Gianluigi Buffon: Kendi Gençliğime Mektup

''Letter to My Younger Self''

Gianluigi Buffon tarafından yazılan ve 14.10.2019 tarihinde theplayerstribune.com sitesinde yayımlanan yazıyı Plase Dergi okurları için çevirdik.

*Aslına sadık kalmak adına yazıdaki görseller aynen kullanılmıştır.

*Yazının orijinal halinin linki metnin sonuna eklenmiştir.

* * *

Sevgili 17 yaşındaki Gigi,

Bu gece sana bu mektubu hayatta birçok şeyi tecrübe etmiş, bazı hatalar yapmış, 41 yaşında bir adam olarak yazıyorum. Senin için hem iyi hem de kötü haberlerim var. Doğrusunu söylemek gerekirse seninle ruhun hakkında konuşmak için buradayım.

Evet, ruhun. İster inan ister inanma, bir ruhun var.

Kötü haberler ile başlayalım. 17 yaşındasın. Gerçek bir futbolcu olmak üzeresin, tıpkı hayal ettiğin gibi. Her şeyi bildiğini düşünüyorsun. Doğrusunu istersen dostum, bir bok bilmiyorsun.

Birkaç gün sonra, Parma ile ilk Serie A maçına çıkma şansına sahip olacaksın ve sen korkmakla ilgili yeterince şey bilmiyorsun. Yatakta olmalı, sıcak sütünü içmelisin. Ama sen ne yapacaksın? Primavera’dan yakın bir arkadaşınla gece kulübüne gideceksin.

Sadece bir bira içeceksin, değil mi?

Fakat sonra biraz abartıyorsun. Bir film karakterini canlandırıyorsun. Güçlü birini. Genellikle, hissettiğini bile fark etmediğin stresle böyle başa çıkıyorsun. Az sonra, gece kulübünün dışında, gecenin saat 1’inde polisle tartışıyor olacaksın.

Sadece evine git. Uyu.

Ve lütfen, yalvarıyorum, polis arabasının tekerleğine işeme. Polisler bunu komik bulmayacak, takım bunu komik bulmayacak ve uğruna çalıştığın her şeyi riske atacaksın.

Bu, sebepsiz yere kendi kendine yarattığın türden bir kaos. İçinde, seni hata yapmaya sürükleyen bir kıvılcım var. Elbette takım arkadaşlarına güçlü ve özgür olduğunu gösterdiğini düşünüyorsun; ama gerçekte, bu sadece taktığın bir maske.

Birkaç gün sonra, sarhoş edici, ama bir o kadar da tehlikeli üç şey sana bahşedilecek.

Para, şöhret ve hayallerindeki meslek.

Şimdi kendine diyorsun ki ‘’Bunun neresi tehlikeli olabilir?’’

Aslında, bu bir çelişki.

Bir yandan, bir kalecinin özgüveni olması gerek. Korkusuz olmalı. Eğer bir teknik direktöre, en teknik kaleci ile en korkusuz kaleci arasında seçim yapmasını söylerseniz, her seferinde o korkusuz şerefsizi seçeceğini garanti ederim.

Öte yandan, korkusuz biri aklındakileri kolayca unutabilir. Eğer hayatını nihilist bir şekilde yaşarsan, sadece futbol hakkında düşünürsen, ruhun solmaya başlayacak. Birdenbire o kadar depresif olacaksın ki yatağından kalkmayı bile istemeyeceksin.

Çok istiyorsan dediklerime gülebilirsin, ama bunlar olacak. Bunlar; sen kariyerinin zirvesinde, istediği her şeyi yapabilecek biriyken olacak. O zaman 26 yaşında olacaksın. Juventus’un ve İtalya milli takımının kalecisi olacaksın. Paran olacak ve saygı duyulacaksın. Hatta insanlar sana Superman lakabını takacak.

