Tottenham Hotspur ve Mourınho

Bu asansör nereye gidecek?

Futbolun icat edildiği 1800’lerin ikinci yarısından hemen önce insanlığın hizmetine sunulan asansör, zaman zaman bu oyunla özdeşleştirdiğimiz bir olgu. Öyle ki bulunduğu ligden sürekli düşüp çıkan takımlar için kullanılan “ligin asansör takımı” tabiri hepinizin malumu. Tottenham bu anlamda kesinlikle asansör bir takım değil ama başka bir yönüyle bu tabir Tottenham ve teknik direktörüyle örtüşüyor.

Takımları 1961 yılındaki son lig şampiyonluğunu kazandığı gün kutlamalara katılan Tottenham taraftarının büyük çoğunluğu şu an yaşamıyor. Üstelik 2008’de kazandığı Lig Kupası’ndan beri müzeye konulabilmiş herhangi bir kupası yok Tottenham’ın. Uzunca yıllar üzerlerinde taşıdıkları “İngiltere’nin köklü ama başarısız takımı” apoletinden 2010’lu yıllarda yapılan doğru hamlelerle sıyrılmayı başardılar. Önce Harry Redknapp’la kafasını kaldıran kulüp ardından göreve gelen Mauricio Pochettino ile altın dönemini yaşadı. Aslında buna altın dönem demek ne derece doğru olur tartışılır. Neticede kazanılan kupa sayısına baktığımızda 0 rakamını görüyoruz ama Arjantinli teknik adamın kulübü nereden alıp nereye getirdiğini inkar eden ayıp etmiş olur. Finalde kaybedilen Şampiyonlar Ligi sonrası kötü başlanan bir sezon ayrılıkla neticelense de Pochettino’nun yarattığı ivme ve oluşturduğu takım saman alevi gibi sönecek bir şey değildi. Nitekim böyle bir takımın emanet edildiği isim herhangi biri değil “Özel Biri”ydi.

1987 yılında 24 yaşındaki bir Portekiz alt lig oyuncusu futbolu bıraktığını açıkladığında herhalde yakınları hariç bu durumu önemseyen birilerine rastlayamazdınız. Hatta 2001 yılına girerken sadece 3 ay çalıştırdığı Benfica teknik direktörlüğü görevinden alındığında “Ne işi vardı zaten Barcelona tercümanının Benfica’da.” diyenler de olmuştur. Ancak Porto ile önce UEFA, ardından Şampiyonlar Ligi kazandığında futbolla yakından ilgilenenler, Chelsea’ye altın günlerini yaşattığında futbolu ucundan da olsa takip edenler onu tanımıştı. Inter ile Şampiyonlar Ligi şampiyonu olduğunda ise futbol ile alakası olmayan insanlar için bile artık bilindik bir figürdü Jose Mourinho. 10 yılda sıfırdan inşa ettiği kariyeriyle dünyanın en büyük kulübü Real Madrid’e hoca olduğu gün zirve yapan birinin yavaş yavaş inişine de şahitlik ettik. Her ne kadar zaman zaman farklı planlarıyla karşı koyabilse de 110 yıllık Barcelona’nın en efsane dönemine denk gelmenin şanssızlığını yaşadı. Arkasından kendi efsaneleştirdiği, yuvası gözüyle baktığı Chelsea ile denedi, o da ilki kadar şaşalı olamadı. Manchester United’ı Ferguson sonrası ayağa kaldırmaya çalıştı, eline yüzüne bulaştırdı. Nesil değiştikçe futbolcuların karakteri de farklılaşıyordu ve değişime direnen Jose’nin önceden oldurduğu şeyler artık olamıyordu.

Asansör… İki asra yakın zamandır insanları ya da bazı nesneleri dikey bir düzlemde taşıyan, enerji harcamaktan kurtaran hayatı kolaylaştıran önemli bir icat. Tek özelliği taşımak değil üstelik. Kimi dostlukların, kimi aşkların, kimi ortaklıkların başlangıç noktası. Bazen siz yukarı çıkıyorsunuzdur ama ara katların birinde duran asansöre binmek isteyen biriyle karşılaşırsınız. Kısa bir göz teması, kısa bir tereddütün ardından sizin yukarı çıktığınızı fark eden kişi naif bir özür ifadesiyle aşağıya ineceğini belirtir ve sizi yalnız bırakır. Kimi zamansa aşağıya ineceğini bildiği halde yukarı giden asansöre biner ve size eşlik eder. Çoğu kez herhangi bir durum yaşanmaz hatta o kısacık süre bile insanı sıkar. Ama dedik ya asansörde başlayan aşklar bile vardır diye kimileri o saniyeleri bir ömre taşır.

