Roberto Clemente: Evhamlı Son Kahraman

UVERTÜR

1517’de, Antiller’deki altın madenlerinin cehennemsi derinliklerinde eriyip giden yerlilere çok acıyan İspanyol misyoner Bartolomé de las Casas, İspanya Kralı V. Carlos’a zenci ithal etmeyi önermişti. Antiller’deki altın madenlerinin cehennemsi derinliklerinde zenciler eriyip gitsin diye.
Borges

 

Yine Antillerde, Haitili bir devrimci olan Toussaint L’ouverture, Napoleon Bonaparte’nin Haiti’yi almak için gönderdiği Leclerc komutasındaki Fransız ordusuna yenilene kadar varlığını sürdürecek olan bir zenci cumhuriyeti kurar sonraları ve tarihteki ilk siyahi başkan olur. Pekala Afrika kıtası kabilelerinin yarı-tanrı liderlerini başkandan saymazsak… Antillerin doğusundaki, şimdilerde Porto Riko denen adayı, yani Bermuda Şeytan Üçgeni’nin köşelerinden birini ise İspanyol kaşif Ponce de Leon keşfetmişti.

Eğer bu yazı Antiller hakkında olsaydı, Karayipler hakkında olacak olana benzerdi. Yitik kahramanları, Afrika kıtasından getirilen şeker kamışı işçilerini, köle ticaret yollarını, keşifler çağının kaşiflerini ve zorbalarını, boyunduruk altındaki yerlileri, batık gemileri, gizli hazineleri, denizci masallarını, efsanevi mahlukatları, kürek mahkumu köle forsaları ve haliyle “korsanlar”ı anlatırdım. Ama konumuz bu değil. Aslında bu söylediğim tam olarak doğru da değil. Çünkü efsanelerden ve belki de efsanevi bir korsandan bahsetmek, işte yapmak istediğim bu.

Ponce de Leon kafayı gençlik pınarıyla bozmuş bir kaşif. Ömrünün çoğu keşif yapmak için denizlerde geçmiş ve bu pınarı arayıp durmuş. Ki rivayet doğruysa gençlik pınarını bulmuş. Pınarın son demi keşfedip vali atandığı Porto Riko adasına düşmüş. Bu demin düştüğü yerden gençlik çınarı (guava da diyebiliriz ama bu acemi söz oyununu bozmayı hiç istemem) serpilmiş. Çınardan bir kalas oyulmuş. Kalas daha sonra sopa olmuş. (Şükürler olsun mişli geçmiş zamana, inkar edilebilirliğin zamanıdır o.) Sopanın sırf aba altından gösterilmesin diye podyuma çıkması gerekmiş. Bu yüzden genç bir adamın ellerinin arasına tutunmuş. Daha sonraları Tanrı’nın böyle buyurduğunu, yani bu sopayı tutmasını ve beyzbol oynamasını istediğini söyleyecek olan bir adamın, daha sonraları bir korsan olacak beyzbolun son kahramanının, Roberto Clemente’nin…

21

ROBERTO CLEMENTE

Bir keresinde bir oyunda tamı tamına üç kez triple¹ yapmış bir adam, yani bunu yapmak o kadar zordur ki. Hele en iyilerin olduğu Amerikan Major Ligi’nden bahsediyorsak… O kadar nadir gelişen bir olaydır bu. 60’larda dört yıl boyunca Ulusal Lig’in vuruş lideriymiş. 12 Altın Eldiven’i varmış. 66 yılının MVP’siymiş, 71 World Series’in de. 16 kez all-star olmuş. Gösterişli bir kariyeri, fiyakalı bir oyunu varmış. O vururmuş, hiç şüphesiz: Kendine has çalımlı bir vuruş stili varmış. O koşarmış: O koşmaya başladığında, başından kasketi uçup gidermiş şöyle aheste aheste. O fırlatırmış: Atıcılara nispet bir kolu varmış. Onda efsunlu bir şey varmış: Bir kez yakalandığınızda havasına kapılırmışsınız.

