Billie Jean King: Tenis Tarihinde Bir Reform Hareketi

Hiç sorgulanmadan devam eden gelenekler, bu zamana kadar değişmesi teklif bile edilmemiş ve büyük bir itaatle uyulmuş kurallar… Neden “dokunulmaz kanunlar” olarak addedilmişlerdir ve neden onları değiştirebilme kudretini göremeyiz kendimizde? 

Belki de genel teşebbüssüzlük halinin verdiği yetkiye dayanarak “bir bildikleri vardır” sonucuna ulaşıyor ve yargı yetkimizi sonuna kadar kullanırken yeni bir kanun oluşturuyoruz kendi adımıza. O sarsılmaz kanunların içinde kımıldayamıyor, sıkışıyor ve iyice küçülüyoruz. Ne demişti ünlü sosyalist devrimci Rosa Luxemburg, “Hareket etmeyen zincirlerini fark edemez.” Neyse ki tenis tarihi hareket etmeye cesaret eden ve zincirlerinin farkına varıp bunların normal olmadığını anlayarak tüm kanunları sil baştan elden geçiren bir kadına sahne oldu: Billie Jean King.

Billie JeanBillie Jean King, o sahnede diğerleri gibi yan rolleri oynamaya hatta figüran olarak kalmaya devam edebilirdi. Bu dünyanın “gerçek sahipleri” olmadığımız önermesiyle yetiştirilmiş, sınırları önceden çizilmiş ve pozisyonu belirlenmiş varlıkların bir üyesi olarak karşısına haddini hududunu bildirenlerin çıkacağını düşünebilirdi. O, bunu göze almış ve düşündüğü de başına büyük bir hızla gelmişti zaten

Bobby Riggs, bu konuda çok netti. Ona göre kadınlar fazla olmaya başlamıştı. Her yerde kadınları görmekten bıkıp usanan Bobby Rings, en çok da onları tenis kortlarında görmeye tahammül edemiyordu. Üstüne üstelik bir de Billie Jean King erkek tenisçilerle eşit ücret ödülü alma isteğini dile getirmiş, bu da Bobby Riggs’i daha fazla tahrik etmişti…

  • Kadının yeri sırasıyla mutfak ve yatak odasıdır.
  • Kadını idare etmek istiyorsan sürekli hamile ve beş parasız bırakacaksın.
  • Billie Jean ile her ortamda oynarım. Toprak, çim, beton, mermer, tahta zeminde hatta patenle bile oynarım. Neden yenerim biliyor musunuz? Çünkü o bir kadın ve duygusal olarak dengesiz!
  • Kadınlar erkeklerin yüzde 25’i kadar tenis oynuyor dolayısıyla ödülün de yüzde 25’ini almaları doğrudur.

Bobby Riggs

Tüm bu cümleler Bobby Riggs’e aitti ve arkasında bu düşüncelerini destekleyen büyük bir ordu vardı. O ordunun karşı tarafında duranlardan ve tüm bunları hem sükunet hem de öfkeyle dinleyenlerden biri de Billie Jean King’di. Billie Jean King’i yakından tanıyanlar çok iyi biliyordu ki bu sessizlik büyük fırtına öncesinin sessizliğiydi.

O fırtınanın gücünü anlayabilmek için o özel kadını bizim de daha yakından tanımamız gerekiyor elbette. Hazırsanız Bobby Riggs ve bahsedilen eşitsizliklerden uzaklaşıp flashback ile geriye gidelim.

“DÜNYANIN EN İYİSİ OLMAK İSTİYORUM”

Annesi amatör bir yüzücü, babası amatör bir basketbolcu olan ve tam anlamıyla sporun içinde doğan Küçük Billie’nin, bu sayede sporla ilgilenmesi zor olmamıştı. Buna karşın en büyük aşkı olan tenis, onun aynı zamanda ilk aşkı olmayı başaramamıştı. Küçük yaşlarda softball ile ilgilenen Billie, 11 yaşına geldiğinde kamuya açık kortları keşfederek tenisle burada tanışmış, tanıştığı gibi bu spora aşık olmuş ve ondan sonra da bir daha arkasına bakmadan raketiyle tam gaz yoluna devam etmişti. Belki de harçlıklarını biriktirerek, bekleyerek ve sabrederek aldığı için o raketi bu kadar sıkı sıkı tutmuş ve asla bırakmak istememişti. Dahası annesine dünya bir numarası olmak istediğini de yine daha çocukken söylemişti.

