Real Madrıd: Olağan Gelen Olağanüstülük

Real Madrid’in bana göre underrated kalan 2011/12 sezonu ve o efsanevi şampiyonluğa kadarki sürecinin hikayesi.

”Farklı yerlerde şampiyonluklar yaşadım. La Liga’da aldığımız bu şampiyonluğun daha zor kazanıldığını söyleyebilirim. Artık kutlama zamanı. Tüm oyuncularım bunu hak etti.”

jose Mourinho

Real Madrid, geçtiğimiz günlerde Villareal’i mağlup ederek ligin bitimine 1 hafta kala 2019/20 sezonu şampiyonluğunu garantiledi. Birçoğuna göre bu şampiyonluğun kazanılma nedeni Barcelona’nın camia içi karışıklığı ve Simeone Atletico’sunun yarışmacı bir sezon geçirememiş olmasıydı. Çünkü bu ligi çılgınca takip edenlerin de fark edeceği gibi dominant bir şampiyonluk olmadı. Yanlış anlaşılmasın! Dominant olmaması hak edilmediği anlamına gelmez. Benzema, Modric, Ramos gibi yıldız isimler belki de son barutlarını atmıştı. Bu tecrübeli yıldızların yanında Valverde, Casemiro, Carvajal ve Varane gibi nüveler ise şampiyonluk yürüyüşünde önemli role sahip diğer oyuncular olarak sayılabilirdi. Her ne kadar rakiplerin formsuzluğundan kaynaklandığını vurgulasam da Zizou’nun Ronaldo sonrası dönemde fazla vakit kaybetmeden bir şampiyonluk alması takdire şayan. Ancak benim konum 19/20 sezonu değil. Bu şampiyonluğun tam zıttı olduğunu düşündüğüm, pragmatiklikten ziyade güçlü bir kontra oyunu ve bol gol ile gelen tarihin en dominant şampiyonluklarından 11/12 sezonu…

Süreç

Son şampiyonluk, Ramon Calderon başkanlığında ve Bernd Schuster teknik direktörlüğündeki 2007/08 sezonunda kazanılmıştı. Yerel liginde bu kadar güçlü ve hakim bir camianın şampiyonluktan uzak 4. sezonuna girmesi, şampiyonluk dışında bir sonucun başarı kıstası olmaması anlamına geliyordu. Şampiyonlar Ligi zaferinin en son 2000’lerin başında gelmesi de bir başka mücadeleyi zorunlu kılıyordu.

Barcelona, Frank Rijkaard döneminde ekilen tohumların ürünlerini Guardiola ile toplamaya başlamıştı. Burayı böyle basit geçmek de istemem. 2008/09 sezonunda 6 kupayı birden müzesine götüren Katalonya temsilcisi için artık La Liga şampiyonlukları garanti görülmeye başlanmış, katıldığı herhangi bir organizasyonda kupaya ulaşamadığında ‘başarısız’ olarak nitelendirilme talihsizliğini yaşamaya başlamışlardı. Kusursuza yakın Barcelona takımında Xavi-Messi-Iniesta üçlüsüne yıllar içinde Dani Alves, David Villa gibi lig içerisinden eklemeler yapılmıştı. La Masia’da boş durmayıp Busquets, Thiago, Tello, Pedro gibi önemli parçalar yetiştirdi. Bunun dışında geri kalan altyapı ürünleri Valdes, Pique, Puyol gibi isimler de takımda önemli rol oynuyorlardı. Barca, 2010/11 sezonunda 92 puan toplamayı başaran Real Madrid’e bile en az 2 maçlık puan farkı atabilen bir takımdı ve bu sezona da Şampiyonlar Ligi Şampiyonu apoletiyle başlamaktaydı. Mutlak favori Barcelona’ydı.