Bizim memlekette, futbol dışı sporlar hakkında yazmak, pek matah bir şey değildir, en azından riski göze almayı gerektirir. Belki biraz basketbolu ayırabiliriz ama gerisi niş bir kitleye ulaşabilmek umududur. Umudun ise fakirin ekmeği olduğunu herkes bilir. Allah sizi inandırsın, fakir bir yazarım ben. Hayatta kalabilmek için beyzbolu değil, onun kahramanını yazıyorum bu yüzden. Çünkü kahramanları herkes sever. Özellikle taytları üzerine don giyenleri… Peki ya çoraplarını pantolon paçalarının üstüne çekenleri? Aşinayız onlara, ekose olursa ne âlâ…

Onlardan biri Babe Ruth’tur. Bildiniz mi, o kimdir? Amerikan film endüstrisine vâkıf olanlar, illaki duymuştur namını. Maşallah kane yâ “Bambino” Babe Ruth’un tarihin en iyi beyzbolcusu olduğu söylenir. Efsanesi o kadar gerilere gider ki şimdilerde gerçekten oynadığını gören kimse kalmamıştır. Bu tıpkı bir maçta 100 sayı atan basketbol efsanesi Wilt Chamberlain’i hatırlatır. Estağfurullah: Wilt, tek gecelik bir efsane değildir. 60 sayının üstüne çıktığı maçların kayıtları hâlâ ve hâlâ durmaktadır.

MOMEN

Bir hevesle başladım bu yazıya, Babe’i veya Wilt’i değil, başka bir efsane yazmak umuduyla. Nasıl oldu da tanışabildim ve hayranı olabildim şimdi hatırlamıyorum. Hem zamanda uzaktı bana hem uzamda. Üstelik çok başka bir sporun temsilciydi. Ama yine de yakın hissediyorum kendimi ve sırf bu yüzden Momen diyorum ben ona. Tıpkı ailesinin ve Carolina’daki zamane mahalle arkadaşlarının dediği gibi. Lakabını tıynetinden, itikat ettiği raconundan ve dilinden düşürmediği bir sözden almıştı Momen: “Momentito, momentito!”

İngilizler bu sözü “Just a moment, just a moment” diye çevirirler; biz “Az bi’ dur, bir dakika!” diye çevirebiliriz belki. Bu söylem ve lakap oldukça yakışıyor ona. Yüzlerce ve hatta binlerce kez savurmak için hazır olana kadar her defasında beklemesini göz önüne alırsak eğer. Bu yüzden arkadaşlarını çileden çıkardığı da söylenebilir pekala. Ya da ailesinin mi demeli? Çünkü bir Latin ailesine yakışır şekilde -her ne kadar Yüzyıllık Yalnızlık‘taki Buendia soyu kadar olmasa da- bir beyzbol takımı kuracak kadar belki, geniş bir ailesi vardı: Clemente Walker ailesi.

Porto Riko’da bir gelenek vardır, çocuklar hem annelerinin hem de babalarının soyadlarını alır ama genellikle babalarının soyadlarıyla bilinirler.

Roberto Clemente ne hazindir ki ablasını, daha küçükken kaybetmişti, bir mutfak kazası sonucu yanmıştı ablası, yaraları iyileşmeyince de vefat etmişti. Yine de üç öz ağabeyi ve annesi Luisa’nın ilk evliliğinden üç üvey kardeşi vardı. Yani çekirdek ailesi, bir beyzbol takımı için gerekli olan dokuz kişiyi buluyordu.

TENEKE

25 kuruşluk harçlıkların zamanında, yani bundan 20 yıl kadar önce, bir plastik topun parasını bile denkleştirip zor alabildiğimiz yıllarda, teneke kutuları tepiklemek vardı serde. Okul vakti yaklaşırken türlü hevesle alıp ilkokul sabahına kadar o yeni alınmışlık kokusuyla uyuduğumuz iskarpinlerin uçlarını bu kutular zedeledi çoğu zaman. Bu tenekenin peşinde koşturup kan ter içinde kaldıktan sonra serinlemek için tuvaletlerden kana kana su içip motoru bozar, yetmezmiş gibi bir de anneden azarı ve paparayı yerdik. Alamancıların getirdiği Mikasa marka kelle zonklatan toplar kadar afisi yoktu belki ama teneke kutunun ayrı bir anlamı vardı, biz zamanın sokakta büyümüş çocukları için. Bazen parlak mermer taşlar üstünde, disk haline getirilerek oynardık futbol denen oyunu ki o zaman hiç bilmeden hokey bile oynanırdı ama ayakla. Evet! Teneke kutunun ayrı bir anlamı vardı, buradan çok uzaktaki Antillerin Porto Rikolusu Roberto Clemente için dahi.

