Guardıola vs. Klopp: Zincir mi, Antimadde mi?

Birbirlerine ilham veren, birbirlerini zorlayan ve yok etmeye değil, sürekli gelişime odaklanan bir rekabet onlarınki. Zamanlarının ötesinde iki büyük futbol filozofu Joseph Guardiola ve Jürgen Klopp’un zihinlerinin derinliklerinde, oyun için halen keşfedilmeyi bekleyen fikirler var.

Futbolun modernleşme sürecinde, takımlar ve oyuncular sıkça karşılaştırılır. İş ne zaman teknik, taktik ve felsefe boyutuna gelse, teknik direktörler ve onların hikayeleri ön plana çıkar. Bu hikayelerin hemen hepsinde ciddi bir rekabet söz konusudur. Özellikle kendi dönemlerinde ses getirmiş ve taktik anlamında yeni sayfalar açmış teknik adamlar, miraslarına kolay kolay toz kondurmazlar. Bu yarış, Sir Alex Ferguson-Arsene Wenger’de olduğu gibi bazen belli bir saygı çerçevesinde saha içinde kalsa da, 70’lerdeki Don Revie-Brian Clough rekabetinde olduğu gibi bazen saha dışına da taşar. Bazen de onların mirası ve felsefeleri o kadar karşı karşıya gelir ki, Arrigo Sacchi ve Fabio Capello gibi 90’ların efsane Milan takımının halef-seleflerinin rekabeti bile oyunun önüne geçer. Bu karşılaştırmaların her ne kadar romansı bir havası olsa da, birbirlerini daha da mükemmel yapma tarafında gelmiş geçmiş en büyük rekabete son 10 yılda hep birlikte tanık oluyoruz. Joseph Guardiola’nın Barcelona’da, Jürgen Klopp’un Borussia Dortmund’da başladıkları bu serüven, Almanya durağının ardından son 4 sezondur futbolun zirvesinde, Premier Lig’de devam etmekte. Guardiola-Klopp hikayesini birçok başlıkla tanımlamak mümkün…

Evrim, yenilikçi, bilgi, rekabet, saygı, başarı ve stil

Tüm bunların ötesinde onlar bugün birbirlerinin sayesinde daha da mükemmel oluyorlar ve bizler onların sayesinde her sene futbolda bambaşka yeniliklere tanık oluyoruz. Bu yazıda, futbolun evriminde teknik adamların yerinden başlayarak, 2018’de sezonun ilk yarısında oynanan Liverpool-Manchester City maçına, iki teknik adamın zihinlerinin derinliklerine inerek projeksiyon tutacağız. Son olarak da daha önceki rekabetlerde pek sık rastlamadığımız stil ve iletişim olarak bizlere gösterdiklerine ve vadettiklerine bakacağız. Zamanlarının da ötesinde iki büyük futbol filozofu onlar. Joseph Guardiola ve Jürgen Klopp…

EVRİM

Taktiksel evrim (Kaynak: The Times)

Futbolun taktiksel evrimini tanımlarken iki metafor, bu süreci kanımca oldukça net bir şekilde anlatır. İlki, bu evrimin bir zincirin halkalarına benzemesidir. Oyunun icadından beri, belli dönemlerde bu zincire yeni halkalar eklenir ve aslen bir öncekinden ilham alan, ancak kimi zaman şekilsel kimi zaman da felsefi olarak farklılık gösteren yeni bir taktik ortaya çıkar. Futbolda Savunma Sanatları yazı dizisinde “savunma” temelli futbol anlayışının evrimine göz atmıştık. Yarı saha savunucusunun arka bölgeye yaklaşarak defansı dörtlemesi ve beklerden birinin de arkada süpürücü görevi yapmasını temel alan bu anlayış, farklı teknik adamların ellerinde yıllar içinde Katenaçyo‘ya kadar evrilmişti. En nihayetinde varılmak istenen yer aynıydı. Geride çoğalarak uygulanan adam markajı, sarsılmaz bir taktik disiplin, topu alınca hızlı ve dikine kontrataklar ile gol aramak…

