ABD Basketbol Takımı’nın Olimpiyat Macerası: Rüya’dan Uyanıp Kabusa Dalmak

21. yüzyıla kadar basketbolu uluslararası alanda domine eden ABD’ye ne oldu da dünya ile aralarındaki makas son dönemlerde kapanmaya başladı? Bunun arkasındaki sebep sadece ciddiyetsizlikle açıklanabilecek geçici bir şey miydi yoksa dünyanın geri kalanı artık bu yarışa ortak mı olmuştu?

Basketbol, diğer tüm sporların arasında futbolun arkasından popülarite bakımından başı çekiyor. Basketbolun ana vatanı ise ABD. Basketbolun burada bulunmasının yanı sıra icra edildiği en iyi yer de burası, yani NBA. Basketbol dünyanın her yerinde oynanmasına rağmen bu sebepten ötürü biz basketbolseverler olarak çokça saat farkına aldırış etmeden geceleri ekranlarımızın başında transatlantik bir yolculuğa çıkmayı tercih ediyoruz. Dünyanın en popüler ligi de haliyle dünyanın en iyi oyuncularına sahip. NBA her ne kadar tüm dünyadan en iyi oyuncuların buluşma noktası olsa da ligin başını çeken oyuncular ağırlıklı Birleşik Devletlerden. Hal böyle olunca da diğer ülkelerin uluslararası turnuvalardaki hayalleri basketbolda gümüşten başlıyor. Çünkü ABD Basketbol Takımı altın madalyanın doğal sahibi oluyor. En azından 21. yüzyıla kadar böyleydi.ABD Basketbol Takımı

ABD Basketbol Takımı, 1936 yılından beridir olimpik bir spor olan basketbolda 15 kez altın madalyayı evine götürmeyi başardı. Uzun süre olimpiyatlara kolej oyuncularıyla katılan ABD Basketbol Takımı, 1988 yılında altını Soğuk Savaş dönemindeki bir diğer süper güç olan Sovyetler Birliği’ne kaptırınca profesyonel oyuncuların milli takıma katılmasını engelleyen kuralda değişikliğe giderek Dream Team’in (Rüya Takım) yolunu açmış oldu.

ABD Basketbol Takımı

1992 yılında Barselona’da yapılan olimpiyatlara ABD Basketbol Takımı öyle isimlerle ile gitti ki eğer evrenin kaderi bir maça bağlı olsaydı basketbol tarihinde isteyeceğiniz takım bu olurdu. 12 isimden 11’i daha sonradan Hall of Fame olmuş kadroyu 80’lerin NBA yüzü olan veteran ikili Magic Johnson ve Larry Bird, Sir Charles Barkley ve dönemin prensi Michael Jordan gibi isimler oluşturuyordu. Dream Team (Rüya Takım) lakabını alan bu takım herkes tarafından günümüze kadar bir araya getirilmiş en iyi takım olarak kabul ediliyor. Ciddi bir organizasyondan daha çok şölene dönüşen turnuvayı domine eden yıldızlar karması, altın madalyaya tüm turnuva boyunca tek bir mola almadan, rakiplerine ortalama 43.8 sayı fark atarak ulaştı.

Her ne kadar 1992 Olimpiyatlarından önceki süreçte dünyanın gözü NBA’de olsa da turnuvadan sonra basketbol dünya genelinde patlamıştı. Teknolojinin yetersizliği ile okyanusun diğer tarafından gelen hikayeler önceden bu oyuncuları adeta mitleştirmişken (sonuçta reklam sektörü Amerika’da doğmuştu ve hikaye satma konusunda dünyada onlardan iyisi yoktu) şimdi bütün dünya kanlı canlı bu oyuncuları seyretme fırsatı bulmuştu. Her ne kadar sürklase edilseler de dünyanın geri kalanı bu deneyimden çok şey öğrenmişti. En azından doğru plan ve sistemde her şeyin mümkün olabileceğini anlamışlardı.

ABD Basketbol Takımı çoğunlukla siyahilerden oluşuyordu ve güçlü anatomilerinden dolayı potaya doğru hücum ederek rakibi fizikleriyle adeta döven bir şekilde oynuyorlardı. Buna karşılık olarak dünya, hücumda potadan uzaklaşarak sayı bulmaya çalışan ve savunmada boyalı alanı boğarak oynayan bir sistem geliştirmeye başladı. 21. yüzyıla kadar ABD turnuvaları domine etmeye, dünya ise gelişmeye devam ediyordu. 2000 yılında FIBA, Amerika’nın hızına ayak uydurabilmek içim hücum süresini 30 saniyeden 24’e indirdi. Makasın kapandığının ilk sinyalleri de aynı yıl düzenlenen Sidney Olimpiyatlarında verildi. ABD Basketbol Takımı finalde, son topa kadar giden maçta Litvanya’nın elinden sadece 2 sayıyla kurtuldu. ABD, NBA oyuncularının katılımından sonra uluslararası alanda ilk kez mağlubiyete bu kadar yaklaşmıştı. İlk darbeyi ise kendi evlerinde, Indianapolis’te yapılan 2002 Dünya Şampiyonası’nda yediler. Turnuvada toplam üç maç kaybeden ABD, Yugoslavya’nın altın madalyaya ulaştığı şampiyonayı beşinci olarak bitirerek kendi vatanında podyumun dışında kaldı. Dünyanın geri kalanı her ne kadar gelişim kaydetse de bu başarısızlığın sebebi sadece bundan kaynaklı değildi. ABD’nin kadrosunun eskiye göre çok daha zayıf ve ciddiyetsiz olmasının da bunda büyük bir payı vardı.