Jose Mourinho Tottenham

İşte Spurs-Jose hikayesi de geçen yıl buna benzer şekilde başladı. Aşağılardan gelip en yukarıya tırmanmaya hevesli Tottenham, en yukarıları görüp istemeden de olsa aşağıya doğru giden Jose Mourinho ile ara katta karşı karşıya geldi. Hep en büyük şampiyonluk adayı takımlarla çalışmaya alışkın biri için Tottenham ismi kimilerine hafif gelmişti ama yeniden çıkış için bir meydan okuma gerekliydi. Aslında ilk sezon performansı çok iç açıcı değildi Spurs için. 26 maçta 45 puan ve son 16 turunda Leipzig’e elenmek büyük beklenti ile girilen sezonun vasat şekilde tamamlanması anlamına geliyordu. Ancak 14. sırada havlu atmış bir halde aldığı ve kendi oluşturmadığı bir ekip için Mourinho suçlanamazdı, fazla suçlanmadı da. Zaten zirve dönemlerinde bile onun ilk yıl değil, ikinci sezonda yaptıkları olay olmuştu hep. O günlerde edindiği yüksek egosundan biraz sıyrılmış olması, kulübeden uzak kaldığı günlerde İngiliz futbolunu detaylı bir şekilde takip edip yorumlaması, yeni jenerasyon futbolcularla daha farklı bir diyalog geliştirmek gerektiğini fark etmesi Portekizli için değişimin ilk adımlarıydı. Chelsea, Manchester United ya da Real Madrid’deyken hep göz önünde olma hali ve kulüp gücüne de güvenerek söylenen sivri sözleri, Tottenham’dayken o kadar yüksek sesle duyamadık kendisinden. Bunda yeni takımının diğerleri kadar medyada yer almamasının da etkisi olabilir ama değişim adımlarından biri olduğunu söyleyebiliriz. “Sonuçta senden daha büyük kulüpler de var, senden daha gözde hocalar da. En fazla para da sende değil, en iyi kadro da.” diye düşünüp ona göre hareket etmiş olabilir.

Kadro demişken bir önceki saçma Manchester United günleriyle kıyaslandığında elinde daha iyi yoğrulabilir oyuncu grubu olduğu aşikar. İngiltere’nin Shearer‘dan beri özlemini çektiği santrafor, hem de en olgun çağında Mourinho’nun taktik tahtasının en ucunda. Kulübün bayrak adamı olma yolunda emin adımlarla ilerleyen Harry Kane, modern bir forvet oyuncusu nasıl olmalı sorusuna cevap verir nitelikte oynuyor bu sezon. Attığı gollerle kendisinin “balon” olduğunu iddia edenleri uzunca süredir susturmuştu ancak en klas orta sahalara taş çıkarır nitelikte pas ve gole dönüşen pek çok asistiyle artık başka bir seviyeye evrilmiş bir durumda. Hemen yanında “Kore’den büyük topçu mu çıkar.” diyenleri her seferinde yanıltan, son zamanlarda top class oyuncular arasına adını tırnaklarıyla kazıyan Heung-min Son takımın olmazsa olmazları arasında. Sol kanat oyuncusu olarak gittiği Real Madrid’de Ronaldo’nun gazabına uğrayarak sağ kanada evrilen Gareth Bale kiralık da olsa yuvaya döndü. Kulübün buralara gelmesinde kazandırdığı bonservis ücretinin payı yadsınamaz bir gerçek ama Real’deki son dönemlerinde kafasında futbolu bitirmiş gibi görünen Bale, Ada’da kendini bulacak mı ilerleyen Last Word On Spurs🎙 on Twitter: "🎯 Harry Kane: Four Assists And A Goal! ⚽️ Heung-Min Son: Four Goals. 🤩 Imagine Gareth Bale With Them In The Same Team. 🔥 The Best-Frontzamanlarda göreceğiz. Henüz ideal 11 oyuncusu olmaktan uzakta fakat eski Bale günlerine dönebilirse Kane ve Son ile birlikte ligin en iyi ileri üçlüsü olabilirler. Daha her an her şeyi yapabilecek potansiyeli olan ancak henüz ritmini bulamayan Lucas Moura’yı unutmamak gerekir. Zira iki sezon önceki Moura performansına Mourinho döneminde çıkamadı yıldız oyuncu ama daha maratonun başında olduğumuzun farkındayız. Daha Mourinho’nun ilk geldiği günlerde takımı üzerine inşa etmeyi düşündüğü ancak sonradan kesik attığı Dele Alli’yi saymadık bile.

Kariyerine yüksek perdeden giriş yapan Alli, henüz 24 yaşında olmasına rağmen yitip gidenler kervanına katılmak istemiyorsa Jose’nin yüksek enerji isteyen orta sahasına girmek için ekstra çabalamalı. Zira geride kalan dokuz haftada hiç vazgeçmediği Ndombele-Höjbjerg-Sissoko üçlüsüyle belli ki dinamik bir orta saha planlıyor deneyimli teknik adam. Bunda savunma hattının biraz sıkıntılı olmasının da etkisi olabilir. Kanat beklerinden yana bir sorun yok. Aurier ve yeni transfer Reguilon’un özellikle hücuma katkıları üst düzey. Üstelik Doherty ve Ben Davies gibi dönüşümlü oynadıkları yedekleri de var bu iki oyuncunun. Yani bek olarak her şey olması gerektiği gibi sorunsuz Spurs için. Ancak tandem için yeterli diyemeyiz. Kağıt üzerinde Alderweireld-Davinson Sanchez gibi dursa da Eric Dier orayı mesken edinmiş gibi. Kariyerine orta saha oyuncusu olarak başlayan Dier, stopere evrildi son iki yıldır ama ara transfer döneminde biri alınacaksa ilk hedef savunmanın göbeği  olmalı gibi görünüyor. Keza zamanında Terry, Ramos, Lucio gibi stoperlerle çalışmaya alışmış bir teknik adam için eldeki isimler çok güven verici olmasa gerek.

