşulanlar şu minvaldeydi: “Bize hiç kimseyi hatırlatmıyor.” Çünkü onun gibisi daha önce gelmemişti. İlerleyen yıllarda tenisseverler buna sıklıkla tanık olacaktı. Bu, şampiyonluk puanını aldıktan sonra raketi fırlatıp havaya zıplamaların ilkiydi ve birçoklarının -ama gerçekten de birçoklarının- habercisiydi.

* * *

Paris’te kariyerinin ilk Grand Slam’ini havaya kaldırdıktan sonra kariyeri, bugünlerde birçok oyuncunun sıkıntı çektiği gibi sekteye uğramadı. Kort içinde oldukça hızlı olabilen ve kortun tamamını kullanabilen Monica, rakibini geri çizgiye mahkum ediyordu. 16-17 yaşlarında bir çocuktan beklemeyeceğiniz, daha doğrusu beklememeniz gereken düzeyde zihinsel bir güce sahipti. Mental anlamda güçlü kalabilen Monica, maçtan asla kopmuyor; adeta geri çizgide rakibi için yıkılması güç bir duvar inşa ediyordu. Kelimenin tam manasıyla günümüzden biri gibi gözüküyordu ve korta yansıttığı oyun 1990’lı yıllar için âdeta fazlaydı.

Bir sene sonra takvimde bulunan dört büyük turnuvanın üçünün yanında onun ismi yazılıydı. Avustralya ile Birleşik Devletler’in sert kortunda parlamış, Fransa’da üst üste oynadığı üçüncü finalde ikinci kez zafere uzanmıştı. 1992’de ise takvim Grand Slam’ini kıl payı kaçırdı. Özgeçmişinde sekiz Grand Slam şampiyonluğu yazdığında 1993 Ocak’ıydı ve Monica Seles, henüz 20. yaş gününün pastasını dahi kesmemişti. Üstelik çıktığı finallerin dördünde karşısında, çağı tanımlayacak rekabetin diğer paydaşı Steffi Graf vardı ve karşılaştıkları dört finalin üçünden galip ayrılarak üstünlük kuran taraf Monica Seles’ten başkası değildi.

* * *

1993 Nisan’ında birçok oyuncu Roland Garros’a hazırlanırken kendisini, her zaman olduğu gibi, toprak kortta test ediyor ve turnuva öncesi form tutmaya çalışıyordu. En güçlü olduğu yere, Roland Garros’un toprak kortuna hazırlanırken Monica’nın yolu Hamburg’tan geçti. 30 Nisan günü Magdalena Maleeva ile karşılaştıkları çeyrek finalde maçın bitmesine kısa bir süre kala oyun arası verilmiş ve taraflar sandalyelerinde dinlenmeye çekilmişlerdi. Ne olduysa çok ama çok kısa bir süre içinde oldu. Önce bir çığlık duyuldu, ardından Parche’nin görevliler tarafından etkisiz hâle getirildiği görüntüler ekrana yansıdı. Obsesyon seviyesinde bir Steffi Graf hayranı olan Günter Parche, bir anda korta girmiş ve 19 yaşındaki Monica’yı sırtından bıçaklamıştı. Monica Seles yerdeydi. Bıçak bir santimetre sola gelse Seles, tenise devam edemeyebilir, hatta ömür boyu felçli biri olarak yaşamını sürdürebilirdi.

Kortlardaki yerini alması yaklaşık 27 ay sürdü. Fiziksel olarak kendini toparlaması yalnızca birkaç hafta alıp götürmüştü ondan. Ancak zihinsel olarak kendine gelmesi ve kortlara dönebilmesi için uzunca bir sürenin geçmesi gerekecekti. Kadınlar tenisinin yönetim kanadı WTA, Monica’nın sırasının tenise dönene kadar olduğu gibi kalması fikrini öne sürse de oyuncular arasında yapılan oylama sonucunda ret kararı çıktı. Birkaç hafta sonra Roma’daki turnuvada turun üst düzey oyuncuları arasında bir oylama yapıldı. Monica’nın sırasının değişmemesi gerektiği yönünde oy kullanan tek tenisçi Gabriela Sabatini’ydi.

Alman hukuku, Günter Parche’nin psikolojik sorunları olduğu kararına vardı. Çıkan karara göre, Parche iki yıllık bir gözetimin ardından psikolojik tedavi görecekti. Monica Seles, en büyük rakibi Steffi Graf tekrar dünya 1 numarası olabilsin diye birini öldürebilecek kadar ileri giden Parche’nin kendisinin canına kastettiğini düşünüyordu. Alman yargısının bakış açısı ise farklıydı. Olayın cinayete teşebbüsten ziyade yaralama olduğu kararına vardılar. Monica, Parche hakkında verilen karardan hiç ama hiç memnun değildi. Bu karar karşısında hayal kırıklığına uğrayan Yugoslav yıldız, Almanya Tenis Federasyonu’na da güvenlik açığı sebebiyle dava açtı ancak haksız olduğu kararı çıktı. Bir kez daha olanlardan memnun değildi. Yaşadıklarını yıllar sonra “O adamın hapse bile girmediği gerçeğiyle başa çıkmak zordu. Adil bir durummuş gibi hissetmedim.” diyerek anlatacaktı.