Ama sen bir süper kahraman değilsin. Herkes gibi sadece bir insansın. Ve doğrusu şu ki bu mesleğin baskısı seni bir robota dönüştürecek. Rutinin senin hapishanen olacak. Antrenmana git. Eve gel ve televizyon izle. Uyu. Ertesi gün bunların hepsini tekrarla. Kazanırsın. Kaybedersin. Bu böyle gelir gider.

Bir sabah, antrenmana gitmek için yataktan kalktığında kontrolsüz bir şekilde bacakların titreyecek. O kadar zayıf olacaksın araba bile kullanamayacaksın. İlk başta, bunun bir yorgunluk veya virüs belirtisi olduğunu düşüneceksin.  Fakat sonra işler daha da kötüye gidecek. Tek yapmak isteyeceğin şey uyumak olacak. Antrenmanda yaptığın her kurtarış sana büyük bir zül gelecek. Yedi ay boyunca hayattan keyif almakta zorlanacaksın.

Gianluigi Buffon
Fotoğraf: Claudio Villa

Böyle bir anda, durmalıyız.

Çünkü bunu 17 yaşında okurken ne düşündüğünü biliyorum.

Diyorsun ki, ‘’Bu nasıl mümkün olabilir? Mutlu biriyim, doğuştan liderim. Eğer Juventus’ta oynayıp milyonlar kazanıyorsam mutlu olmalıyım. Depresyonda olmam imkansız.’’

Tamam, sana önemli bir sorum var. Neden hayatını futbola adamaya karar verdin Gigi? Hatırlıyor musun?

Lütfen sadece Thomas N’Kono deme. Bunun daha da derinine inmen lazım. Her detayı hatırlamalısın.

Evet, 12 yaşındaydın.

1990 Dünya Kupası İtalya’da düzenlendi, evet.

İlk maç San Siro’da oynanan Arjantin – Kamerun karşılaşmasıydı, evet.

Peki sen bu maç sırasında neredeydin? Gözlerini kapat. Salonda, tek başınaydın. Neden arkadaşların orada değildi, her zamanki gibi? Hatırlayamıyorsun. Büyükannen mutfakta yemek hazırlıyordu. Hava o kadar sıcaktı ki bütün pencereleri oda daha ferah olsun diye kapatmıştı. Oda kapkaranlıktı, sadece televizyonun ışığı vardı.

Ne görüyorsun?

Tuhaf bir isim görüyorsun. KAMERUN.

Kamerun’un nerede olduğunu bilmiyorsun. Böyle bir yerin var olduğuna dair fikrin bile yoktu hatta. Elbette Arjantin ve Maradona’yı biliyorsun, ama Kamerunlu oyuncularda büyüleyici bir şey var. Hava çok sıcak, yaz güneşi var, fakat kalecileri eşofman takımı giymiş. Uzun, siyah eşofman altı. Hareket edişi, duruşu, muhteşem bıyığı. Hiç tahmin edilemeyecek şekilde kalbini kazanıyor.

Hayatında gördüğün en havalı adam.

Spiker isminin Thomas N’Kono olduğunu söylüyor.

Sonrası, sihir.

Arjantin korner kullanıyor ve Thomas çıkıp kalabalığın içinden topu 30 metre öteye doğru havada yumrukluyor. İşte bu an, hayatında ne yapmak istediğini bildiğin an.

Basit bir kaleci olmak istemiyorsun.

Bu tarza bir kaleci olmak istiyorsun.

Vahşi, cesur, özgür.

Dakikalar sonra, maçı izledikçe olduğun kişi oluyorsun. Kaderin yeniden yazılıyor. Kamerun gol atıyor ve dayanıp dayanamayacakları konusunda o kadar geriliyorsun ki fiziken bu stresle başa çıkamıyorsun. Koltuktan atlıyorsun. İkinci yarıyı televizyon başında dolanarak geçiriyorsun. Kamerun’un ikinci oyuncusu da kırmızı kart gördüğünde, maçı dinlemeye bile katlanamıyorsun.

Son beş dakikayı televizyonun arkasında çömelerek geçiriyorsun.