Topun olmadığı yerde teneke vardır. Oyunun heveslisi çıkar yolu hemen her zaman bulur. Roberto Clemente’nin guavadan sopası tenekeyle birçok kez buluştu.

Öyle bir tutkuydu, bu. Bize akşam ezanından önce evde olmamız tembih edilirdi. Roberto’nun dediğine bakılırsa beyzbolu o kadar çok seviyordu ki bütün gün bu oyunu oynayabilir, yemeği kaçırsa bile umurunda olmaz, hiçbir şey görünemeyecek kadar karanlık olana dek oynardı. Bizim salçalı ekmeğimiz vardı. Roberto yemek yemeyi bile unuturdu. Annesi Luisa oyuna karşı bu aşkı nedeniyle oldukça endişelenirdi, hatta bu yüzden oğlunun o kıymetli sopasını yakmayı bile denemişti. Ne var ki Roberto sopayı alevlerden kurtarmayı becerdi. Oyuna olan tutkusu, sopasına olan sevdası işte o kadar büyüktü; salt yeteneğin götüremeyeceği bir uzamın kapılarını açmıştı ona. MLB’nin (Major League Baseball) gördüğü en değerli, en fiyakalı, en iyi sağ kanat (right-field) oyuncusu ve vurucusu (hitter veya batter) olmanın kapılarını…

KORSAN OLMAK

Sizlere kronikten bahsedebilirim. Kronik sizlere, Roberto Clemente’nin ilk olarak, Porto Riko’da bir beyzbol duayeni kabul edilen Pedron Zarilla tarafından keşfedildiğini söyleyecektir. Çok geçmeden Dodgers ve Giants arasında, onu kazanmak üzerinden bir rekabet başlayacaktı ve kazanan Dodgers olacaktı. Fakat bu Dodgers için gizli kalması gereken bir kazanımdı. Bu yüzden Dodgers, Roberto Clemente’yi sakladı. Saklı bir hazine gibi…

Amerikan oyunlarında kurallar, malumdur ki biraz alengirlidir. Şimdi bu kurallardan bahsetmek yersiz olacaktır. Kısacası Dodgers, eğer Roberto Clemente’yi Major takımlarına eklemek istiyorsa bunu yapmak için 1 yılı vardı. Aksi takdirde başka bir takım Roberto’yu kendi takımlarına koşulsuz katabilirdi. İşte sırf bu yüzden, Roberto’yu tâ Montreal’e sakladılar.

Montreal’e verilen talimat ise açıktı. Roberto mümkün olduğunca az kullanılacaktı, mümkün olduğunca saklanacaktı ve soran herkese sırtının hasarlı, kollarının zayıf olduğu, yani gereken her türlü yalan söylenecekti. Bu durumun gelecekte Roberto için ne kadar ilginç bir hâle geleceğini kimse bilemezdi pekala.

Tabii Roberto Clemente gibi fevkalade bir hazineyi saklamak ne kadar mümkün olabilirdi ki? Olmadı da. Montreal onu, Syracuse’ye karşı kullanmak zorunda kaldı. Roberto daha ilk denemesinde, 2 doubles² yaptı ve 1 home-run³ vurdu.

Korsanların hazinelere düşkün olduğunu, fırsatı ganimet bildiğini ve saklı hazineleri bulmakta ehil olduğunu herkes bilir. Pittsburg Pirates, sezonun sonunda fırsatı ganimet bildi ve Roberto’yu draft etti. Zamanın Pirates’ı gösterişli kaybedenlerden ibaretti. Kaybediyorlar, kaybediyorlar ve yine kaybediyorlardı. Roberto, dönemin Pirates’ına vaat olmuştu.