İkinci analojiyi ise madde-antimadde etkileşiminde açıklayabiliriz. Bir araya geldiklerinde birbirlerini yok etme özelliğine sahip bu parçacıklar, proses esnasında çok yüksek bir enerji açığa çıkarırlar. Tam tersi de mümkündür. Ortamda yeterli miktarda enerji varsa maddi-antimadde çifti de oluşabilir. Futbol taktikleri tarihi ise belli dönemlerde yeninin eskiyi yok etme felsefesi üzerinde şekillenmiştir. Belli bir dönemde egemen olan taktiksel bir anlayışı, yeterince etkinse birçok ülke alır ve kullanır. 1960’lardaki Herrera’nın “Büyük” Inter’i ya da 1990’larda Sacchi’nin Milan’ı dönemin değişik seviyelerdeki bazı takımları tarafından taklit edilmişti. Keza 2010’larda Guardiola’nın durdurulamaz Barcelonası da…

Katenaçyo’ya ve Herrera’ya ilk darbeyi 1967 yılında, Avrupa’da hücum futbolunun en iyi uygulayıcılarından Jock Stein‘ın Celtics’i vurmuştu. Katı adam markajı uygulayan Inter’i, kanat beklerini ileri çıkararak Avrupa Kupası finalinde perişan etmişti Stein. Aslında temelde yaptığı da 1958 Brezilya’sı ile başlayan 4-2-4 taktiğinin o güne uyarlanmış bir halini kullanmaktan başka bir şey değildi. Santrforlar, derine kadar gelip markajcılarını bir mıknatıs gibi kendilerine çekerken, onların boşalttığı alana kanat forvetleri geliyor ve hemen arkalarındaki beklere alan açıyorlardı. Celtics, maçın başından sonuna kadar bu oyun planı ile Inter’i yerden yere vurmuştu. Herrera’nın katı disiplini yüzünden zaten zihinsel olarak bitik vaziyette bulunan Interli oyuncular ise mağlubiyeti maçın başında kabul etmişlerdi. Katenaçyo’nun antimaddesi Celtics’in beklere ileri çıkartan hücum futboluydu.

Futbol dünyası, 2006’da Frank Rijkaard döneminde başlayan ve 2010’lar ile birlikte Guardiola’nın mükemmelleştirdiği Barcelona’nın “2000 model” topa sahip olma oyununun antimaddesini bulma peşinde uzun zamandır. Özellikle 2011’de, kimilerince gelmiş geçmiş en dominant takım olarak gösterilen Barcelona kadrosunda zirve dönemini yaşayan bu felsefeyi yıkmanın peşine düşenler neredeyse imkansız bir görev edinmişti kendilerine. İlk başkaldırı Jose Mourinho’dan gelmişti. Messi-Xavi-Iniesta üçgenini bozma planı ile Pepe’yi stoperden derinde oynayan orta saha oyuncusuna dönüştüren Portekizli teknik adam, “sahte 9” Messi’yi kaleye olabilecek en uzak noktada top aldırırken, onun meşhur slalomlarında pas istasyonu olarak kullandığı Xaviesta‘ yı, Xabi Alonso ve Sami Khedira ile karşılıyordu. Bağlasan durmayan Barcelona ise bu tuzağa düşerek beklerini fazla öne çıkarınca; Madrid, Ronaldo ve Benzema’nın etkili geçiş hücumlarıyla sonuca gidiyordu. 2011’deki Barnebou’da berabere biten lig maçı ve Copa Del Rey finalindeki Real Madrid galibiyeti bu felsefenin üzerinde yükselmişti. %70’lerin üzerinde topla oynayan Barcelona, Madrid’in orta sahadaki bermuda şeytan üçgenini geçemedi. Yenilikçi tarafı tartışılan ve yapmaya değil, bozmaya yönelik olan bu taktiksel anlayış o dönemde Guardiola ve Mourinho arasında da önemli tartışmalara yol açmıştı. Real Madrid’in saha içinde zaman zaman dozajını kaçırdığı sertlik, hem o Barcelona takımının ekran başındaki müritlerini hem de Guardiola’yı öfke nöbetlerine sokuyordu. Ancak tüm bunlar bir yana, 2011 Guardiola’sının antimaddesi, kimselere çok sempatik gelmese de Mourinho’nun zihninden çıkıyordu.