Fotoğrafı çeken ile ilgili bilgi bulunmuyor.

Arada bir neler olduğunu görmek için ufak bakışlar atıyorsun ve bunu tekrarlıyorsun.

Sonunda, tekrar bir bakıyorsun, Kamerunlu oyuncular kutlama yapıyor. Direkt sokağa koşuyorsun. Mahallenden iki çocuk da aynısını yapıyor. Herkes ‘’Kamerun’u gördün mü?’’ diye konuşuyor.

O gün, içinde bir kıvılcım doğuyor. Kamerun gerçek bir yer. Thomas N’Kono gerçek biri. Dünyaya Buffon’un gerçek olduğunu göstereceksin.

İşte bu yüzden futbolcu oldun. Para veya şöhret için değil. Thomas N’Kono’nun artistliği ve sitili yüzünden. Onun ruhu yüzünden.

Şunu unutmamalısın; para ve şöhret amaç değildir. Eğer ruhuna bakamıyorsan, eğer futbol dışındaki ilham verici şeyleri aramıyorsan, fenalaşacaksın.  Eğer sana bir tavsiye verebilseydim, henüz gençken etrafındakiler hakkında daha meraklı olmanı söylerdim. Kendini kurtaracaksın ve özellikle aileni birçok üzüntüden kurtaracaksın.

Kaleci olmak cesaret ister, bu doğru.

Ama cesur olmak, kibirli olmak demek değil, Gigi.

Depresyonunun derinliklerinde, ilginç ve çok güzel bir şey olacak. Bir sabah, rutinini bozup Torino’daki başka bir restoranda kahvaltı etmeye karar vereceksin. Şehirdeki başka bir yolu kullanacaksın ve bir müzenin önünden geçeceksin.

Dışarıdaki afişte CHAGALL yazacak.

Bu ismi daha önce duymuştun. Ama sanat hakkında hiçbir fikrin yok.

Yapacak işlerin var.

Yola çıkmalısın.

Sen Buffon’sun.

Ama kim bu Buffon?

Sahiden, kimsin sen?

Biliyor musun?

Fotoğraf: Daniel Ochoa de Olza

Burası mektubun en önemli noktası. O müzeye girmelisin, özellikle o gün. Hayatının en önemli kararı olacak.

Eğer o müzeye girmezsen ve hayatına bir futbolcu, Superman olarak devam edersen, duygularını bir kilerde kilitli tutmaya devam edeceksin, ruhun çürüyecek.

Fakat içeri girersen, Chagall’ın yüzlerce tablosunu göreceksin. Birçoğu sana bir şey çağrıştırmayacak. Bazıları iyi, bazıları ilginç, bazıları da sana hitap etmeyecek.

Sonra, dikkatini hemen çeken, özel bir tablo göreceksin.

Bu tablonun adı Yürüyüş.

Bir çocuğun elinden çıkmış gibi. Bir adam ve bir kadın parkta piknik yapıyorlar, ama her şey büyüleyici. Kadın havaya doğru süzülüyor, tıpkı bir melek gibi, adam ise yerde durmuş onun elini tutuyor, gülümsüyor.

Bir çocuğun rüyası gibi.

Bu tablo sana başka bir dünyadan bir şey getirecek. Sana bir çocuğun duygusunu verecek. Mutluluğun en basit halini.

Thomas N’Kono’nun topu 30 metreye yumruklayışı.

Büyükannenin sana mutfaktan seslenmesi.

Karanlıkta, televizyonun arkasına çöküp dua etmek.

Yaşlandıkça bu hisleri kolayca unutuyoruz.

Ertesi gün müzeye yine gitmelisin. Bunu yapman gerek.

Bilet gişesindeki kadın sana gülerek bakacak. ‘’Daha dün burada değil miydiniz?’’ diyecek.

Fark etmez. Tekrar içeri gir. Sanat senin için en iyi tedavi olacak. Zihnini açtığın zaman, içinde hissettiğin ağırlığın üstünden kalktığını hissedeceksin, tıpkı Chagall’ın tablosundaki kadın gibi.