Real Madrid’in efsane sezonuna gelirken yaptıklarına bakalım bir de. 2008/09 sezonunda kabul edilemez bir sezonu geride bırakan kraliyet temsilcisi, 2000’lerin başında Los Galacticos’u oluşturan başkan olarak adlandırılan Florentino Perez’e güvenmeyi seçti. 2009/10 sezonu transfer döneminde bir başka yıldızlar karmasını oluşturmak için kolları sıvayan Perez, Barcelona’yı geçmenin şifresinin rekor bedellerle yıldız isim transfer etmek olduğunu savundu. Buradan romantik şekilde bunun aksi konuşup “başarı altyapıdan çıkarılan gençlerle geldi!!!” demek isterdim ama günün sonunda haklı çıkan Perez oldu. Cristiano Ronaldo, Kaka, Benzema, Xabi Alonso, Raul Albiol, Esteban Granero gibi isimlere rekor bedeller ödenirken, Robben, Sneijder ve Huntelaar takımdan ayrıldı. Ruud Van Nistelrooy transferinde olduğu gibi transfer ettiği Hollandalılardan beklediğini bulamayan Beyazlar için ‘turuncu’ bir hayal kırıklığı yaşandı.

Real Madrid, Ronaldo için United’a 100 milyon euro civarında bir bonservis ödemişti.

2010/11 sezonuna girerken Perez macera aramadı. 2009/10 sezonunda Inter tarihindeki ilk ve tek Treble’yi* başaran Portekizli menajer Jose Mourinho için dünyanın en büyük kulübüne gelmenin tam da zamanıydı. Aslında bakarsanız bu hikayede Manuel Pellegrini’nin de bir parça hakkının yendiğini düşünüyorum. 2009/10 sezonunda 96 puan toplayan Pellegrini’nin Madrid’i, Şampiyonlar Ligi’ne son 16 turunda Lyon’a elenerek veda etmiş, Kral Kupası’na ise 4. turda Alcorcon’a 4–0 gibi ağır bir mağlubiyet alarak ‘bay bay’ demişti. Yine de ben yeni Los Galacticos’un bu şampiyonluğunda Pellegrini’nin de çok küçük bir pay sahibi olduğu kanısındayım. Ancak işleri bir adım öteye taşımak zorundalardı. Mourinho, Barcelona’nın nasıl mağlup edileceğini bulmuştu, en azından öyle düşünülüyordu.

2010/11 sezonunda yenilik hareketlerine başlanmıştı. Bu hareketler sonucu Perez’in de kulüp üzerindeki vasfı biraz azalmıştı. Mourinho, transfer politikasını tamamen kendi belirledi ve başkanın kulüp üzerindeki söz hakkı bir parça törpülendi. Önce, Jorge Valdano kulüpten aforoz edildi. Nedeni; Jose’nin bir sportif direktörden rahatsız olmasıydı. Portekizli teknik adam o dönem o kadar büyük bir itibar sahibiydi ki, “İşlerime burnumu sokmasını istemiyorum.” cümlesinin ardından Perez, Valdano’yu bir kalemde siliverdi. Perez artık yıldız oyuncuların peşinde koşan başkan değil, hoca isteği doğrultusunda doğru hamleler yapan bir yöneticiydi. Özil, Di Maria, Khedira gibi Dünya Kupası’nda göze çarpan isimlerden ziyade, kariyeri çalkantıda olan Adebayor’u kiralamak, geleceğe yatırım hamlesi olarak görülen Nuri, Coentrao, Varane gibi isimleri almak tabii ki Portekizlinin fikriydi.

Büyük Yenilgi Büyük Zaferleri Tetikler

2010/11 sezonunu yalnızca 4 mağlubiyet alarak 92 puanla 2. bitiren Madrid, Mou ile ilk sezonunda ışık saçsa bile Barcelona efsanesinin gölgesinden kurtulamadı. Sezona, Kasım ayına kadar 12 maçta yalnızca 4 puan kaybederek getiren Beyazlar, Kasım 29’da Nou Camp’a konuk oluyordu. Bu maçta gergin ve oldukça keskin bir hava hakimdi. Barcelona, Mourinho’ya karşı intikamını almak için uzun süredir beklemedeydi, fakat bu biraz ağır oldu. 5–0’lık mağlubiyet Mourinho’nun günümüzde bile en ağır mağlubiyeti olarak kabul ediliyor.