Roberto’nun Major Lig’de, Pirates ile ilk maçı, çaylak sezonunda Dodgers’a karşıydı. Daha o zamanlar, şanlı 21 numaralı forması ölümsüzlükle efsunlanmamıştı. Uğursuzluğuyla ünlü 13 numaralı formayı giyiyordu. Roberto’nun medya ile arası neredeyse hiç iyi olmamıştı. Dönemin Amerika’sında ırkçı söylem hayli rağbet görüyordu. Dodgers vs Pirates rekabetini, ırkçı söylemle körüklemişler ve hatta bu ayrıştırmaya takım arkadaşlarından bile katılanlar olmuştu. Pirates’ta geçen ilk yılları hayli zorluydu. Hem bir Latin Amerikalı olarak az buçuk İngilizce konuştuğundan kendini anlatmakta zorlanıyordu hem de Afrika soyundan geldiği için bir siyahtı.

Porto Riko’nun statüsü, diğer eyaletlere göre biraz farklı olsa da, azınlık bir grup olarak Kuzey Amerika anakarasında Porto Rikoluların diğer X-Amerikalılardan pek farkı yoktu.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Porto Riko’dan Amerika’ya büyük bir göç yaşanmıştı. Bu biraz abartı da olsa, Porto Riko adası nüfusunun neredeyse yarısı göçmek zorunda kalmıştı. Bu göçün büyük çoğunluğu, o zamanlar her alanda bir cazibe merkezi olmaya başlayan New York’tu. New York’un ise tâ 19. yüzyıldan beri çeteler şehri olduğunu herkes bilirdi. Bu çetelerin çoğu da etnik kökenlerine göre ayrışmış ve dışlanmışlar oluşturuyordu.

Gangs of New York‘tan West Side Story‘e birçok eser göçmenlerin kurdukları etnik çeteleri anlatır. Özellikle 50’ler ve 60’lar göz önüne alındığına, özel olarak New York’ta, genel olarak Amerika’daki etnik grupların ve genel yaşamın bir tasviri yapılır. Ayrışmanın olduğu o yıllarda -daha o zamanlar Amerika’da ayrımcılık karşıtı bir yasa yoktu- göçmenlerin o veya bu şekilde, en azından bir alt kimlik altında birleşebildiklerini görürüz.

“Koloni insanları, yabancılar veya renkli insanlar” olarak görülen Porto Rikolular ise bu duruma tezat bir örnek teşkil ediyorlardı. Onların yöntemi, “herkes kendi bacağından asılır” düsturu üzerine kurulmuş bir hayatta kalma raconuydu. Açlıktan, işsizlikten gelmişlerdi; ekmeklerinin peşindeydiler. Porto Rikoluların -ki sadece Porto Rikolular demek yanlış olur- ilk kanaat öncülerinden biri Roberto Clemente olmuştu.

Amerika’da kendini gösterebilen bir Porto Rikoluydu, o. Gözler önündeydi, parlıyordu. Sporcu olarak yöntemi basitti: Her şeyi en iyi şekilde yapmak; vurmak, koşmak, fırlatmak… Eğer mahalle maçları terminolojisinden bir benzetmek yapmak gerekirse, Roberto Clemente hem kaleci hem oyuncu olurdu. İnsan olarak yöntemi ise iyi olan her şeyi yapmak… Yapıyordu da!

Boşuna değildir. MLB her yıl, en çok hayır işi yapan sporcuya Roberto Clemente ödülünü verir.

Boşuna değildir. Amerika’da verilen en yüksek iki sivil ödülden biri olan Başkanlık Özgürlük Madalyası 2003’te ona verilir.

Yine de, değerinin anlaşılamadığı zamanlarda, ona karşı da, nispeten küçük bir şehir olan Pittsburgh’da bile ayrıştırıcı sözler edilmiyor değildi. Bazı medya organları Roberto Clemente’nin bu yüzden, biraz da alaycı bir söylemle ağrılarını bahane gösterip maçlara ve antrenmanlara çıkmadığını iddia bile etmişlerdi.