Guardiola
Guardiola ve Mourinho’nun araları hiçbir zaman çok iyi olmadı.

2013 ile birlikte ise daha önce benzeri görülmemiş bir rekabet başlayacaktı Almanya’da. Guardiola, Barcelona sonrası o döneme göre ilginç bir tercih yapıp Bayern Münih’e geldiğinde, onu bekleyen iki zorluk vardı; Jupp Heynckes ile Bundesliga’yı ve Şampiyonlar Ligi’ni kazanmış zirvede bir takımı devralıp onları bildiklerinin ötesinde başka bir oyuna doğru çevirmek ve pek tabii ki Jürgen Klopp’un takımı Dortmund… Almanya’da rekabet ettikleri 2 senelik dönemde, Bayern kazanılanlar anlamında her ne kadar Dortmund’a bariz bir üstünlük sağlasa da, birbirleriyle olan mücadelelerinde tam bir eşitlik söz konusuydu. Kazanılan maçlardan, atılan gollere kadar istatistik kağıdı birbirinin kopyası gibiydi adeta.

Rekabet 2016-2017 sezonunda Premier Lig’e taşındığında merakla beklenilen iki soru vardı. İki teknik adamın oyun felsefeleri evrimlerini tamamlamalarının ardından içlerinden biri diğerini yok edecek miydi? Yoksa zincirin halkalarına yenileri eklenmeye devam mı edecekti? Yaklaşık 4 yıldır ilk günkü hararetiyle devam eden bu rekabetin niteliğini anlatan en güzel karşılaşma, 2018’in Ekim ayında Anfield Road’ta oynandı.

REKABET

Guardiola

Sezonun en merakla beklenilen karşılaşmasıydı 2018-2019 sezonunun ilk yarısındaki karşılaşma. Avrupa’nın açık ara en iyi ve gözalıcı hücum oyununu oynayan iki takımın karşılaşması, aynı zamanda dünyada da son 10 yıla damga vurmuş iki taktik dehasının ve felsefelerinin çarpışması olacaktı. Guardiola’nın topa sahip olma oyunu (Possession) ve Klopp’un karşı prese (Gegenpressing) dayalı geçiş hücumu oyunu, aslında ilk kez karşılaşmıyordu. Ancak bu maç, belki de aralarında oynadıkları en “satrançvari” maç olacaktı.

2018 yılına kadar Guardiola, denklemin “madde” tarafında yer alırken post-Barcelona döneminde, hem Almanya’da hem de İngiltere’de bu felsefenin peşinden gitmeye devam etti. Yine son derece yaratıcı ve makine düzeninde işleyen takımlar etrafında sisteme ufak dokunuşlar da yapıyordu. Tüm Avrupa, birkaç sene önce Mourinho’nun yaptığı gibi “anlık” da olsa bir karşı tez bulmaya çabalıyordu. Takvimler 7 Ekim 2018’i gösterdiğinde Jürgen Klopp’un Liverpool’unun, Guardiola’yı belki de tarihte ilk kez oyun ezberinin dışına çıkardığını düşündü herkes. Oysa maç oynanırken, Guardiola’nın zaten başka bir planla o gün Anfield Road’a geldiği fark edilmişti.