Billie Jean

Bu çocuksu bir hayalperestlik veya bir anlık hevesle değil de olgunlaşmış bir tutkuyu tutarlı hedefe taşıma kararlılığıyla dile getirilen bir cümleydi… Her ne kadar annesi bunun o an farkında olmasa da Billie, koyduğu hedefe ulaşmak için çocukluk yıllarını tenisle geçirmiş, kısa sürede kortlar onun doğal yaşam alanı olmuştu. İçindeki hırsı fitilleyen ateş ise çocukken içinde kalan bir ukdenin yangınıydı.

BU SON DIŞLANMIŞLIK OLSUN DİYE

Küçükken oynadığı tenis kulübünde takım fotoğrafı çektirecekleri gün Billie, takım arkadaşlarının üzerinde olan tenis elbisesine paraları yetmediği için annesinin diktiği tenis şortunu giyer. ​Büyük bir heves ve heyecanla arkadaşlarının yanında yerini alan Billie bir anda bir sesle irkilir. “Bir dakika… Bu kız fotoğrafa giremez. Çünkü üzerinde tenis elbisesi yok” Bu sözü söyleyen adamın işaret parmağının kendisine doğrulttuğunu gören Billie, hayatının ilk ve belki de en büyük hayal kırıklığını yaşar. Ama iç burkan bu sahne, kahramanımızın hayatında bir dönüm noktası olacaktı. Arkadaşlarının fotoğraf çekilmesini izleyen Billie tam o an, o yerde kararını vermişti. Flaş patladığında o da tam ezildiği yerden yükselerek tüm büyük güçlere karşı başını nasıl yükselteceğinin planlarını yapmaya başlamıştı.

Artık Billie’nin dışlanmış ve onuru örselenmiş o kıza büyük bir borcu vardı. Asla dışarıda kalmayacak, tenis kortunun tam ortasında, hep içeride, raketiyle özgürce dans edecekti. Tabi o zaman yay gibi gerilmiş, tam isabete odaklanmış Billie’nin intikamını çok fena alacağını kendisi hariç kimse tahmin edemiyordu.

Billie Jean

Billie 18 yaşına geldiğinde doğal yaşam alanını profesyonel arenaya taşımaya başlamıştı. Onun için o zamana kadar nefes almak gibi olan servis atmak şimdi ona hayalini kurduğu zaferleri getirecekti.

1961’de Karen Hantze Susman ile Wimbledon çiftler şampiyonluğunu kazanan en genç çift olarak tarihteki yerini alan Billie, gelecekte yazacaklarına işaret eden son derece açıklayıcı bir ön söz koyuyordu önümüze. O iştah kabartan ön söze yakışır bir şekilde devam etmek vardı sırada. Bu başarılı sonucun ardından Billie kendini sıkı bir eğitim programına sokmuş, hatta tenis aşkı uğruna üniversiteyi terk etmişti. Bu hikayede artık tek bir hayal kırıklığına daha yer vermemeye yemin etmişti sanki ve 1966 Wimbledon Tenis Turnuvası’nda tek kadınlarda ilk şampiyonluğunu yaşarken kendine verdiği sözü tutabilmiş olmanın gururunu yaşıyordu. Billie, gururunu dibine kadar yaşarken yıllardır gözünü diktiği zirvenin çanları da yedi alemi uyandırmak istercesine çalıyordu. Onu mutluluktan uçuracak o gelişme en nihayetinde yaşanmış, kortların en iyisi olmak isteyen o kız, 1967 yılında amacına resmi olarak ulaşmıştı. Billie Jean King artık dünya bir numarasıydı.

Billie Jean King 1968, 1971, 1972 ve 1974 yıllarında da bu unvanı elinde bulunduracaktı.

Billie Jean

1967 ve 1968 yıllarında da Wimbledon şampiyonu olan dünya bir numarası aynı yıllar Amerika Açık’ta Ann Haydon-Jones’u ve Avustralya Açık’ta Margaret Court’u yenerek şampiyonluğa ulaşmıştı. Artık kendini ispatladığını “tenis” dendiğinde akıllara onun isminin geldiğini söylememize gerek yok. 1969 yılına geldiğimizde ise yine finallerde onun ismini görüyorduk. Ancak rakipleri de en az Billie Jean King kadar dişliydi. Geçtiğimiz senelerde yendiği Ann Haydon-Jones’u ve Margaret Court’u bu sene Avustralya Açık’ta ve Wimbledon’da geçmeyi başaramasa da tenisin iki kraliçesine de kök söktürmüş, maçların heyecan dozunu da hat safhaya çıkarmıştı.