Bütün oyuncularımla maç sonunda 1 dakikalık bir konuşma yaptım. Şampiyonluk şansımızın, sezonun bitmediğini, kim bilir belki de tekrar bu noktaya gelebileceğimizi söyledim. Geçen sene Inter mağlubiyetinden sonra buradan Şampiyonlar Ligi finaline çıktık. Buradan geri gelmeyeceğimizi kim söyleyebilir? Önemli maçları kazandığınız zaman ağlamak için sebebiniz vardır; mutluluktan ağlarsınız. Bugünkü gibi 5 gol yerseniz ağlayamazsınız. Bir sonraki maç için çalışmalısınız. Ben önümüzdeki maçın cumartesi değil, yarın oynanmasını isterdim.

Jose Mourinho

Bu mağlubiyet bir takım değişiklikleri zorunlu kıldı. Barcelona maçlarında Mou’nun Busquets-Xavi-Iniesta bağlantısını bozması gerekiyordu. Bunun sonucunda Pepe, orta sahanın ortasında monte edildi. Bu oyuncuları durdurmanın çözümü de ister istemez sertlik içermekteydi. Pepe’de kendisine verilen görevi başarıyla tamamladı. Kral Kupası finalinde Arbeloa-Ramos-Carvalho-Marcelo defans hattının önünde Pepe-Khedira-Alonso üçlüsü ile gayet başarılı bir savunma ortaya konmuş, Ronaldo’nun golüyle kupa başkente getirilmişti. Bu galibiyet, büyük bir kırılmaydı.

2011/12

Tamamen saha içine odaklanılması gereken sezonda hesapta olmayan başka bir kriz de forma tanıtımlarından sonra geldi. Real Madrid tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir kırmızı forma meydana çıktı. Yıllar geçtikte forma sponsorlarının alternatif formalarda sıra dışı renkler kullandıklarına alışsak da, 2011 yılında Real Madrid taraftarı bu yeniliğe tepki ile başlıyordu sezona. Daha sonradan bu kırmızı forma, Sevilla deplasmanında 6 gol atıp krtik virajlardan biri olan Rayo Vallecano deplasmanında Ronaldo topuğuyla 3 puanı kazanınca, ön yargılar da kırılmış oldu. Saha dışı faktörleri ve gelişme sürecini tamamladığımıza göre, sezon özelini incelemeye geri dönelim.

Mourinho Real Madrid’i denince aklıma doğrudan Ajax’a atılan kontratak golü gelir. Meraklısı hemen dünyanın en iyi kontratak golleri videosuna girip gol ile karşılaşacaktır. Barcelona gibi topa sahip olup sadece paslarla kalenin içine girmeyi hedefleyen bir futbol kültürüne oluşturulan bir antitezdi 2011/12 Real Madrid’i.

Mou’nun birçok ekibinde olduğu gibi burada da tercihi 4–2–3–1 oluyordu. Takım kaptığı topları vakit kaybetmeden ileri oynayarak rakipleri hazırlıksız yakalamak üzerine kurulmuştu. Özil ve Di Maria fırsatları üretiyor, Benzema, Higuain ve Ronaldo üçlüsü golleri atıyordu. Bunun sonucunda sezon sonu gol hanelerinde yazan sayılar dudak uçuklatıcıydı; Ronaldo 46, Higuain 22, Benzema 21. Ozil ve Benzema sezon boyunca sık sık kenarlara açılarak Ronaldo’ya pozisyon açıyorlardı. Higuain, Ronaldo ve Benzema ile oynadığında biraz daha saha içi sıkışıklık yaşanıyordu ancak bu asla bir skor kısırlığı yaratmazdı, çünkü üçü de üst düzey bitiriciydiler.

