Solskjær Önderliğinde Manchester United’ı Nasıl Bir Sezon Bekliyor?

Solskjær'in geçen sezondaki performansı ve yeni sezon öncesi gerçekleşen transferler ışığında Manchester United üzerine bir değerlendirme.

Ada’nın en fazla yerel şampiyonluğu bulunan ekibi Manchester United’da Mourinho ile yolların ayrılmasının ardından kulüp efsanesi Sir Alex Ferguson’un da onayıyla, Ole Gunnar Solskjær, takvimler 19 Aralık 2018’i gösterdiğinde “geçici menajer” olarak göreve getirildi. Pogba başta olmak üzere oyuncuların son zamanlarda Mourinho ile aralarının açılması ve dolayısıyla alınan kötü sonuçlar nedeniyle Solskjær aslında bir enkazı devralmıştı. Ama Norveçli teknik adam beklentilerin çok önünde bir performansla başlamıştı yeni görevine. Fikstür avantajının da etkisiyle ligde 12 maçlık bir yenilmezlik serisi yakalanmıştı ve oynanan oyun ile Mourinho dönemi arasında dağlar kadar fark vardı. Ama daha sonrasında yaşanan sakatlıkların da etkisiyle Manchester United rüyadan uyanıyor ve ligi ilk 4’ün dışında tamamlayarak Şampiyonlar Ligi’ne doğrudan katılmaya hak kazanamıyordu.

Solskjær geçtiğimiz sezon neleri değiştirdi?

Solskjær göreve geldiğinde oyuncuların üzerindeki ölü toprağını atmış ve onlara özgürlük tanıyan, daha akıcı bir felsefe benimsemişti. Bunda şüphesiz ki eski hocası Ferguson’un da etkisi çok büyük. Pogba ve Martial başta olmak üzere özellikle hücum rotasyonunda neredeyse tüm oyuncularından verim almayı başarmıştı Solskjær. Örneğin Lukaku ilk başta ilk 11’de tercih edilmedi ama ilerleyen zamanlarda hem oyuna sonradan dahil olarak hem de ilk 11’de başlayarak takımına katkı verdi. Aynı şekilde Jesse Lingard biraz farklı bir rolde kullanıldı ve özellikle topu taşımada takımı için önemli bir oyuncu haline geldi. Bu konuda tek istisna ise Alexis Sanchez. Ligin en fazla maaş kazanan oyuncusu olan Şilili’nin Arsenal sonrası kariyeri Solskjær döneminde de büyük bir hayal kırıklığı olmaya devam etti.

Solskjær oyunculardan verim alma konusundaki başarısını yakalarken oldukça esnek dizilişler kullanmıştı. Örneğin bir süre boyunca aslen iki kenar oyuncusu olan Martial ve Rashford en uçta görev yaptılar. Süratleriyle öne çıkan ikili, arkalarındaki Lingard’ın da onlara katılmasıyla takımın rakip sahada oldukça geniş bir dizilişe geçmesine olanak sağlıyordu. Bu durum doğal olarak rakip defansın da boşluklar vermesini sağlıyor ve geriden gelen Pogba-Lingard ikilisi için alan açmış oluyordu. Özetlemek gerekirse, Mourinho zamanında birinci önceliği gol yememek olan takım, Solskjær sonrası çok daha serbest ve hücuma dönük bir oyun oynamaya başlamıştı.

 

*Manchester United bu oyuncularla maça çıktığında oldukça hareketli bir hücum hattına sahip oluyordu. Oyuncuların kağıt üstündeki pozisyonlarını net olarak göstermek bile zor bir hal almıştı. Hatta takım kimilerine göre  Lingard’ın sahte 9 benzeri rolde kullanıldığı bir 4-3-3; kimilerine göre de Lingard’ın daha serbest bir rolde oynadığı baklava 4-4-2 dizilimi ile oynuyordu.*

 

 

 

 