1995 Ağustos’unda kortlara döndü. Hatta yaklaşık altı ay sonra Avustralya’da bir Grand Slam daha kazandı. Ancak kendisini ne kort içinde ne de kort dışında eskisi gibi hissediyordu. Korta çıkamadığı ve günlerini hastanede geçirmek zorunda kaldığı dönemde en yakın arkadaşı ve akıl hocası olarak gördüğü babasının mide kanserine yakalandığını öğrendi. Kolay değildi yaşadıkları. 1998’de babasının ölümü çok daha ağır bir darbe anlamına geliyordu onun için.

Monica Seles

Bu süreçte psikolojik rahatsızlıklar da yakasını bırakmamıştı. Her geçen gün daha fazla yemeye ve kilo almaya başladı. Yıllar sonra yaşadıklarını anlatırken gülümsemesine engel olmayacak ve “Patates cipsi şampiyonu olmuştum.” ifadelerini kullanacaktı ancak o dönemde ne kadar kilo aldığı ve şişman gözüktüğü sıklıkla konuşulan konular arasındaydı. Fitness uzmanları ve antrenörlerle irtibat hâlindeydi. Fazla kilolarını vermeye çalışıyor, ağır rejimleri olağan karşılıyor ve ne kadar yiyorsa aslında o kadar da çalışıyordu. Ancak günün sonunda yaşadıklarını hiç kimseye anlatmamayı tercih etti. Bir gün tüm bu hengameden ve aşırılıktan çok sıkıldı ve Kosta Rika’da ekolojik bir pansiyonun yolunu tuttu. Bütün beslenme kitaplarına bir kez daha göz attı ancak defalarca kez olduğu gibi ağır bir rejimin esiri olmak istemiyordu. Rahatlamaya ve aynı zamanda yeni bir yaşama adım atmaya çalıştı. Telefonunu kapattı, uzun yürüyüşlere çıktı ve belki de en önemlisi tenisten uzak kalmak istedi.

* * *

Zıt kutuplu ve birbirleriyle çelişen karakterler, 1980’li yıllarda kendisini karşıtlıklar üzerinden tanımlayan rekabet anlayışının odak noktası olmaya başlamıştı. Kadınlar tenisi, Evert-Navratilova sonrası Graf-Seles rekabetinde kendisini tanımlamak istiyordu ancak işler bekledikleri gibi gitmedi. Monica Seles, bıçaklandığında sadece dünyanın en iyi tenisçisi değildi. Gelmiş geçmiş en iyisi olmaya aday bir isimdi. Kariyerinin zirve dönemindeki tecrübeli bir oyuncu gibi toplara vurabiliyor, oldukça genişlettiği oyun yelpazesini her fırsatta sergiliyor ve maç sonlarında -hâlâ çocuk yaşlara yakın olmasının da katkısıyla- yüzüne çocuksu bir gülümseme kondurabiliyordu.

Monica Seles, her ne kadar bununla anılmak istemese de hâlâ tenis sohbetlerinde “Acaba?” sorularıyla anılmaya devam ediyor. Nasıl bir dominasyon kuracağı, kaç Roland Garros şampiyonluğu kazanacağı, hiçbir zaman kazanamadığı Wimbledon’da neler yapabileceği, bugünlerde Roland Garros’un ev sahibi kabul edilen Rafael Nadal’ın selefi olarak kabul edilip edilmeyeceği her şeye rağmen üzerine sohbet edilen konu başlıkları.

Ancak o günleri geride bıraktığı ve kendisini bıçaklanma hadisesi ve art arda açılan davalar üzerinden tanımlamak istemediği de bir gerçek. Bugünlerde sağlıklı beslenme üzerine kafa yoruyor. Hatta bu konuda yazdığı bir kitabı da var. Getting a Grip adını verdiği kitabının çıktığı yıl The Guardian’dan Tim Adams’a verdiği röportajda Adams, kitabı “Size ne yiyeceğinizi değil, nasıl yaşayacağınızı söyleyen bir kitap” sözleriyle tanımlıyor. Hayatta tek bir doğru olmadığı gibi tek bir yaşam tarzı da yok. Ancak Monica Seles kendi yolunu bulmuş gözüküyor. Ve belki de en önemlisi, yaşanması mümkünken yaşayamadığı mutluluklar artık canını acıtmıyor. Soyadınız Dostoyevski olsa dahi kimi zaman haklı olmadığınız olabiliyor. En azından Monica Seles’in bu konuda farklı düşündüğünü ve farklı hislere sahip olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ki böylesi, muhtemelen, daha iyi.

 

[1] Hemen hemen her yerde Dostoyevski adıyla paylaşılan sözün Dostoyevski’nin hangi eserinde olduğuna dair bir bilgi bulunamadığı gibi Türkçe sayfalar haricinde bu sözü Dostoyevski’ye ait olarak gösteren başka bir kaynağa da rastlanılmadığı belirtmek isteriz. 


Bunlar da ilginizi çekebilir;

Simona Halep: Kortların Hagi’si

Roger Federer’in 5 Unutulmaz Maçı

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More