Alternatif taktik ise klasik 4–3–3 olarak gözümüze çarpıyordu. Ancak bunun pek başarılı olduğu söylenemezdi. Kimi zaman Pepe orta saha sertliğini arttırmak için ekleniyor, kimi zamanda Lassana Diarra daha üst düzey bir pasör olduğu için kendisine şans buluyordu. Bu taktik ile Kral Kupası’nda Barca’ya elenildi, 17. sıradaki Villareal ile berabere kalındı, Valencia ve Malaga maçları çok zor galibiyetlerle tamamlandı. Las, Xabi, Sami üçlüsü, takımın yapısına hizmet eden türde bir üçlü değildi.

Savunma kısmı tamamen hızlı oyunculardan, kontratak futboluna uygun olarak oluşturuldu. Sezonun belli bir bölümünde Ramos’un pozisyon hatalarından homurdanmalar iyice artıp kendisinin sağ beke dönmesi beklenilse de, Mou sağ bekte Arbeloa’yı değiştirmedi. Şüphesiz bu savunma hattının başarılı gözükmesinde Khedira-Xabi ikilisinin de parmağı var. Sami biraz daha defans toplayıcı görev görürken Xabi de herhangi bir zaaf yaratmamasının yanı sıra, kimi zaman milimetrik uzun paslarıyla maç kilidini çözen oyuncu oluyordu.

Rakiplere göz atarsak, Barcelona sezona başlarken kadronun genelini muhafaza etmeyi başarmıştı. Xavi, Puyol, Abidal gibi ilk 11 oyuncularının bir yaş daha atmaları dezavantaj oluşturan yegane durumdu. Arsenal’in kaptanı olan La Masia çıkışlı Fabregas’a sonunda yeniden kavuşan Barca, Udinese’de dikkat çeken Alexis’i de kadroya katmıştı. Atletico ise şampiyon kadrosunu yavaş yavaş oluşturmaya başlamıştı. Aguero’yu City’e kaptıran Atletico, boşluğu Uefa Kupası gol kralı Falcao ile doldurdu. Zaragoza’dan Gabi ve Galatasaray’dan Arda da diğer anahtar hamlelerdi.

İspanya’da çalıştığı ilk sezonda aldığı saygı duyulan ikinciliğin ardından Mou işleri bir adım öteye götürmekte kararlıydı. Sezon başında oynanan ve çekişme seviyesinin iyice arttığı İspanya Süper Kupası’nda Barca, genel skorda 5–4 kazanıp kupayı kazanmıştı ancak bu yıllar sonra ne kadar hatırlanır bilemiyorum. 2011/12 İspanya Süper Kupası, saha içinde oynanan oyundan ve skorlardan çok Marcelo’nun kırmızısı ardından yaşanan olaylarla hatırlanıyor. Burayı dahada detaylandırmak gerekirse, yıllar sonra hala hatırlanan olay Marcelo kırmızısından çok, ardından çıkan arbedede Mourinho’nun gözüne Pep’in yardımcısı Tito Vilanova’yı kestirip yanağından makas almaya çalışmasıydı. Bunun doğru bir hareket olmadığı konusunda mutabıkız, Tito da karşılığını verince işler iyice karışmıştı. Kaosseverler çıldırmış, futbolseverler ise derin bir ‘of’ çekip ‘yine mi?’ diye sorgulamaya başlamıştı.

Bir teknik adam her hafta istediği şekilde konuşmamalı ve kendisine soru soran birine saldırmamalı. Mourinho hiçbir zaman futbol konuşmayan bir futbol adamı. Ben bu durumdan hoşlanmıyorum.

Tito Vilanova (Kasım 2010, La Vanguardia röportajından)

Sezona Zaragoza deplasmanında alınan 6 gollük galibiyetle başlandı. Ronaldo ise hanesine tamı tamına 3 gol yazdırmayı bilmişti. 2. haftada 4–2’lik galibiyetle Madrid Derbisi’nde, dünyaca ünlü fast food zincirinin sponsorluğuyla dikkat çeken Getafe mağlup edildi.

