KUPA MI, GÜZEL OYUN MU?

Aykut Kocaman’ın oynattığı oyun ve sistemi iki kelime ile: “kazanmak için”. Endüstriyel futbolun amacı da bu değil mi zaten?

1978 yılına gelindiğinde Arjantin’de bir cunta rejimi vardı. Aynı sene Arjantin’de yapılacak Dünya Kupası onlar için hayati önem taşıyordu. Zira dünyaya “biz kötü değiliz” demeye, kendilerini olmadıkları bir şeymiş gibi göstermeye çalışıyorlardı. Bir benzerini 1938 olimpiyatlarında Naziler Almanya’da yapmıştı.

Cunta rejiminin en büyük kozu olan Dünya Kupası’na Arjantin’i hazırlayan, Cesar Luis Menotti‘ydi. Menotti’nin felsefesini “kupa kazanırken de güzel futbol oynanabilir” olarak özetlemek mümkün… 1978’de küçük bir yıldız olan Diego Armando Maradona’yı, cunta rejiminin tüm baskılarına rağmen kadroya almamış, sonunda da Dünya Kupası’nı kazanmıştı. Finalde Hollanda’yı uzatmalarda yenmeyi başarmışlardı. Tabii öncesinde, Cruyff’un “cunta rejimini protesto etmek için turnuvayı boykot ettiği” söylendi. Oysa gerçek başkaydı. Cruyff’un çok sevdiği eşi, Barcelona’daki evlerine giren kimliği belirsiz kişilerce tehdit edildi. Turnuva öncesi gerçekleşen bu olay sonrası Cruyff’un kupaya katılmadığını da dipnot olarak düşmek şart. O oynasaydı Hollanda’nın gerçekten bir Dünya Kupası olabilir miydi? Pekâlâ olabilirdi…

Birkaç sene sonra takımın başına Carlos Bilardo geçti. O, Menotti’nin aksine oyunun daha fiziksel ve savunma odaklı oynanması gerektiğine inanıyordu. Aynı topraklardan iki farklı akım doğmuş ve ikisi de Dünya Kupası’nı kazanmıştı. 1978 ve 1986… Arjantin’in bugüne kadar kazandığı iki Dünya Kupası zaferinin altında iki farklı sistem ve iki farklı adam vardı. Ülke ikiye ayrıldı…

Menottisimo vs. Bilardisimo…

O günlerde elbette kazanmak önemliydi; ama modern futbol doğmuş olsa da endüstriyel futbol henüz yeşermemişti. Kazanmak her şey değildi…

1990’lar ile birlikte endüstriyel futbol devri başlamıştı. UEFA Şampiyonlar Ligi’nin kurulması, İngiltere Birinci Ligi’nin adının Premier Lig olarak değiştirilmesi ve tüm liglerin yayın havuzları oluşturarak daha fazla gelir elde edip, taraftarların müşteriye dönüştürüldüğü düzen ile endüstriyel futbol doğmuştu. Orada kazanmak her şeydi.

Güzel futbol sadece futbol romantiklerinin peşinden koştuğu bir şey olarak kalacaktı. Kazandığın her maç sana para olarak geri dönüyordu. Kaç gol attığının, bilet satın alan taraftarın beklentisinin bir önemi yoktu. Önemli olan tek şey öyle ya da böyle kazanmaktı.

1990’ların başında başlayan endüstriyel futbol akımı sırasında Türkiye, futbolda bir atılım gerçekleştirdi. Aslında bu atılım, Almanya’yı dünya şampiyonu yapmış Jupp Derwall ile başlamıştı. Onun gelişi sadece Galatasaray’ı değil, Türk futbolunu da değiştirmişti. 1990’ların başındaki Şampiyonlar Ligi oluşumu ve Galatasaray’ın mucizevi bir tur oynayarak Manchester United’ı elemesi ile (seri başı sistemi bu mucizevi olaydan sonra başladı) başlattığı akım, arkasından büyük bir rekabeti de beraberinde getirdi.

