Voleybol: Bir Tuhaf(!) Spor

Sıcak ama bunaltmayan bir pazar günü, pırıl pırıl parlayan bir mayıs güneşi, 3-4 arabaya doluşup büyük bir neşe içinde kendini doğaya atıp piknik yapan aileler… Herhalde insana en çok yaşama sevinci aşılayan anlardan biridir o etkinliklerde yaşananlar. Haftanın yorgunluğunu yere serdiği örtünün üzerinde okuduğu gazeteyle çıkaran 50 yaş üstü bir tarafta, mangalda pişen et için uğraşanlar diğer tarafta. Erkek milletinin aklı yine futbolda. İş çıkışı halı sahada oynamak yetmemiş olsa gerek hafta sonuna da yansıtmış enerjisini. Taşlardan kurdukları kaleler arasında, yeşillikler içinde top koşturmanın tadı bir başka ne de olsa. Kızlar ve anneleri başka bir köşede kurdukları çember içinde voleybol oynuyorlar. Futboldan ter içinde dönen birkaç adam hızlarını alamayıp bir de voleybol oynayan kızlara katılınca çember genişliyor. Alan artık daha büyük. Top daha fazla dolaşırken sevinç nidaları, gülüşmeler, tatlı atışmalar da eksik olmuyor.

1895 yılında Amerikalı eğitmen William Morgan tarafından insanlığa kazandırılan bir oyun olan voleybol, pek çok yurdum insanı için mangal kokusu eşliğinde topu yere düşürmeme eğlencesinden ibaret. Elbette okul çağlarındaki beden eğitimi derslerinde pek çoğumuzun bir seferlik de olsa manşet almaya çalışmışlığı vardır ama yine de bu spora ilgisi çok az olan bir toplumun dünyanın önde takımlarını barındırması tezat. Öyle ki Vakıfbank, Eczacıbaşı ve Fenerbahçe kadın voleybol takımları Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finalin gediklileri olmuş durumda. Diğer 2 rakibine kıyasla özellikle son 20 yılda daha önde olan Vakıfbank’ın kazandığı Avrupa ve dünya şampiyonlukları ne yazık ki ülkenin yoğun gündemine haber olmakta zorluk çekiyor. Milli takımlar bazında kulüp düzeyi kadar olmasa da ekol ülkelerden biri olduğumuz kesin. Ancak milyonlarca euro akıtılan ayak topu sektörüyle kıyaslandığında kaosun eksik olmadığı futbolumuzun yanında esamesi okunmuyor file önü savaşçılarının. Dünya genelinde de durum pek farklı değil aslında. Bunda oyunun yeterince benimsenmemesinin etkisi yüksek. Oynaması zevkli bulunsa da izlemesi aynı keyfi vermiyor çoğu kişiye. Bunda voleybolun kendine has bazı farklılıklarının etkisi de olabilir mi bilemiyoruz ama tuhaflığa varan bazı farklılıklar söz konusu.

Skorun sürekli değiştiği sporlarda sevinçler biraz törpülenir. Örneğin standart bir basketbol maçında skorbord 100 kez değişebilir. Ama çok kritik anlarda gelen üçlük basketler haricinde oyuncuların sevinç gösterisi yaptığını göremezsiniz. Aynı durum tenis ve hentbol maçları için de geçerlidir. Bu sporlardan daha fazla skor olan bir oyun olmasına rağmen voleybolda oyuncuları her sayı sonrası birbirine sarılıp sevinirken görürsünüz. Sonucun neredeyse kesinleştiği setlerde bile 15 sayı farkla geride olan bir takım sayı aldığında sevinen oyuncuları görmek biraz abes kaçıyor açıkçası. Çekişmeli geçen, 5 seti de dolu dolu oynanan bir maçta 250’ye yakın sayıda bu sahneyi görmek insanı yoruyor. Ayrıca öyle bir ritüel haline gelmiş ki gerçekten motivasyonun üst düzeye çıkması gereken anlarda o ihtiyaçtan yeterince yararlanamamak söz konusu hale geliyor. Bir şeyi ne kadar çok yaparsanız bir yerden sonra hevesiniz ve aldığınız haz azalacağı için voleybol camiasının oturup bu durumu irdelemesi gerekir. Covid döneminde olmamıza ve pek çok maç salgın nedeniyle ertelenmesine rağmen bu her sayıda bir araya gelme hali devam etti.