Artık tüm gözler onun üzerinde, onun gözleri ise sadece 2,63 inç’lik minik sarı toptaydı… Kaybettiği finaller onu daha da hırslandırmıştı. Tam anlamıyla tenise odaklanmış bir Billie Jean King’in müthiş bir tehlike olduğu gerçeği yakın zamanda tüm çıplaklığıyla kendini gösterecekti. Nitekim 1970’li yılların içine bir ok gibi fırlamıştı. 1971 Amerika Açık’ta karşılaştığı Rosemary Casals’ı evine eli boş gönderirken açılışı yaptığını söylüyordu. Çünkü bir sonraki sene grand slam’lara tam anlamıyla ambargo koyarak kortların asıl sahibinin kendisi olduğunu ilan etmişti. Aynı yıl içinde hem Fransa Açık’ta hem de Wimbledon’da şampiyon olarak şov yapan Billie, senenin son grand slam’ı olan Amerika Açık’ta da zafere ulaşarak ihtişamlı gösterisini yakışır bir finalle taçlandırmıştı.

Tüm bu mutlulukları, heyecanı yaşarken o karmaşanın ortasında zaman zaman dönüp kalbi kırılmış, fotoğrafa alınmamış o küçük kıza bakıyordu ve onu da kanatlarının arasına alarak tüm sevincini küçük Billie ile paylaşıyordu…

“DANS EDEMEYECEKSEM BU BENİM DEVRİMİM DEĞİLDİR”

60’ların sonları, 70’lerin başları Billie Jean King ve tenis ortak yazgıyı paylaşan iki yol arkadaşı gibiydi. Billie Jean King kariyerinin en başarılı yıllarını geçirirken tenis de iyiden iyiye en çok ilgi gören spor branşları arasında yerini alıyor, tribünler her geçen gün daha fazla dolu oluyordu. Ne var ki tenisin bu hızlı yükselişi tek taraflı bir ivmeydi… Aynı sporu yaptıkları halde kadınlar erkek meslektaşları gibi tenisin kazandığı popülariteden nasiplerini alamıyorlardı. Erkek maçlarına açık ara daha fazla değer biçildiği bu dönemin en çok rahatsız edici yanı ise kadın tenisçilerin erkeklerden daha az para ödülüne layık görülmesiydi. Kadınların rüştünü ispatlaması ve eşit para ödülü için verdikleri mücadelenin olumlu sonuçlanması da imkansıza yakın görülüyordu. Kısaca birçok sektöre hakim olan yakından tanıdığımız cinsiyet odaklı çifte standartlar tenis dünyasına da koca bir kördüğüm atmıştı. Ama o kördüğüm büyük bir inadın sonunda çözülecek; görünmez, bilinmez ve duyulmaz o grubun öfkesi devrimsel sonuçlar doğuracaktı.

Her şey; 1970 yılında İtalya Açık turnuvasını kazanan ve 600 dolar ödül alan Billie Jean King’in aynı turnuvada birinci olan erkek tenisçi Ilie Nastase’nin 3500 dolar alması sonucunda “eşit işe eşit ücret” talebini dile getirmesiyle başladı. Amerika Açık’ta Billie Jean King’in para ödülündeki eşitsizliğini protesto etmek için kadın tenisçilerin bir sonraki turnuva olan Pacific Southwest Open’ı boykot edeceklerini açıklamasıyla bu talep eyleme dönüştü. Bu açıklama bir blöf değildi. Gerçekten de Billie Jean King’in liderlik ettiği daha sonra “Orijinal 9” olarak adlandırılacak sekiz tenisçi bir araya gelerek World Tennis Magazine dergisi sahibi Gladys Heldman’ın sponsorluğunda kurulan Virgina Slims Tour’a geçti. Kadınların kendileri için özel olarak büyük bir dayanışma halinde kurdukları bu turnuva, aynı zamanda kadın tenisçilerin sesini kurumsal bir çatı altında duyulmasını sağlayacak ve Billie Jean King’in hâlâ başkanlığını yaptığı Kadınlar Tenis Birliği’nin (WTA) ilk tuğlalarını koyacaktı.