Tüm bunlara rağmen Roberto Clemente yapması gerekeni yapmış, söylemesi gerekeni söylemişti.

Başı ezilenin, sürünün başında gidenin, öne çıkanın olduğunu söylerler. Roberto Clemente sözünü sakınan, eylemden kaçınan bir adam değildi. Hemen her zaman öne çıkmasını bilmiş, X-Amerikalıların sesi, yardıma ihtiyacı olanın yanında olmuştu. Bu yüzden ama sırf bu yüzden değil, medya onu hedef tahtasına, mümkün olabilecek her yolla oturtuyordu.

EVHAMLI KAHRAMAN

Hatırlar mısınız? Yukarılarda bir yerlerde Dodgers’ın Roberto’yu Montreal’e sakladığını ve türlü hastalıklardan mazeretler üretilmesini istediğini yazmıştım.

Medya Roberto Clemente’yi “hypochondriac”tan muzdariptir diye yaftaladı. Bu sözün ne anlama geldiğini belki bilmeyenleriniz vardır. Hypochondriac, Türkçeye hastalık hastası olarak çevrilmiş bir terimdir. Biz kısaca evhamlı diyelim. Yani hasta değilken hasta olduğunu zannediyordu. Belki de haklıydılar. Gelgelelim buna rağmen böylesine inanılmaz bir sporcu olması durumu daha ilginç kılmıyor mu? Bir hastalık hastası, nasıl olur da, kendini yerden yere atıp sırf top yakalayabilmek için duvarlara çarpabilir? Nasıl olur da saatte 160 km/sa hızla üzerine gelen topların karşısına geçebilir?  Eğer gerçekten evhamlıysa tüm bunları başarması ayrı bir takdir noktası değil midir?

Roberto Clemente birçok kereler ağrıları olduğu gerekçesiyle takımından ve taraftarından müsaade istedi. Bu doğru! Ama buna rağmen kariyeri parıltılı geçmişti.

Sizlere sayılardan bahsedebilirim. Sayılar sizlere, Roberto Clemente denen müthiş sporcunun, Major Lig kariyeri boyunca, 9454 kez vuruş yapmak için sopasını salladığını (bat) ve 1305 kez koşu (run) yaptığını söyleyecektir. Sayılar, kariyerinin sonuna ünlemle 3000 vuruş (hit) yazacaktır. Bu gerçekten doğru. Roberto Clemente 3000 hit yapmıştı. 1972 yılını 73’e bağlayan Christmas zamanı Managua’ya giden kaderî uçağa binmeden üç ay kadar önce… Uçağa binmesinden 1 hafta kadar önce, yani 23 Aralık tarihinde, Nikaragua’nın başkenti Managua’da, Güney Amerika’nın gördüğü en yıkıcı depremlerden biri yaşanmıştı. Depremden birkaç ay önce, Roberto Clemente, Managua’da bir yardım etkinliği için düzenlenen all-star için antrenörlük yapmıştı.

Evet! Sayılar çok şey anlatır, kronik onları bir sıraya dizer. Ama bu soğuk sayılar ve boğuk kronik anlatımı Roberto Clemente denen büyük insanı anlatmaya yetmez. İnsanı, insana insanla anlatmak anlatmak gerektiğini söylerler. İnsanı anlatmanın en güzel yolu budur. Sözgelimi Roberto Clemente’yi anlatacaksak, ona dokunan insanlardan bahsetmek icap eder. Mesela, Maria Isabella Casares‘ten…

Maria Isabella Casares, bir öğretmendi, Roberto Clemente’nin de ömrü boyunca öğretmeni olmuştu. Roberto’yu eşi Vera ile o tanıştırmıştı. Sınıfın en arka sırasında, başı öne eğik oturup usulca ders dinleyen, utangaç Roberto’nun mühendis olmak istediğini ve istese olabileceğini söylüyordu. Pedron Zarilla tarafından keşfedilip eğitim ve beyzbol arasında kalınca yine ona başvurmuş ve Maria Casares ona şöyle demişti:

“Bu, senin için bir şans, Roberto. Biz, fakir insanlarız. Bu, bir şeyler yapmak için bir şans. Eğer kalbin, tercihin beyzboldan yana değilse, o zaman Roberto, bu senin problemin ve senin seçimin.”