Maçın ertesi günü, ofislerdeki sohbetlerde maçı izlememiş olanların verdiği ilk tepkiler hayal kırıklıkları ile doluydu. Çünkü herkesin beklentisi, bu maçın bir “gol şov” şeklinde geçmesiydi. Oysa maç bittiğinde tabela 0-0’ı gösteriyordu. Ancak bu oyun çoğu zaman detayları ile güzel. Yıllardır bu iki felsefenin ve iki dehanın mücadelesini izleyenler, bu kez sahada dönemin tartışmasız en iyi iki hücum takımının birbirlerini nasıl etkisizleştirdiğine tanık oluyordu. Guardiola ve Klopp, birbirlerinin “antimaddesi” olmuşlardı adeta.

2016-2017 sezonu ile birlikte İngiltere macerasına başlayan Guardiola ve Manchester City, Premier Lig’i öylesine domine etmişti ki Liverpool dışında oynadığı takımlara karşı %85 civarında bir galibiyet oranına sahipti. İki hocanın, ligdeki ilk karşılaşmalarında City, Liverpool’u 5-0’lık bir skor ve ezici bir oyunla geçmişti. Maçın sonucu City’nin, o ve takip eden sezonlarda durdurulamayacağını gösterir gibiydi. Ancak gidişat pek de öyle olmadı. Liverpool, o maçın ardından rakibini önce ligin ikinci yarısındaki epik maçta 4-3 ile alt edecek ve ardından da Şampiyonlar Ligi çeyrek finalinde her iki maçta da yenerek finale kadar uzanacağı sezonda rakibini eleyecekti. Kırmızılar, bu maçlarda City’e karşı 9 gol bulurken, bu gollerin 7’si ileri üçlüsü olan Mane-Salah-Firmino’dan gelmişti. Gollerin hemen hepsi de Klopp’un o sezon ile birlikte iyice keskinleştirdiği geçiş hücumlarıyla geliyordu. Bu üçlünün, hücum bölgesinde pozisyonel değişkenlik gösteren dinamik ve patlayıcı oyunları karşısında City ve Guardiola adeta paralize olmuşlardı. O sezon Premier Lig’i kazanan Guardiola, 2018-2019 sezonu başlarken yavaş yavaş şifrelerinin çözüldüğü taktiksel anlayışına dokunuşlar yapma zamanının geldiğini anlamıştı. Özellikle de Klopp ve Liverpool’a karşı…

Liverpool-M.City

Guardiola bu maça çıkarken hücum taktikleri açısından herhangi bir değişiklik yapmamıştı. Oyuncuların saha içindeki pozisyon alışlarına bakıldığında, City hücumdayken Kyle Walker’ın 3. stoper gibi Laporte ve Stones’ın hemen yanında olduğu ve sol taraftaki Mendy’nin ise o koridorun ilerisinde konumlandığı görülüyordu. Olası bir Liverpool karşı hücumunda ise Mendy’nin boşalttığı alandaki savunma görevleri yine Fernandinho’nun üzerindeydi. Brezilyalı oyuncu, aynı zamanda defans hattı karşı presle baş edemediğinde geriden oyun kurmaya da yardımcı bir roldeydi. Kevin De Bruyne’in uzun sakatlık döneminde, Bernardo Sliva ise Benfica ve Monaco’da gösterdiklerinden bambaşka bir profil ile orta sahada top yönlendirici ve hatta kimi zaman da derinde oyun kurucu görevlerine soyunuyordu. Ön tarafta Sterling ve Aguero’nun sık sık pozisyon değiştirdikleri hareketli oyunu, Mahrez de içeriye doğru yaptığı katları ile besliyordu.