BİR TENİS MAÇINDAN DAHA FAZLASI: O ZİNCİRLER KIRILACAK

Zincirlerinden kurtulmak isteyen bir avuç kadının kurduğu mükemmel dayanışmaya karşı, hem paniğe kapılmış hem de kuyruğu dik tutmaya çalışan taraf da kendi cephesini büyük bir kararlılıkla savunuyordu. Jack Kramer “Kadınları önemsemiyoruz ve bunu değiştirmeyeceğiz. Onlar erkeklerin 10’da 1’i oranında kazanacak.” derken 55 yaşındaki eski tenisçi Bobby Riggs de bir kadın tenisçiyi ısrarla kendisiyle maç yapmaya davet ediyor, bu yaşında bir kadın tenisçiyi mağlup edeceğini iddia ediyordu. 1940’lı yılların tenis dünyasında kazanılmadık turnuva bırakmayan Bobby Riggs’in bu kışkırtıcı daveti o senenin iki numarası Margaret Court’un aklını çelmeyi başarmıştı. Ancak 13 Mayıs 1973 tarihinde gerçekleşen büyük düello, Billie Jean King ve tayfasının yüzünü güldürecek cinsten değildi. Bu büyük maçı 6-2 6-1’lik setlerle Bobby Riggs’e kaybeden Margaret Court kadın tenisçileri görmezden gelen grubun eline koz vermişti. Her zaman sesi çok yüksek çıkan Bobby Riggs artık ses tonunu daha da arttırarak yedi düvele “equal play equal pay” arzusunun yerinde olmadığını haykırıyordu.

Billie Jean King’in bu manzarayı daha fazla izlemeye tahammülü kalmamıştı. Orijinal 9’un haklı isyanlarından ödün vermeye hiç niyeti yoktu. Kahramanımız kararını vermişti. Bobby Riggs bu sefer karşısında Billie Jean King’i görecekti. Bu kararla birlikte tenis tarihinin kaderinin değişmesi için geri sayım başlamıştı ve Billie o büyük güne insan üstü bir tempoyla çalışmak için kolları sıvamıştı. Herkesin taraflarını seçtiği ve hızlıca kutuplaştığı tarihi maç öncesi dönem, seçim öncesi propaganda yarışlarından halliceydi.

Artık takvimler 20 Eylül 1973’ü gösteriyordu. Yer; Houston’daki The Astrodome’du. Filenin bir tarafında Billie Jean King diğer tarafında ise Bobby Riggs. Çevrelerinde de tam 30,472 seyirci. Tüm zamanların en fazla seyirciyle oynanan tenis maçının amacı da tıpkı niceliksel doluluğu gibi büyük anlamlar içeriyordu. Spor tarihine Battle of Sexes olarak geçecek bu düellonun iki tarafı da sade bir maçı kazanmanın ötesinde olduklarının bilincinde oynuyorlardı.

Billie Jean King üç seti de almış ve rakibine ezici bir üstünlük kurarak tüm kadın tenisini küçümseyenlere kadın tenisçiler adına gerekli cevabı, kortta raketiyle tam isabet yerden göndermişti.

Billie Jean

Billie, bu oyunun onun için bir ölüm kalım meselesi olduğunu maç sonrası şöyle ifade ediyordu.

Eğer maçı kaybetseydim kadın tenisi 50 yıl geri giderdi. Maçı kaybetseydim kadın tenisinin geleceği büyük yara alırdı ve bu olay kadının özsaygısını olumsuz etkilerdi.

Billie Jean King

Adına Cinsiyetler Savaşı denilen ve kadın tenisi için yeni bir çağı açan maç, eril şovenizmin cenaze töreniydi aynı zamanda. Billie, en az erkekler kadar hatta erkeklerden daha iyi tenis oynadıklarını, onlarla aynı ücreti almaları gerektiğini ve saygı duyulmayı hak ettiklerini herkese göstermişti. Cinsiyetler Savaşı’nın ardından ABD Açık, eşit para ödülü sunmayı kabul etmişti. Billie, bu var olma mücadelesinin sonucunda gerçek bir reform yaparak tenis sahnesinin dışında kalmaktan ya da bir köşesinde figüran olarak durmaktan kurtulmuştu.

Çünkü onun büyük otoriteler tarafından kadrajdan çıkarılmış küçük tenisçi kıza bir sözü vardı: Bu onun son dışarıda kalmışlığı olacaktı. Billie kazandığı zaferlerle herhangi bir ataerkil aygıtın onları hiçe sayamayacağını gösterirken her yerde var olabilmeleri için tüm kadınlara hayat öpücüğü vermişti. Bu gurur elbette bambaşkaydı… Geriye dönüp o kırgın küçük kıza baktığında ise vermiş olduğu sözü tutmanın huzurunu yaşıyordu.


Bunlar da ilginizi çekebilir;

Steffi Graf: Tahta Raketin Ardındaki Efsane

Wimbledon: Güneşi Batmayan Festival

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More