Fotoğraf: Pierre-Philippe Marcou

Burada inanılmaz bir çelişki var. Bazen hayatımızın bizim için önceden yazıldığını düşünüyorum. Bir sürü açıklanamayan ve güzel şeyler birbiriyle bağlantılı görünür. Bu da onlardan biri.

Çünkü Parma’da oynarken kibrin yüzünden bir şey yapacaksın ve o üzerine yapışacak. Büyük bir maç öncesi, lider, cesur ve büyük bir karakter olduğunu göstermek için takım arkadaşlarına ve taraftarlara bir jest yapmak isteyeceksin.

Okulda, sıranın üstüne kazınmış bir cümleyi tişörtüne yazdıracaksın.

‘’Korkaklara ölüm.’’

Bunun sadece motive edici bir mesaj olduğunu düşünüyorsun.

Bunun aşırı sağcı bir slogan olduğunu bilmiyorsun.

Bu, ailenin başını ağrıtacak hatalardan biri. Ancak bu hatalar önemli, çünkü sana insan olduğunu hatırlatıyor. Sana tekrar tekrar hiçbir bok bilmediğini hatırlatacaklar dostum. Bu iyi bir şey, çünkü futbol seni özel biri olduğuna ikna edecek. Fakat hayat boyu arkadaş olacağın bir barmen veya bir elektrik teknisyeninden farklı olmadığını unutmamalısın.

İşte bu seni depresyondan kurtaracak. Özel olduğunu hatırlamak değil, herkesle aynı olduğunu hatırlamak. Bunu şimdi, 17 yaşında, idrak edemezsin ama sana şunu temin ederim ki gerçek cesaret hiç utanmadan zayıflığını göstermektir.

Hayatın bahşettiği güzellikleri hak ediyorsun Gigi. Herkes gibi. Unutma bunu.

Gianluigi Buffon
Fotoğraf: Sam Robles

Olaylar, saf ve genç olan senin göremeyeceği kadar birbiriyle bağlantılı. Tek pişmanlığım, zihnini dünyada olanlara karşı daha erken açmaman. Belki de bu sadece sensin. 41 yaşında, hala o kıvılcımı içinde hissedeceksin. Hala tatmin olmayacaksın, üzgünüm. Dünya Kupası’nı ellerinde tutmak bile bu duyguyu dindirmeyecek. Tek bir gol bile yemediğin bir sezona kadar memnun olmayacaksın.

Evet, belki de gerçekten sen hep böyle biri oldun.

Udine’de, dağda yaşayan amcanı ziyaret ettiğin ilk kışı hatırlıyor musun? Yoksa bu sadece ihtiyar bir adamın hatırlayacağı türden bir anı mı?

Dört yaşındaydın. Gece kar yağmıştı. Daha önce hiç kar görmemiştin. Sabah uyandın, camdan dışarı baktın ve rüya gibi bir şey gördün. Bütün köy beyaza bürünmüştü.

Pijamalarınla dışarıya koştun, karın ne olduğunu bilmiyordun bile. Ama hiç tereddüt etmedin. Kar yığınına baktın ve ne yaptın? Hiç düşündün mü? Hiç merak ettin mi? Montunu almak için içeriye geri döndün mü?

Hayır, kar yığınına atladın. Korkusuzca.

Büyükannen bağırıyordu: ‘’Gianluigi! Hayır! Hayır! Hayır!’’

Sırılsıklamdın, sırıtıyordun.

Bütün hafta ateşin vardı.

Ama hiç umursamadın.

Sıfır tereddüt. Direkt karın içine.

İşte sen busun.

Sen Buffon’sun.

Dünyaya var olduğunu göstereceksin.

 

https://www.theplayerstribune.com sitesindeki orijinal metin

Çeviren: EMRE SEYHAN


Bunlar da ilginizi çekebilir;

Kobe Bryant: NBA İkonu Olmak

Alphonso Davies: Şüphe Yok!

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More