Voleybol sevinç

Futbolda kalecilerin farklı forma giymesini yadırgamıyoruz. Diğer futbolcularla kıyaslandığında yere çok daha fazla yatmalarının yanı sıra takımın geri kalanıyla farklı kural ve görevleri olduğu için ayrı renkte forma giymeleri kadar doğal bir şey yok. Voleybolda ise farklı forma giyilmesine sebebiyet veren durum biraz tuhaf. Sahada takımı için mücadele eden 5 oyuncu, aynı renkteki formalarıyla oyunun gereklerini yerine getirip hem savunma yapıyor hem de sayı kazandırma gayreti gösteriyor. Buraya kadar normal. Ancak anormal olan durum “libero” olarak görevlendirilen ve farklı forma giyen oyuncuların hücum etme haklarının elinden alınması. Yanındaki kişilere istedikleri yerden gönüllerince topa vurma hakkı verilmişken liberolara “Sen sadece arkaya geç ve top gelirse karşıla.” demek mantığa biraz ters geliyor. ”Futbolda da kaleciler sadece top gelirse karşılamakla görevli” diye bir karşı görüş sunulabilir ama kalecinin korumakla görevli olduğu 7,32 genişliğinde 2,44 yüksekliğinde dev bir dikdörtgen var. Böyle bir şey söz konusuyken elbette görevi sadece gelen topu karşılamak olan biri olması gerekiyor. Ayrıca kaleciler özellikle yenik girilen oyunun son anlarında karşı kalede gol arama özgürlüğüne ve penaltı kullanabilme hakkına da sahip. Yani kimse kaleciye “Niye gol atıyorsun, senin attığın gol sayılmaz.” demiyor. Ancak voleyboldaki liberolara sayı alma hakkı verilmiyor. Servis atma ve blok yapması da aynı kapsamda yasaklanmış durumda. Bazı oyunlarda oynatılmasına rağmen yaşı ve fiziki yetersizliği nedeniyle katkı sağlayamayacağı düşünülerek gönlü olsun diye oynatılan küçük çocuklara yapılan bir muamele gibi liberolara yapılan. Onlara “fasulyeden oyuncu” adı verilirken voleybolda libero olarak tanımlanmış. Neden böyle bir ayrıma gereksinim duyuluyor anlamak kolay değil ama var böyle bir durum. Nasıl ki takımın smaçörü gerektiğinde tribünlere kadar giden bir topu bile çevirmek için çaba sarf edebiliyorsa, nasıl ki pasör ve çaprazı manşet için yere atlayabiliyorsa bir libero da uygun pozisyonda inisiyatif alıp smaca kalkabilmeli. Kişisel özgürlüklere önem veren bir kitlenin takip ettiği bir spor dalında böyle bir kural olması biraz faşizanca. Adamların formalarına bile müdahale edilmiş, takım genelinden ayrıştırılmış diğerleriyle karışmasın diye. Oysa iki takımın aynı renkte formalar giydiği maçlara bile şahit oluyoruz ara sıra. Tamam belki diğer takım sporları gibi oyuncular iç içe oynamadıkları ve aralarındaki fileyi geçmedikleri için bir karışıklık söz konusu değil gibi ama ekranda daha güzel bir görsel oluşturmak varken neden iki tane kırmızı ya da beyaz formalı takım izleyelim ki? Sanki Wimbledon tenis turnuvası gibi beyaz giyme geleneği mi var?