Onun bugünlere gelmesindeki başlıca etken olan her hattıyla mücadele eden sert takım yapısını Spurs ile kuruyor dersek yanılmayız. Her ne kadar daha köprünün altından çok sular akacak olsa da bu takım belli ki kolay kolay rakibe teslim olmayacak. Zaten Mourinho takımlarının alametifarikası olan bu durum Manchester United günlerinde bir türlü yaşanamamıştı. Real Madrid liginin çok üzerinde bir takım olduğu için sertlik değil teknik ön plana çıkmıştı ama Porto, 1. Chelsea dönemi ve Inter ile tarihe geçen Mourinho ekolü, Tottenham’da da oluşuyor diyebiliriz.

On haftada ligin en az gol yiyen takımı olup en fazla gol atan üçüncü takım olmayı başaran Tottenham, liderlik koltuğunu elinde bulunduruyor. İlk haftadaki Everton yenilgisini sezon başındaki Uefa elemeleri yorgunluğuna bağlarsak geri kalan 9 maçta yalnızca 3 beraberlik alındı ki bunların da kazanılması işten bile değildi aslında. 20 dakika dolmadan 3-0 öne geçip tarihi fark mı geliyor denilen West Ham maçını son 9 dakikada üç gol yiyerek berabere bitirmeseler, yine iç sahadaki Newcastle engeli aşıldı derken son dakika golü yenmese üst üste 8 maçını kazanmış bir Tottenham çıkabilirdi karşımıza. Her ne kadar maçlar seyircisiz oynansa da ev sahibi olarak çıkılan 5 maçta 8 puan kaybı fazla oldu. Hele ki kariyerinin ilk 10 senesinde iç saha mağlubiyeti görmeyen Mourinho önderliğindeki bir takım için bu kaybın daha büyük olduğunu söyleyebiliriz. Ama kontratağa yatkın, topu rakibe bırakmayı seven, hata kollayan bir takım için bu tarz puan kayıpları normal karşılanabilir. Çünkü bu takım kimliğine uygun olan büyük maçları şu ana kadar muazzam oynadı. Önce Old Trafford’da Manchester United’ı 6-1 ile ezip geçme, ardından geçtiğimiz hafta bu kez Manchester’ın mavi tarafına karşı alınan 2-0’lık net skor bu takımın kendisiyle eşit ya da daha güçlü rakiplere karşı nasıl oynayacağı hakkında bize ipuçları veriyor. Dün akşam da Chelsea deplasmanından golsüz beraberlikle ayrıldı Mourinho’nun ekibi.

Tottenham win on Mourinho home debut

Aralık ayı İngiltere’de meşhurdur ve bu ayda takımlar dayanıklılık testine tabi tutulur. Bu testten başarılı çıkabilen Mayıs ayında kendini zirvede bulur çoğu zaman. Ancak tarihte öyle örnekler vardır ki bu aya üst sıralarda girip kendini Ocak ayında havlu atmış halde bulanlar bile olmuştur. Hele o yılın son haftası tüm ligler tatile girmişken formalar bile kurumadan bir sonraki maça çıkılan günlere az kaldı. Tottenham için işin kötü tarafı kasım sonu itibariyle girecekleri bu süreçte dün oynadıkları Chelse maçınının ardından Arsenal, Liverpool gibi rakiplerle oynayacak olmaları. Daha Wolverhampton, Leicester, Leeds gibi underdog takımlarla oynayacakları maçları saymadık bile. Ancak az önce de bahsettiğimiz gibi bu takımın sorunu daha çok kapanan takımlara karşı. Önündeki 8 maçlık fikstürde Crystal Palace ve Fulham hariç Tottenham’a kapanarak oynayacak takım yok. Bakalım Mourinho’nun talebeleri iki Manchester takımına yaptığını uygulayıp bu zorlu süreçten başı dik ayrılabilecek mi. Arada Uefa ve Lig Kupası maçları olduğunu da düşünürsek Mourinho ile Tottenham’ın Mayıs ayında hangi kata gideceğinin kararını vereceği  hızlı bir asansöre konuk olacağız önümüzdeki günlerde. Hatta eğlence parklarındaki hız trenlerinin içinde gibi hissederek onları yakından takip etmek Premier Lig sevenlerin yeni tutkusu olacak.


Bıll Nıcholson: Bay Tottenham Hotspur

Salieri Mozart’a Karşı: Mourinho vs. Guardiola

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More