Sezon boyunca yalnızca 2 mağlubiyet alan Beyazlar, bunlardan ilkini ligin henüz 3. haftasında Levante deplasmanında alıyorlardı. Khedira’nın oyundan atıldığı maçta Real, etkisiz bir hücum performansı göstermesinin sonucu 1–0 kaybetti. Bu mağlubiyet, erken havaya girmenin de önlemini alması açısından hayırlı olmuş muydu bilemeyiz, ancak herkesi hizaya soktuğu kesin. Bu mağlubiyeti, 2010/11 sezonunda Barca’nın Hercules’e karşı aldığı mağlubiyete benzetiyorum. İki takımın da sezonları, bu mağlubiyetlerden sonra uçuşa geçti. Levante maçının ardından basının karşısına geçen Mou ise, mağlubiyetin Khedira’nın gördüğü anlamsız kart yüzünden geldiğini vurgulayarak Khedira özelinde tüm oyunculara mesajını yollamıştı.

Eylül’den Aralık ayına kadar yalnızca 2 puan kaybedildi. O da 4. haftada oynanan Racing maçındaydı. Yani mükemmel makinenin yapım aşamasında olan aksaklıklar olarak yorumlanabilir. 3 aylık galibiyet sürecinde zorlu Malaga, Sociedad, Valencia gibi deplasmanlarda mevcuttu. Tarihler 11 Aralık 2011’i gösterirken tüm dünyanın beklediği o fikstür gelmişti; Real Madrid, Barnebeu’da Barca’yı ağırlıyordu.

Önceki yıllarda taraftarın takımdan beklediği ve görmek istediği hücum futbolu tercih edilmiş, bunun sonucunda 2–6, 5–0 gibi kabul edilemez sonuçlar ortaya çıkmıştı. Bu maça gelinirken ‘Ne olursa, nasıl olursa olsun, yeter ki galibiyet olsun!’ düşüncesindeydiler. Gerginlik seviyesinin yalnızca saha içinde kaldığı maçta Barca, geriden gelip Real Madrid’i 1–3 mağlup ediyordu. Böylelikle Barca, El Clasico kaybetmeme serisini 6 maça çıkardı. Real, yine başaramıyordu.

Bu maçın ardından Barca, beklenmedik puan kayıpları yaşadı. Beklenmedik dediysem, öyle mağlubiyet dolu tablo falan değil. Barcelona Derbisi’nde Espnayol’a ve deplasmanda Villarreal’e ikişer puan kaybederek 21 Nisan’da oynanacak olan büyük maça geldi. Real kanadı ise, El Clasico mağlubiyeti ardından kırılma yaşamadı. Sezonun geri kalanında başka mağlubiyet görmezken Sevilla, Mallorca, Vallecano, Betis gibi önemli deplasmanlardan çok zor üç puanlar çıkarmayı bildi. Özellikle Vallecano deplasmanı tam bir kabustu. Kutu gibi bir stadyumda yoğun güneşli bir havada oynanan maçta Ronaldo o saçma sapan topuk golünü yaratmasa o maç nasıl kazanılırdı bilemiyorum!

Ronaldo o sezon La Liga’da 38 maçta 46 gol atmıştı.

Mou’nun Madrid’i, liderlik koltuğunu iyiden iyiye sevmişti. Puan farkı bir dönem 10’a kadar yükseldi. Barca maçlarını kazanıyor, bunun rakipleri karşısında bir stres yaratmasını bekliyordu ancak Real, bazen sürpriz isimlerin de ön plana çıktığı maçları birer birer kazanarak hedefe ilerlemekteydi. Örneğin Mallorca maçında 1–0’dan geri dönülürken galibiyet golü 84’te Callejon’dan geldi. Bu pek sık rastlanan bir tablo değildi. Real’in bu tökezlememe durumu, Barca’nın da konsantrasyonunu etkilemedi. İspanyol futbolunun iki demirbaşı, birbirleriyle çarpışmaya hazırlanıyordu.