Voleybol libero farklı forma

Adaletsiz duran bir diğer konu da elemeli maçların statüsü. Çift maçlı eliminasyon sisteminde temel amaç daha fazla skor elde edeni ödüllendirmektir. Basketbolda iki maçın sonunda toplamda daha fazla sayı atan taraf turu geçer. Eşitlik halinde 5’er dakikalık uzatmalar neticesinde tur daha iyi olan takıma gider. Futbolda yine benzer bir durum söz konusu olsa da toplam skor eşitliğinde deplasmanda daha fazla gol atan takıma öncelik tanınır. Onun da sebebi maçın uzaması ya da penaltılara gitmesi halinde seyirci dezavantajını azaltmaktır. Kaldı ki bu mantıklı gelen kuralda bile son yıllarda değişime gidilebileceği ve deplasman golü avantajının kaldırılabileceği tartışılıyor. Oysa voleybolda ekstra bir adaletsizlik söz konusu. İlk maçta 3-0 yendiğiniz bir takıma rövanşta 3-1 yenilirseniz futbolda tur sizin olur daha fazla gol attığınız için ama voleybol bu skorları eşit olarak değerlendirerek eşleşmeyi uzatmaya götürür. Yani diyelim kendi evinizde rakibe top göstermeden 25-0’lık setlerle 3-0 galip geldiniz, rövanşta da ilk seti 25-0 kazanıp eze eze tura gidiyorsunuz ama o da ne! Kalan setlerde Michael Jordan’ı kadrosuna katmış Space Jam takımı edasıyla oynayan rakibiniz 3 sette de sizi 25-23 gibi çekişmeli bir oyunla yenerse o maç uzatmalara gidiyor. Yani sizin 2 maçta aldığınız 4-3’lük set skorunun da 169-75’lik oyun toplamının da bir farkı kalmıyor. Sebep? Uluslararası Voleybol Federasyonu öyle istiyor. Neyse ki 3-2 ile 3-1 arasında olması gereken bir fark var ve 3-1 kazanan değerli. Rövanşa heyecan getirmek amaçlanmış belli ki ama bunun yerine iki maçlı değil üç maçlı eliminasyon sistemine gidilse daha tutarlı bir çözüm olurdu. Bunun yanı sıra 3-0 ya da 3-1’in rövanşında ilk maçı kazanan takım 2 set daha alınca tur atlayan matematiksel olarak belli olmasına rağmen maç bitirilene kadar devam ediyor. Yani hiç bir anlamı olmayan, tam anlamıyla angarya şeklinde geçen en az 1 belki 3 set daha oynatılıyor. “Diğer sporlarda da fark epeyce büyük olunca maçın bir anlamı kalmıyor.” diyebilirsiniz ama milyonda 1 de olsa geride olan takımın tur atlama şansı var. Voleybolda ise böyle bir ihtimal olmamasına rağmen maç devam ettiriliyor. 2 dakika önce şampiyonluk sevinci yaşamış oyuncular yılın yorgunluğunu doyasıya çıkaramadan tekrar köşeye giden topu çıkarma telaşına düşüp ellerinde kupa yükselmesi gereken anlarda manşet alma pozisyonuna geçiyor. Gerek var mı buna? 2-0’la bitirilemez mi bir voleybol maçı? 2-3 bitmesi bir şeyi değiştirmeyecekse bitirilebilir gibi. Zaten bu voleybolculara öyle sıkışık bir takvimde maçlar oynatılıyor ki üst düzey bir oyuncuysanız NBA oyuncularıyla yarışır bir program var önünüzde.