Ancak kısa sürede yaşanan bu mucizevi değişim sezon sonuna kadar sürmedi. Birçok oyuncusunu sakatlığa kurban veren Kırmızı Şeytanlar, art arda puan kayıpları yaşadı ve ligi 6. sırada bitirdi. Her ne kadar göreve ilk geldiğinde takıma taktiksel olarak bir çeşitlilik yaratmayı başarmış olsa da, elit takımlarla kıyaslama yapacak olursak ben hala Solskjær’in bu açıdan tam anlamıyla yeterli olduğunu düşünmüyorum. Şampiyonlar Ligi son 16 turunda bunca eksik oyuncuya rağmen Paris Saint-Germain’i elemeyi başarmışlardı ama özellikle ilk maça bakarsak bahsettiğim taktiksel boyutu daha rahat görebiliriz. Thomas Tuchel, maça asıl mevkisi stoper olan Marquinhos’u orta sahada Pogba’yı birebir marke etmesi için görevlendirmişti. Bu durum Manchester United’ın orta alanda tüm yaratıcılığını sıfırlamıştı ve Solskjær de maç içinde ne bunu önleyecek bir hamlede bulundu ne de bir B planını devreye sokabildi. Bu maçta Tuchel’in hem ana planında hem de oyuna müdahale hususunda bariz bir üstünlüğü vardı.

Bahsettiğim gibi, sezon boyunca birçok önemli oyuncusu sakatlıklarla boğuştu Manchester United’ın.  Bu konu da aslında Solskjær’in eleştirildiği bir diğer noktaydı. Norveçli teknik adamın sezon içerisinde kullandığı yoğun antrenman programının bu sakatlıklara neden olduğu söyleniyordu. İngiltere’deki oldukça yoğun fikstürü de düşünürsek Solskjær’in yeni sezonda dikkat etmesi gereken en önemli konulardan biri de bahse geçen bu antrenman mevzusu.

2019-2020 sezonu öncesi transferde yaşanan hareketlilikler

Her ne olursa olsun uzun vadede hak ettiği şansa kavuşan Solskjær, yönetimle birlikte yeni sezon öncesi çalışmalarına başladı. Crystal Palace’dan genç sağ bek Aaron Wan-Bissaka ve Swansea’den wonderkid kenar oyuncusu Daniel James kadroya katıldı. Özellikle Wan-Bissaka’nın ilk 11 için oldukça önemli bir transfer olduğu ortada. Valencia’nın takımdan ayrılması ve Young’un hem ilerleyen yaşı hem de yetersiz performansı bu bölgeye transferi mecbur kılıyordu. United’ın Neville’den sonra sağ bekte bir türlü istikrarı sağlayamadığı da hesaba katılınca böyle bir yatırım yapılması oldukça normal karşılanabilir. Wan-Bissaka’nın özellikle sürati ve defansif anlamda birebir pozisyonlardaki beceresi ile fazlasıyla fark yaratacağını düşünüyorum.

Bir zamanların en pahalı oyuncusu Paul Pogba’nın geleceği hala belirsizliğini koruyor.

Pogba da Solskjær ile birlikte United kariyerinin en parlak dönemini geçirdi. Mourinho döneminde savunma önünde oynamasından ve defansif yükümlülüklerinin de olmasından ötürü etkisiz bir sezon geçiriyordu Fransız orta saha. Ama Ole’nin en büyük başarılarından biri de orta saha kurgusunu Pogba üzerinden şekillendirip oyuncuya fazlasıyla serbest bir rol vermesiydi. Pogba, özellikle skor katkısıyla öne çıkarak sezonun en iyi 11’ine seçilmeyi başardı. Ama onun da takımdaki geleceği hala belirsizlik taşıyor. Şimdiye kadar resmi bir gelişme olmasa da oyuncunun transfer sezonu başından beri Real Madrid veya Juventus’a gideceği iddiaları dolaşıyor. Yerini doldurmak için en kuvvetli aday ise Lazio’da özellikle son iki sezonluk performansıyla adından sıkça söz ettiren Sergej Milinkovic-Savic. Kuvvetli fiziği ve şut tehdidiyle öne çıkan Sırp oyuncu, aynı Pogba gibi biraz serbestlik isteyen bir profilde. Aslında Pogba’nın ikamesi olarak değil de yanına düşünülse, Matic-Pogba-Savic ile harika bir üçlüye sahip olabilir United. Savic hem oyun tarzıyla hem de skor katkısıyla Pogba’nın üzerinde yükü hafifletir ve onun da saha içindeki özgürlüğünü arttırmış olurdu. Ama ben Pogba’nın kalmasını daha yüksek ihtimal olarak görüyorum, United da Pogba’nın marka değerinden faydalanarak elinde bir süperstar oyuncu tutmak isteyecektir diye düşünüyorum.