Ama Amerikanlar için en önemli organizasyon olimpiyatlardı ve 2004’te Atina’ya iki MVP Tim Duncan ve Allen Iverson önderliğinde, çaylak LeBron James, Dwayne Wade ve Carmelo Anthony gibi önemli isimlerle gittiler. Bu kadro eskilere göre kağıt üzerine pek tatmin edici gözükmese de turnuvanın açık ara en iyi oyuncularına sahip takımıydı. Buna karşın daha olimpiyatların açılış maçından işlerinin kolay olmayacağı belli olmuştu. Carlos Arroyo önderliğindeki Porto Riko, ABD’yi 19 sayı fark ile darmaduman etmişti. Gruptaki bir diğer maçta da 4 sene öncesinin rövanşında Litvanya’ya kaybedince, turnuva ABD için adeta bir kabusa dönüşmüştü. Yarı finalde Arjantin’e yenilip bronz madalyada kalınca artık “Dream Team” yakıştırması alay konusu olmuştu. Ancak bu hayal kırıklığı tek bir sebeple açıklanamazdı. Evet dünya basketbolu gelişmişti. Amerikanları savunmada sıkıştırıp boğarak ve daha çok şutör üreterek bir handikap sağlamışlardı. ABD Basketbol Takımı’nın kadrosu da eskiye nazaran bir tık zayıf kalınca üstün gelmek mümkün olmuştu. Ancak en önemli sebeplerden biri de diğer ülkelerin Amerika’ya göre çok daha takım olarak gözükmesiydi. Alt yaş gruplarından itibaren beraber oynayan ve sistemin, hiyerarşinin çoktan belli olduğu bu takımlar, Amerika’nın plansız, bireysel oyununa üstün gelmeyi başarabilmişlerdi. Bütün bu sebeplere rakibi küçümsemek ve ciddiyetsizlik de eklenince Rüya Takım Kabus Takım’a dönüşmüştü.

2006 Dünya Şampiyonası’nda yarı finalde Yunanistan’a yenilip bronz madalyada kaldıktan sonra Birleşik Devletler’de sirenler çalmaya başladı. Uluslararası alandaki son üç ana şampiyonadan eli boş dönen ABD, ağır prestij kaybı yaşıyordu. Topun çemberden geçirilmesine dayanan bu spor yaratıldığından beri ilk defa bu kadar yara almışlardı ve bu da ülkede, basketboldan sorumlu olan kişilerin alarm butonuna basmasına yol açtı. Aslında bu önceden sinyalleri verilen durumun ciddiyetini biraz geç anlayan Amerikalılar çok daha farklı bir mantaliteyle 2008 Olimpiyatları’na hazırlanmaya başladı. Artık hedef sadece Pekin’de altına ulaşmak değil bunu, 1992’deki gibi gövde gösterisine dönüştürerek, dünyaya bu sporun babasının kim olduğunu tekrardan hatırlatarak başarmaktı.

Bu sefer Birleşik Devletler dünyanın geri kalanından bir şeyler öğrenmişti. Bugün hala daha geçerli olan tempo ve alan paylaşımına dayalı oyunun temelleri NBA’de atıldı. Üst düzey güç ve yeteneklerini planlı bir sistemin içinde hız ve şut ile harmanladılar. Buna biraz da ciddiyet ve disiplin eklenince Amerika Birleşik Devletleri, kaptan Kobe Bryant’ın önderliğinde dönemin zirvedeki isimleri olan Chris Paul, LeBron James, Carmelo Anthony ve Dwayne Wade ile Redeem Team (Kefaret Takımı) olarak adlandırılan bir oyuncu grubu kurarak 2008 Pekin Olimpiyatlarını domine etti. Her ne kadar finalde, o dönemde ülke olarak çoğu sporda başı çeken İspanya’ya karşı zorlansalar da altın madalyayı tekrardan ülkelerine getirdiler.

ABD Basketbol Takımı
ABD Basketbol Takımı, 2008 Pekin Olimpiyatlarında İspanya’yı yenip altın madalyaya ulaştıktan sonra. (AP Photo/Dusan Vranic)

Yukarıda da belirttiğim gibi ABD’nin 21. yüzyılın başındaki düşüşünün sebebi tek bir değişkene bağlı değildi. Dünyanın geri kalanının kendini geliştirmesi, ülke formalarına olan saygı ve jenerasyonlarının sürekli bir arada oynamasıyla, Birleşik Devletlerin turnuvaları adeta birer tatil seyahati olarak görmesi, saha içindeki ciddiyetsizlikleri ve plandan uzak, bireysel yetenekler üzerinden oynadıkları basketbol ile birleşince Rüya Takım Kabus Takım’a evirildi.