Kışı sorunsuz geçen Los Blancos, bahar aylarına girilmeye başlandığında beklenmedik sonuçlar almaya başladı. Zorlu Betis deplasmanında yoğun efor harcanarak alınan 2–3’lük galibiyet, etkisini bir hafta sonra Malaga karşısında gösterdi. Barnebeu’da eski dost Pellegrini’nin takımı, 90. dakikada Cazorla’nın frikikiyle skoru eşitliyordu. 1–1. Ertesi hafta adres, Barca’nın da puan bıraktığı El Madrigal’dı. Skor değişmedi. Aradaki fark böylelikle 6’ya kadar geriledi. Mart ayının geri kalanını farklı galibiyetler ile bitiren Madrid’e son çelme de Valencia’dan geldi. Bu beraberlik, Madrid ekibinin şampiyonluğu Camp Nou’da kutlama hayallerini de suya düşürüyordu.

21 Nisan 2012 sabahı uyandığımızda La Liga’da Real Madrid ile Barcelona arasındaki puan farkı yalnızca 4’tü. Barca, galibiyet serisine devam etmesi halinde farkı 1’e indirecekti. Bu maçtan bir önceki deplasmanda da aynı baskıları yaşayan Real, Vicente Calderon’dan 4 gollü dikkat çekici bir galibiyetle ayrıldı. Tüm sezon boyunca golleriyle camiayı şampiyonluğa adım adım yaklaştıran Cristiano, Courtois’ya acımamıştı ve belli periyotlarla açılıp izlenmesi, hatırlanması gereken goller atmıştı. Artık Real maçları için hafta sonları Ntv Spor başına geçen bizler, spektaküler bir gol atıp sağ baldırındaki kasları gösteren Cristiano’ya alışmış haldeydik. Bazılarımız sadece bunu görmek için uykusuz kalıyordu, başta ben!

Pep Guardiola, Madrid maçına çıkarken bazı as takım oyuncularını dinlendirme kararı aldı. Savunmada Pique, orta alanda ise Fabregas yedek kulübesindeydi. Bunun nedeni, Chelsea ile 24 Nisan’da oynanacak olan Şampiyonlar Ligi yarı final mücadelesiydi. Pep, elindeki as takımının bu zorlu fikstürden çıkamayacağını düşünmüş olsa gerek ki, bence La Liga’yı feda etmekten kaçınmadı. Kazansa bile Real’in sonraki haftalarda puan bırakmayacağını düşünmüş de olabilir, veyahut Pique ve Fabergas’sız bile Real’i yeneceğini…

Maça iki taraf da birbirlerini test ederek başladı. Barcelona kendisinden beklenen baskılı başlangıcı yapamayınca konuk ekip kendisini hissettirecek tehlikeler yaratıyordu. Gol de geç gelmeden geldi. Kullanılan kornerde topu uzaklaştıramayan Puyol, Khedira’nın araya girmesini engelleyemedi ve skor 0–1 oldu. Golün ardından, özellikle ikinci yarıda bulunan net pozisyonlar, başta Cristian Tello olmak üzere değerlendirilemedi. Bu denli genç ve tecrübesiz biri için bu maç çok fazlaydı. Alexis, Xavi yerine 69. dakikada oyuna girdikten 1 dakika sonra durumu eşitledi.

Yıllardır bir El Clasico zaferinden uzak olan Real için beraberlik de gayet ideal bir sonuç olabilirdi. Ancak beraberliğe yetinmeyen birileri muhakkak bir yerlerde kendi zamanlarını bekliyordur.