United’ın yıllardır en çok sıkıntı yaşadığı bir diğer bölge de şüphesiz ki defansın göbeği. Bu bölge için son zamanlarda İngiltere Milli Takımı’nın da değişilmez oyuncularından biri haline gelen Leicester City’li Harry Maguire’ın ismi geçiyor. Oyuncu defansif meziyetlerine ek olarak gerek ortalama üstü ayak kalitesi gerek de hava toplarındaki becerisi ile bu seviyede oynamayı hak ediyor bana kalırsa, ama istenen 80 Milyon Pound’luk bonservis bedeli oyuncunun talipleri olan iki Manchester devini de bir adım geri çekilmeye zorluyor. Takımın önemli hücum alternatiflerinden Romelu Lukaku’nun da adı Inter ile sıkça anılıyor. Inter’in yeni hocası Conte, Lukaku’yu Chelsea dönemindeyken de fazlasıyla istemişti ve basına göre bu transferin gerçekleşmesi gayet olası gözüküyor. Geçtiğimiz günlerde Sevilla’lı Ben Yedder ile anlaşıldığı iddia edilmişti ancak henüz resmileşen bir şey olmadı. Ki oyuncunun Sevilla kampına katıldığında fazla kiloları nedeniyle gündeme gelmesinden sonra tamamen rafa kaldırılmış da olabilir.

Sözün özü, Manchester United cephesinde kadroda büyük bir revizyona gidilmesi bekleniyordu ama  şimdilik yalnızca Wan-Bissaka ve  Daniel James’in transferleri resmileşti. Stoper, orta saha ve forvet bölgelerine transferin kesinlikle şart olduğunu düşünüyorum, ama şimdiki haliyle şu şekilde bir kadro görmeyi bekleyebiliriz:

*Bir sezon önce önemli bir bonservis ücreti ödenerek kadroya katılan Fred, Premier League’deki ilk sezonunda beklentilerin gerisinde kaldı. Ama kendini bulması halinde pas kalitesiyle fark yaratacak ve Pogba, veya gelirse Savic’in de, yükünü azaltacaktır.*

 

Solskjær’in bu görevi aslında Chelsea & Lampard birlikteliği için de yol gösterici oldu.

Premier League son yıllarda teknik adam kalitesi açısından tepeye ulaşmış olsa da Solskjær ile birlikte farklı bir yapılanma modelinin de başladığını görüyoruz. Chelsea’nin Frank Lampard’ı menajerllik görevine getirmesi, Cech’in yönetimde yer bulması, Arsenal’in de benzer şekilde eski oyuncusu Fredrik Ljungberg’i genç oyuncularla çalışması için görevlendirmesi bu yeni modelin örnekleri. “Camialarının evlatları” olarak görülebilecek oyuncular takımlarının kurtarıcısı olarak görüldü. Tabi ki Mourinho ve Sarri’nin yerine gelen bu iki isimden en azından şu aşamada taktik anlamda üst düzey şeyler beklemek haksızlık olur. Ama yukarıda da bahsettiğim gibi Solskjær’in özellikle göreve ilk geldiği zaman takımda oluşan olumlu atmosfere bakarsak Ferguson döneminin izlerini kolayca görebiliyoruz. Benzer bir etkiyi de Mourinho’nun Chelsea zamanından öğrencisi Lampard’da göreceğimizi düşünüyorum. Dediğim gibi, bu teknik adam değişikliklerin saha içinde taktiksel açıdan bir gerileme olarak görülmesi de gayet mümkün ancak hem Lampard’ın hem de Solskjær’in oyunculuk döneminde futbola yön vermiş teknik adamlarla çalışmış olmaları ve o teknik adamların bu iki isim üzerindeki etkilerini görmemiz açısından ise ayrı bir heyecan uyandırıyor bu tarz birliktelikler.

Manchester United hakkındaki bir diğer yazımız Münih Hava Faciası’nı okumak için tıklayınız.

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More