Bu seneki kararla beraber takım sayısı 12’den 16’ya çıkarıldı liglerimizde. Bu da 30 adet normal sezon maçı demek. Ardından playoff’lar başlıyor ve ilk turda 3, yarı final ve finalde 5 maçlık serilere maruz bırakılıyor takımlar. İlk turu grup, diğer turları tek maç üzerinden oynanan Kupa Volley‘e ulaşmak için 6 maça çıkıyor finalistler. Eğer Avrupa’da mücadele eden bir takımdaysanız 6’sı grup 6’sı eleme olmak üzere 12 maçlık bir maraton sizi bekliyor. Kupa 2 ya da 3’e katılan ekipler daha fazla maç oynuyor. Eğer Vakıfbank ya da Eczacıbaşı oyuncusuysanız Avrupa’daki başarılarınız fazla olduğundan sizi bir de Dünya Kulüpler Şampiyonası’na alıyorlar. 5 maç da oradan gelebilir duruma göre. Ekim-mayıs arası neredeyse her çarşamba ve pazar bu maç maratonundan çıktıktan sonra sıra milli göreve geliyor. Milli takım kamplarının biri bitiyor, diğeri başlıyor. Çünkü istisnasız her yaz çeşitli turnuvalar var. Dünya Şampiyonası 4 yılda bir Avrupa Şampiyonası 2 yılda bir düzenleniyor. Bunu normal karşılayabiliriz neticede diğer sporlarda da benzer uygulamalar var. Ancak 4 yılda bir düzenlenen Olimpiyat Oyunları’na da son dönemlerde katılmaya alıştık. Bu yönüyle basketbola da selam çakıyor voleybol ama bununla yetinmiyor. Olimpiyatlara katılacak takımları belirlemek için Dünya Kupası düzenleniyor. Futbolun en değerli organizasyonunun voleyboldaki amacı eleme ortamı oluşturmak. Tired Volleyball Girl | She's fallen and she can't get up. N… | FlickrPeki ya World Grand Prix turnuvalarına ne demeli. Olimpiyatlardan sonraki yıllar da bu organizasyonla doldurulmuş. Bir nevi Konfederasyon Kupası tadında ama daha fazla maçlısı çünkü lig usulü oynanıyor. Bir de Dünya Ligi var. Bu da her yaz düzenleniyor. Futboldaki karşılığı son yıllarda türetilen ve çoğu insanın hala anlamlandıramadığı Uefa Uluslar Ligi’ne tekabül ediyor. Buna katılım hakkı elde edemeyen takımlar için de Avrupa Ligi oluşturulmuş. Yani iyi bir takımda oynayan voleybolcuysanız yıl boyu kaçarınız yok. O maçlar oynanacak, o kamplara girilecek. Piknikte birbirine top atanları gördü ve bu spora yöneldi diye gencecik insanların üstüne bu kadar gidilir mi? Hem de doğru dürüst paranın olmadığı, izleyen sayısı az olduğu için reklam veren şirketlerin de pek yanaşmadığı bir sektörde. Sağlıklı bir Lebron James senede 100 maça çıkabilir ama adamın geliriyle Efeler ve Sultanlar Ligi’ndeki tüm personelin maaşı ödenir. Ayrıca Lebron, haziran ortasında ligi bitirdikten sonra eylül sonuna kadar tatil yapabilir. Playoff’a kalamadan elenen takımların tatil süresi artı 2 ay daha fazladır. Keza ödülleri bol olan teniste Djokoviç o Rolland Garros senin bu Cincinnati Masters benim yarışır ama karşılığını alır. Tıpkı pek çok farklı ülkede yarışan Hamilton ve diğer Formula 1 pilotları gibi. Bir de Uluslararası Voleybol Federasyonu’nun bitmek bilmez bir Japonya sevdası vardır.

200 ülkeyi aşan yerkürede neredeyse tüm organizasyonlar Asya’da ve çoğunlukla Japonya’da yapılır. Ata sporu karate, taekwando, sumo güreşi gibi vurdulu kırdılı oyunlar olan kıtaya nedense voleybolun merkez üssü muamelesi yapılır. Tamam Japonya’da teknoloji gelişmiştir, insanlar belki daha ilgilidir ama neden hep orası? Futbol Dünya Kupası’nın tarihte sadece 1 kez ev sahipliği verdiği bir coğrafyaya bu kadar çok turnuva vermek de işin kolayına kaçmak. Halbuki Avrupa’ya, Güney Amerika’ya hatta Afrika’ya turnuva düzenleme hakkı verilse daha fazla yayılmaz mı bu spor? Saat farkının her yerle fazla olduğu Asya yerine daha merkezi Avrupa’da izleyici sayısını artırmaz mı? Her turnuvanın sabah saatlerinde hadi bilemedin öğlen 2’de oynanması başlı başına bir reyting kaybı. Millet işine, okuluna mı gitsin senin doğru dürüst reklamını bile yapmadığın turnuvanı mı takip etsin? Amaç 3 milyarı aşan Çin, Hindistan, Japonya, Kore pazarına girmekse futbol onu çoktan akıl ederdi zaten. Elbette Japonya’da, tüm Asya’da da turnuva yapılsın ama hemen ardından örneğin İspanya’da yapılsın, Arjantin’de yapılsın. Avrupalı voleybolcular mecbur mu her yaz Japonya’ya gitmeye, seyahatlerde jetlag olmaya? Bunun bir orta yolu bulunamaz mı?

Uzun lafın kısası voleybol, temposu ve aksiyonu bol olmasına rağmen birbirine benzer hatta kimi zaman birbirini tekrarlayan pozisyonlar bütününden oluşması nedeniyle izleyeni ekran başına kilitlemekte sıkıntı çeken bir spor. Ama dünya genelinde daha fazla kişiye ulaşması gerekiyor kesinlikle. Tabii bunun için daha başarılı organizasyonlar üreten yöneticilere, daha iyi bir makyaja ihtiyacı var. Bunlar da yukarıda bahsettiğimiz bazı tuhaflıkları düzeltmekten geçiyor.


Biatlon: Kayaktan Daha Fazlası

Simona Halep: Kortların Hagi’si

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More