Ancak 2008’de tekrardan kendilerine geldikten sonra oluşturdukları istikrarı, her sene daha çok üzerine koyarak, takip eden sonraki iki dünya şampiyonasını ve olimpiyatları domine ederek devam ettirdiler. Dünya ile aralarında makas yeniden açılıyor gibi görünüyordu. Ayrıca NBA’nin marka değerinin Avrupa’ya göre çok daha fazla olması, gelişen teknoloji ile birlikte spora ve sporcuya yapılan yatırımlardan doğan farkın aşırı artmasına sebep oluyordu. Hal böyle iken hem fiziksel hem de yetenek olarak aşırı donanımlı Amerikalıların karşısında durmak imkansıza yakın oluyordu. Ta ki onlar, işi abartıp savunmadan aşırı ödün verene kadar.

İlk kez Mike D’Antoni’nin, Steve Nashli Phoenix Suns’ın başındayken tohumlarını attığı “Pace and Space” tarzı hücum, yani tempo ve alan paylaşımına dayalı stil, takımların kısalmalarına ve savunmalarından ciddi ödünler verip kadrolarını şutörler üzerine kurmalarına sebep oldu. Golden State Warriors’un altın çağı da basketbolun zirvesiydi ve sahada uyguladıkları durdurulamaz gözüküyordu. Bu da NBA’de yeni bir akımın başlamasına yol açtı. Ancak işler o kadar abartılmaya başlandı ki hem takımlar savunmalarından tamamen ödün vermeye hem de oyuncular oyunlarını tamamen üç sayı üzerine kurmaya başladılar. Buna ek olarak Birleşik Devletler de 2018 Dünya Şampiyonası’na çok zayıf bir kadro ile gidince işler bir anda tepetaklak oldu.

ABD Basketbol

2018 Dünya Şampiyonası’nda Birleşik Devletlerin kadrosu belki de 21. yüzyılda kurdukları en zayıf kadrolardan biriydi. Kemba Walker’ın önderlik ettiği takım 2004’teki gibi yıldız kumaşı olan ama o zaman için genç ve tecrübesiz oyunculardan oluşuyordu. Başlarında her ne kadar modern basketbolun en iyi birkaç koçundan biri olan ve disiplini seven Gregg Popovich olsa da önce hazırlık maçında Avustralya’ya kaybettiler. Daha sonrasında grup aşamasında, uzun süre unutulmayacak olan ve serbest atışlara kurban olduğumuz maçta bizim elimizden uzatmalarda zor kurtuldular. İkinci turda ise Fransa karşısında darmaduman olarak turnuvayı ancak 7. sırada tamamlayabildiler. Hücumda belirli bir plandan uzaktılar ve en önemlisi de savunmada hiç varlık gösteremeyerek tekrardan çok ciddiyetsiz ve zayıf gözüktüler.

Bu şampiyonayla birlikte makasın kapandığı ile ilgili rafa kalkan tartışmalar tekrardan alevlendi. NBA’de uluslararası oyuncuların son yıllarda elde ettikleri başarının da bunda bir payı vardı. Sonuçta NBA’de son 4 “yılın savunmacısı” ödülü ve son 3 normal sezon MVP’liği  Avrupalılara gitmişti. Bunun üstüne NBA’in şuanki altın çocuğu Slovenyalı Luka Doncic’in Avrupa’da sayı üretmenin NBA’den daha kolay olduğunu belirttiği açıklamaları da tartışmalara yeni bir boyut katıyordu.

ABD Basketbol

Son turnuvada elde edilen ağır hezimete rağmen koç Pop, pandemi nedeni ile bu sene yapılacak olan 2020 Tokyo Olimpiyatlarında takımın başında olmaya devam edecek. Kariyeri başarılarla dolu Gregg Popovich’in rekabetçi ve inatçı karakterini göz önüne alırsak, milli görevi olimpiyat altını olmadan bitirmek istemeyeceği çok açık.  Ancak her ne kadar Birleşik Devletler Tokyo’ya Kevin Durant ve Damian Lillard merkezli çok daha ciddi ve iyi bir kadroyla hazırlansa da hazırlık maçlarında önce Nijerya’ya, ardından Avustralya’ya kaybederek turnuva öncesi herkesin kafasında ciddi soru işaretleri uyandırdı.

Bakalım ABD, takım olmayı başarıp “Rüya Takım” olduğunu yeniden dünyaya hatırlatabilecek mi yoksa kabus Tokyo’da da peşlerinde mi olacak.


Bunlar da ilginizi çekebilir;

Litvanya Ekolü: Diğer Rüya Takımı

Michael Jordan: Majesteleri

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More