‘Dünyanın en pahalı futbolcusu’ unvanı, 2–3 maç golsüz kaldığı zaman kendisini hatırlatan korkunç bir unvana dönüşüyordu. Tarihin en iyi Manchester United’ı sayılabilecek kadrolardan birinde en önemli parçayken, İngiltere’de bulunan dişli rakiplerin seviyesi Barcelona’nın seviyesinde değilken ve şampiyonluk serisi muhtemelken, tam da bu gibi anlardan dolayı gelmişti buraya. Barca&Messi hegemonyasının durdurulması gerekiyordu. Birisinin artık Real Madrid’i tekrar Barcelona’nın önüne geçirmesi gerekiyordu. Özil’in pasında savunma arkasına hareketlendi, Valdes’i geçer gibi dribblinge devam ederken bir anda dar açıdan şutu çıkardı. Real Madrid, stres dolu maçı 1–2 kazanarak kupanın bir ucundan tutmuştu artık. Pep de bunu farkındaydı. Bize ise yıllar sonra hala o günkü etkisini koruyan “Calm Down” sevinci kaldı. Ne mutlu bize!

Real Madrid’i hem bu maçı kazandıkları, hem de bu sene La Liga’yı kazandıkları için tebrik etmemiz gerekiyor.

Pep Guardiola (Nisan 2012)

Kaptan Casillas ise bu zaferin övgülerini tüm takımın hak ettiğini savunmuştu. Bence de haklıydı.

Takım olarak oynadık. Cristiano harika bir iş yaptı ancak tüm 11 mükemmeldi. Eşitliği yakaladıklarında acı çekmiş olmamıza rağmen başından sonuna iyi mücadele ettik. Bunun sonucunda cevabımızı verdik ve kazandık.

Iker Casillas (Nisan 2012)

Los Blancos ligde geri kalan maçlarda hata yapmadı. San Mames’de ezici bir oyunla gelen Bilbao galibiyeti, matematiğin de kupanın sahibini açıkladığı maçtı. Cibeles Meydanı sonuna kadar hak edilmişti. Bilbao maçının ardından sahanın ortasında yapılan kutlama da ikonik anların arasına kendisini yazdırıyordu.

Kulüp bu şampiyonluğa ihtiyaç duyuyordu. Bayern’e karşı atılan penaltılar daha başarılı olsa belki Şampiyonlar Ligi de kazanılacaktı, Kral Kupası’nda Barca eşleşmesi bu kadar erken olmasa belki orada da sonuca gidilecekti. 3 kulvarda kazanılan 1 kupa bunun abartılan bir sezon olduğu yanılgısına sürükleyebilir. Ancak günümüzde City, Liverpool, Bayern gibi ekiplerden alışık olduğumuz 100 puan istatistikleri, 100+ gol sayıları, aylar süren galibiyet serileri belki de modern futbola bu takımlar ile taşındı. Klopp’un Liverpoolu, iki sezondur şampiyonluk kupası için tüm maçlarını kazanmak zorunda olduğu bir durumda buldu kendisini . Tıpkı Mourinho Madrid’inin 2012’de kendini bulduğu durum gibi. İkisinin de doğrudan rakibinin Pep olması da nasıl bir teknik direktör efsanesine sahip olduğumuzu gözler önüne seriyor.

Yazının sonuna gelirken sene sonunda ortaya çıkan istatistiklerden bazılarını paylaşmak isterim: atılan gol 121, puan 100, averaj 100 ( bu hakikaten çılgınlık ), 32 galibiyet ( 16’sı deplasmanda ). Bu takımın bu dönemde daha fazla hatırlanması gerekiyor. Sahi, yoksa Mourinho cidden savunmacı sıkıcı bir oyun sistemine sahip değil de, kendisine verilen takımların yapısı mı o şekilde?

*Treble: Sporda özellikle futbolda; sezonda 3 önemli kupa almak. Triple diye de ifade edilebilir.


Bunlar da ilginizi çekebilir;

Real Madrid: Dünya Devi Mi? Kralın Takımı Mı?

Futbolda Teknoloji: Çizgiyi Nereye Çekmeli?

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More