1995 – ’96 sezonundan önce Fenerbahçe 7 yıldır şampiyon olamıyordu. Tribünlerden yükselen “Ali Şen başkan Fenerbahçe şampiyon” tezahüratları sonrası Ali Şen, ilk iş olarak Carlos Alberto Parreira’yı takımın başına getirdi.

Carlos Alberto

Parreira, 1994 yılında Brezilya’yı Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan Dünya Kupası’nda şampiyon yapmıştı. Bir şampiyon olarak geldi ve bir şampiyon olarak ayrıldı. ’94 Dünya Kupası’nda oynatttığı 4-3-2-1 (Çam Ağacı) sistemi ile Fenerbahçe 7 yıl sonra şampiyon olmuştu. O takımın forveti bugünlerde teknik direktör olarak Fenerbahçe’nin başında bulunan Aykut Kocaman’dı.

Futbol dünyasındaki en ilginç ironi belki de budur; futbolculuk döneminde forvet oynayan oyuncular teknik direktörlük döneminde dengeli takımlar kuruyor. Defans veya kaleci olanlar ise atak oynamayı tercih ediyorlar. Aykut Kocaman da bu ilginç ironinin bir parçası.

Aykut Kocaman ve inanılmaz derecede etkilendiği Carlos Alberto Parreira’nın sisteminden bahsetmeden önce antitezine değinmek gerek.

Hangi antitez? Tabii ki Zdenek Zeman…

Romantik futbol aşıkları için konunun Marcelo Bielsa’dan önceki muhatabı.

Fenerbahçe 3 sene üst üste şampiyon olmuş Galatasaray’ı durdurabilecek birini getirmeyi düşündü takımın başına. Futbol oynanıyorsa sahada ve bu hücum futbolu ise dünyada daha iyisi yoktu o zamanlar.

Kariyeri boyunca bir kere bile Serie A şampiyonluğu yaşamayan, birkaç kez Serie B’de şampiyon olmuş bir figür. 90’larda Serie A’nın ve İtalyan futbolunun en büyük gündem maddelerinden biriydi Zeman. Kazandıkları ile değil, 90 gol atıp 70 gol yiyerek sezonu bitiren takımlarıyla ünlüydü.

1994 – ’95 sezonunda Lazio’ya attığı imza o güne kadar yaptığı en büyük transferdi Zeman’ın. Muhteşem bir takım vardı elinde ve o takımla şahane bir sezon geçirdi. Milan’ı 4-0, Napoli’yi 5-1, Fiorentina’yı 8-2 yendikleri sezonu ikinci bitirdi. Bir sonraki sezonu ise üçüncü. Sonraki sezon, sezonun ortasında kovuldu…

Bir suçu da yoktu aslında. İntikamını almak için renklerini değiştirdi ve Roma’nın başına geçti. Roma’nın uzun zaman sonra aldığı en iyi derece olan dördüncülük ilk sezonunda Zeman’ın hanesine yazıldı.

1998 yılında İtalya’nın kötü çocuğu Juventus’un doping skandalı ile çalkalanır Serie A. Zeman da bu konu hakkında ağzına geleni söyler. Özellikle Del Piero’ya açık açık saydırır. Birbirlerini dava edecek noktaya geldiklerinde hakem hatalarından yaka silkmeye başlamıştır. Roma başkanı Sensi’nin, “Zeman’ı kov yoksa bir daha kazanamazsın” diye tehdit edildiği kulaktan kulağa yayılır…

Zeman beklendiği gibi kovulur ve Fenerbahçe’nin başına geçer.

İşte, meşhur Pendik faciasının gerçekleştiği sezon Zeman Fenerbahçe’nin başındadır. Karşısında gegenpressing ekolünün ilk uygulayacısı olan Fatih Terim vardır. Güzel futbol, çok gol atan takım yaratma hayalleri ile takımın başına gelen Zeman mart ayında kovulur. Sergen ile kavgası, onun için söylediği “Ondan istediğim şeyin ne olduğunu artık anlamalı ve uygulamalı!” cümleleri ona bir şey kazandırmamıştır ne yazık ki.