Roberto Clemente, beyzbola şansı işte böyle verdi ve beyzbol da ona dünyaları verdi. Yine de ömürlük hocasını hiç unutmadı. Ne zaman memlekete dönse ziyaret etti onu. Bu ziyaretlerden birinde, hocasının hasta olduğunu öğrenince, ona seçme şansı bırakmadan, onu bir bebek gibi kucaklayıp hastaneye kadar taşıdı. Masrafların hepsini güya çaktırmadan ödemesi bir yana, hocasını hastanedeki 15 günü boyunca, gün be gün ziyaret etti. Maria Casares ise bu vefalı adamın boş tabutunun önünde ağladı. Bu da gerçekten doğru! Hakikaten Roberto Clemente’nin tabutu boştu.

SAYANORA MOMEN

Orta Amerika’da, Nikaragua adında bir ülke vardır. Roberto Clemente 3000’inci vuruşunu yaptıktan 3 ay kadar sonra, bu ülkenin başkenti Managua’da, Orta Amerika’nın o zamana kadar gördüğünü en yıkıcı depremlerden biri olmuştu. Antillerde, Karayiplerde, hemen herkes bir şeyler yapılması gerektiğini biliyordu. Fakat insanları yönlendirecek birine ihtiyaç vardı ve kahraman yine o zaman hep olduğu gibi ortaya çıktı. Söylemesi gerekenleri, televizyondan söyledi. 2 gün içinde, bir charter uçağı ve bir gemiyi yardım kargolarıyla işte böyle doldurdu.

1972 Yeni Yıl akşamı, Rudy Hernandez, takım arkadaşı Roberto Clemente’yi Porto Riko hava alanında gördüğünde şaşkın ve heyecanlıydı. Roberto’ya biraz birikmişinin olduğunu ve bunu Nikaragua’ya göndermek istediğini söyleyip “Sen nereye gidiyorsun?” diye sordu. Cevap barizdi ve gecikmedi: Nikaragua.

Rudy Hernandez: “Yeni yıla akşamındayız, Roberto. Biraz ertele şu işi.”

Roberto Clemente: “Başka kim gidecek ki? Birileri gitmeli.”

Rudy’nin söylediği şeyleri, Roberto’ya oğlu ve eşi de söylemişti. Fakat bunlar Roberto’nun ağzına kadar kargo yüklü uçağa binmesine engel olamadı.

Peki ama Roberto Clemente’nin bizzat uçakta olmasına gerek var mıydı?

Bu sorunun en basit yanıtı, Clemente buna zorlanmıştı, Kozmos’un bizzat kendisi tarafından. Ama basite kaçmadan biraz daha derine ineceksek dönemin Nikaragua’sına bir göz atmak gerekir.

1912 yılında Muz Savaşları zamanında Amerika Birleşik Devletleri’nin işgali sırasında Somoza ailesi iktidara gelmişti. Somoza diktatoryası 1979 yılına kadar sürecekti. Özellikle 50’ler ve 60’larda yönetim eline değneği iyice alacaktı. Somoza döneminin karakteristiği eşitsizlik ve siyaseten yolsuzluktu. Buna rağmen ABD’nin ve ABD merkez üslü çok uluslu şirketlerin güçlü desteği iktidarda kalmalarını sağlıyordu. Somozaları anlamak istiyorsanız şu rivayete bir bakın:

Zamanın ABD bakanlarından Cordell Hull, Roosvelt’e ABD’ye çağrılacak başkanların listesini göstermiş. Roosvelt listede Anastasio Somoza’nın ismini görmüş ve “Bu adam orospu çocuğunun teki değil mi?” diye sormuş. Hull ise “Öyle” diye cevaplamış ama eklemiş şöyle: “Ama bizim orospu çocuğumuz!”*

İşte Roberto Clemente, Somoza’nın yozlaşmış Nikaragua’sına bizzat gitmek zorunda hissetmişti. bundan önce ihtiyaç sahiplerine gönderilen kargolar, belirli kişiler tarafından ele geçirilip ihtiyaç sahibi depremzedelere satılıyordu. Fırsatçılar, neredeyse her şeylerini kaybeden halkın iliklerini sömürmek için her zaman ve her yerde vardır. Roberto Clemente, bu haberleri duyduktan sonra başka bir şey yapamazdı. Bir sonraki kargonun gerçek ihtiyaç sahiplerine ulaştırılacağından bizzat emin olması gerekiyordu. Kendisine ve yardımseverlere sözü buydu.