Fenerbahçe, belli aralıklarla hücum futbolunu denedi. Ersun Yanal’ı saymazsak başaran da olmadı. Dengeli bir oyun ile çok daha başarılı oldular Parreira’dan sonra.

Parreira’nın 4-3-2-1’i onun ayrılmaz parçasıydı. Bu şekilde oynayan Fenerbahçe yıllar sonra da aynı şekilde şampiyonluklar kazanacaktı. Sistem zamanla 4-4-1-1’e evrildi mecburen. Alex De Souza ile birlikte sistem ayarları tekrar yapıldı. Daum ve Zico, temelinin 1996’da atıldığı 4-3-2-1’i sıkça kullandı.

2010 – ’11 sezonunda takımın başına geçen, o güne kadar herhangi bir büyük başarı kazanmamış olan, Ali Şen’in Sakaryalılar grubunun üyesi olma suçundan ’96 şampiyonluğunun sonrasında kulüp ile ilişkisini kestiği Aykut Kocaman, Alex ile oynadığı 4-3-2-1 ile şampiyon oldu. Fenerbahçe’nin şampiyonluğu 3 Temmuz’daki skandal ile tartışmaya açılsa da Aykut Kocaman’ın yaptıklarından bahsetmek şart.

Carlos Alberto Parreira’nın sisteminin temeli:

Orta sahadaki üçlüden biri kanatlara kayıyor ve öndeki ikiliden biri merkez forvetin yanına gelip yardımcı forvet olarak yerini alıyor. Sistem, hücumda 4-4-2 çift altılı olurken, savunmada 4-5-1 gibi duran 4-3-2-1’e dönüşüyor.

Daha sonra, Jose Mourinho gibi bir adam bu taktiği alacak, ufak bir değişiklikle 4-2-3-1’e evrilmesini sağlayacak ve hücumda 4-3-3’e, savunmada ise tam 4-5-1’e ışınlanan bir sistemin temelini atacaktı.

Aslında, Aykut Kocaman’ın ne yaptığını anlatmak için önce Verrou nasıl doğdu ona değinmek lazım. Karl Rappan’ın çok gol yiyen takımının sorununu çözmek için arkada bir süpürücü bulundurması ile başlayan ve tüm dünyaya yayılan, hatta ve hatta Catenaccio’nun temelinin atıldığı bu sistemin bilinmeyen bir hikâyesi var; Karl Rappan İsveç’teyken bir balıkçıya rastlar. Balıkçının ilginç bir şekilde balık avladığına şahit olur. Balıkçı, ön tarafa attığı ağın biraz arkasına ikinci bir ağ atmıştır. Karl Rappan, bunun nedenini sorduğunda balıkçı Verrou’nun (1-3-3-3) doğuşuna neden olan cümleyi kurar:

İlk ağdan bir balık kaçarsa, ikinci ağda onu yakalıyorum. Böylece daha fazla balığım oluyor.

Karl Rappan, dünya futbolunu değiştirecek ve İtalyan futbolunun ekol olmasını sağlayacak Catenaccio’nun ilk versiyonunu olan Verrou’yu bu sayede icat eder. Almanya dahil olmak üzere neredeyse dünya üzerindeki her takımı bu sistem ile yener.

Aykut Kocaman, modern futbolda süpürücüyü defansın arkasına koymayacak kadar akıllı bir adam. Orta sahayı iki defansif orta saha oyuncusu ile savunurken, arkasına kaçanları stoper ikilisi ile süpürmeye ve savunmayı aslında 6’lı bir blokmuş gibi düşünmeye dayalı bir sisteme sahip.

Oynadığı oyun, gezici ve yaratıcı bir on numaraya (ikinci forvet gibi oynayabilecek biri; Alex De Souza veya Giuliano gibi), bir 4-3-3’e yatkın kanat oyuncusuna (Stoch veya Aatıf gibi), 4-4-2 oynamanı sağlayacak defansif bir kanat oyuncusuna (Alper Potuk veya Dirar gibi) ve iki defansif orta saha oyuncusuna ihtiyaç duyuyor (Baroni veya Josef De Souza gibi biri hücuma yatkın). Defansif orta saha gibi gözüken fakat bir oyuncunun esasen merkez orta saha gibi görev aldığı yapı, Aykut Kocaman’ın sisteminin temel taşıydı. Bunu, Carlos Alberto Parreira’nın iç içe geçmiş sistemler harmanına uyarladığında 4-3-3, 4-2-3-1 ve 4-4-2 oynayabilen bir takım ortaya çıkıyordu. Dengeli bir takımdı bu. Savunmaya ve hücuma aynı oranda önem veren ve birini yaparken diğerini geri plana atmayan bir oyun oluyordu sahada. Ankaraspor’da (bugünkü Osmanlıspor) ve Konyaspor’da yarattığı takımlar her zaman dengeli takımlardı. Ne yaptığını bilen, sahada oynadığı oyunun farkında olan takımlar. O takımların başında imrenilen biriyken, Fenerbahçe’de her zaman sorgulanan biri oldu.

Fenerbahçe döneminde taraftarlar onun sistemine karşı ön yargılıydı her zaman. Çünkü futbola Johan Cruyff gibi bakmıyorlardı.

Top, 90 dakika boyunca bir futbolcunun ayağında en fazla 2 – 3 dakika kalır. İnsanlar futbolun o 2 – 3 dakikada oynandığını düşünürler. Oysa futbol kalan 87 – 88 dakikada top ayağınızda değilken ne yaptığınız ile ilgilidir.

Johan Cruyff

Diğerlerine nazaran Aykut Kocaman, 88 dakika top ayakta değilken takımın ne yaptığına bakıyordu. Fark da tam olarak buradaydı aslında. Ligdeki diğer teknik direktörlerden ve futbolu bildiğini düşünen taraftarlardan farklı düşünmesinin nedeni buydu.

Aykut Kocaman’ın Ankaraspor’dan bu yana olan değişimini, düşüncelerini günümüz futbolunun inceliklerine göre şekillendirdiği gerçeğini çoğu zaman görmek istemiyoruz. Zeman’ın, “0-0 berabere kalacağıma 5-4 yenilirim, öylesi daha zevkli!” demesi gibi futbolun romantik tarafına fazlasıyla tutunuyor taraftarların büyük bir çoğunluğu. Ancak, orantısız hücum ettikten sonra kaybedilen maçların ve şampiyonlukların ardından da aynı grup tarafından eleştirilen kişiler yine teknik direktörler oluyor.

Helenio Herrera, Inter’in başında yaşadığı şampiyonlukların ardından yoğun şekilde çok fazla defansif futbol oynamak ile suçlanınca, “Inter yönetimi bana güzel oyun izletmem için değil, kupa kazanmam için para ödüyor.” demişti.

Aykut Kocaman’ın kazanma odaklı sistemi ister kabul edin ister etmeyin bir dâhi işi. Uzun süreli tekrar ve doğru oyuncu grubu ile başarının anahtarı da bu sistemde aslında. Öyle ki Beşiktaş’ın Şampiyonlar Ligi’nde dış saha maçlarında Aykut Kocaman’ın sisteminden ilham aldığını söylemek yeterli olacaktır diye düşünüyorum.

Taraftarlar takımları her hafta 5-0 kazansın ister. Zeman’ın yaptığı gibi berabere kalmak yerine 5-4 yenilmeyi tercih edenler de olacaktır; ama şampiyonluk, başarı gelmediğinde aynı insanların en büyük eleştirileri yapanlar olduğunu da unutmamak lazım.

İster sevin ister sevmeyin, Aykut Kocaman bir dâhi.

Ve oynattığı oyun iki kelime ile, “kazanmak için”. Endüstriyel futbolun amacı da bu değil mi zaten?

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More