Aslında öyle karmaşık bir cevabı olmayabilir bu sorunun. Roberto Clemente, ESPN’e verdiği bir mülakatta şöyle söylemişti:

Eğer sizden sonra gelecekler için dünyayı daha iyi bir hale getirecek bir şeyler yapmıyorsanız, dünyada geçirdiğiniz şu hayatınızı boşa harcıyorsunuz demektir.

Sorunun cevabı ne olursa olsun, tek bir gerçek vardı: 31 Aralık’taki kargo uçağına bindi, bu yüzden ailesini dahi arkada bıraktı ve kaderine uçtu. Uçak, Nikaragua’ya yöneldi ve ufuktaki küçük ışıkları kayboldu. Sadece 9 saniye sonra, San Juan hava alanı kulesine şu mesaj geçildi, pilot tarafından: “Geri dönüyoruz.”

Her anlamda… Geri dönüyoruz. En başa, suya dönüyoruz.

Sadece bu.

Başka hiçbir şey yoktu.

Bir halk kahramanını işte böyle kaybetti. Hiçbir zaman ölmedi ama öldüğünde 38 yaşındaydı. Kayıp naaşı denize aitti, hiç bulunamadı. 21 numarası emeklilikle, adı ise ölümsüzlükle efsunlandı. Başka hiç kimsenin yapamadığı şekilde Porto Rikoluların gönüllerine dokunmuş ve onlara ilham olmuştu. Sadece onlara değil elbette. Biz, çok uzaktakiler dahi…

 

[1] Triples (3B): Beyzbolda genellikle “en heyecan verici oyun” olarak bilinir. Basit anlamda “triple” için, vurucu (batter) topa vurur ve üçüncü kaleye ulaşır. Fakat bunu yaparken herhangi bir hatadan yararlanamaz veya başka bir baserunner (koşucu) olmadan yapar. MBL’ye göre “triple” hemen her zaman hızlı oyuncular tarafından vurulur. Çünkü Major Lig savunmaları genellikle rakibin yavaş koşucularına müsade etmeden topu iç sahaya geri göndermeyi bilirler. Ayrıca “triple” genellikle topun sahanın sağ tarafına vurulmasıyla olur. Çünkü sağ kanattan üçüncü kaleye olan mesafe uzak ve topu ulaştırmak oldukça zordur. Bu yüzden “triple” oldukça nadir bir oyundur.

[2] Doubles (2B): Triples’a benzer. Üçüncü base yerine, tek koşuda ikinciyi almaya denir.

[3] Home-run (HR): Basit anlamda home-run, tek vuruşla, 4 base’i de alarak sayı ile sonuçlanan koşudur. Genellikle, foul alanları haricinde, topun saha dışına vurulması sonucu, defans oyuncularının hiçbir şey yapamamasıyla ortaya çıkar. Vurucu (Batter) bu durumda kolay bir sayı turu atar. Bazı durumlarda ise top saha içine vurulsa dahi home-run olabilir. 

[4] Muz Savaşları (Banana Wars): 1898’de İspanyol-Amerikan Savaşı’nın sona ermesi ile 1934’te İyi Komşuluk Politikasının (Good Neighbor Policy) başlangıcı arasında Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Amerika ve Karayipler’deki ülkelere askeri ve politik müdehaleleriydi.

*Bazı anlatımlarda sözün, “Somoza bir orospu çocuğu olabilir, ama bizim orospu çocuğumuz.” şeklinde direkt Rooswelt tarafından söylendiği de anlatılır.


Bunlar da ilginizi çekebilir;

Garrincha: Minik Kuş

Alain Prost: Tek Başına

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More