Guardiola’nın bir sene önce rakibine karşı aldığı seri mağlubiyet döneminde içine düştüğü en büyük yanlış, Liverpool’un orta 3’lüsüne yaptığı agresif baskı olmuştu. Aslında bu yanlışa ilk düşen de o değildi. Klopp’un alamet-i farikası daima Salah-Mane-Firmino olarak gözükse de, orta 3’lüde dönüşümlü kullandığı Fabinho, Milner, Wijnaldum, Henderson ve zaman zaman da Keita rakipler için çoğu zaman büyük bir yanılsama oluyordu. Kağıt üzerinde “düz topçu” gibi görünen bu oyuncu grubu aslında Liverpool’un o şaşmaz makine düzeninin en kritik parçalarıydı. Geçtiğimiz sezona kadar, birçok takım bu 3’lüye uygulanacak agresif baskının sonuç getireceğini düşünürken, göründüğünden çok daha fazlası olan bu grupta kim oynarsa oynasın, kısa ve uzun paslarda yüzdeli isabetleri ve verimli alan paylaşımı sayesinde takımı çok hızlı bir şekilde atağa kaldırabiliyorlardı. Liverpool onların sayesinde geçiş oyununu neredeyse kusursuz hale getirmişti.

İspanyol hoca, bu kez farklı bir şey denedi ve bu presten vazgeçerek takımını iyice geriye çekti. Bu izleyenler için aslında büyük sürprizdi. Guardiola, ilk kez topu istemiyordu. David Silva’yı Aguero’nun yakınına atarken, Silva’nın o bölgedeki varlığı Henderson’ın rahatça top alamamasına yol açıyordu. Henderson’ın önde kaldığı pozisyonlarda ise beklerden biri-genelde stoper özellikli Gomez- üçüncü stoper olarak defans hattında kalıyordu. Hatta bu arka hattın topu çıkarmada zorlandığı zamanlarda orta 3’lüden bir oyuncu daha buraya yardıma geliyordu. Sonuç olarak, Guardiola 2 hücum oyuncusu ile Liverpool’un oyun kurma prosesi için 5 adam ayırmasına yol açıyordu. Kanat beklerini hücumda sürekli kullanan bir takım için büyük darbeydi bu. İspanyol hoca, herkesi şaşırtmış ve kimliğinden kısmen de olsa sıyrılarak son 3 maçta kendisini darmaduman eden Klopp’a büyük bir sürpriz yapmıştı. Klopp’un karşı prese dayalı geçiş hücumu bu şekilde etkisizleşmiş, kapacak top olmayınca yapacak geçiş hücumu da kalmamıştı. Maç boyunca Salah ile buldukları 3 pozisyon dışında başka hiçbir şey üretememişti Kırmızılar.

Peki bu sürprize karşı Klopp ne yapmıştı? Alman hocanın, eskiye oranla değiştirdiği en büyük şey, tüm bloklarda uyguladığı presin yoğunluğunu bu kez önemli oranda ileri 3’lüye bırakmıştı. İlk yarıda Salah-Mane-Firmino iyice ileride konumlanıp City stoperlerine o kadar şiddetli bir baskı uyguladılar ki Fernandinho-Laporte-Stones arasındaki pas bağlantısı tamamen kesildi. Dolayısıyla ileri vurulan serseri toplar da orta sahada Cityli oyuncuların sürekli top kaybetmesine sebep oldu. Guardiola’nın buna hamlesi ise ilk yarının ortalarından sonra Mahrez ya da Sterling’e uzun diyagonel paslar atmak oldu. Sterling topu alma konusunda dezavantaj yaşayınca, bu pas bağlantısı tamamen Mendy-Mahrez tarafına doğru döndü. Bu paslar isabet bulup zaman zaman tehlike yaratınca da Klopp mecburen öndeki agresif presten vazgeçmek zorunda kalmıştı. Dolayısıyla maç ikinci yarının ortalarında belli bir dengeye oturmuştu.

Guardiola maçın kalanında da risk almadı. Bu da İspanyol hoca için ilklerden biriydi. Normal düzeninde, maçın belli bir anında mutlaka sonuca gitmek için baştaki planın dışına çıkmak üzerine hamleler yapsa da bu kez ayağını frenden hiç çekmedi. Sabrının karşılığını da az kalsın görecekti. Eğer Mahrez o penaltıyı kaçırmasaydı… Maçın sonlarına doğu Silva’nın, sonradan oyuna giren Leroy Sane’yi kaçırmasıyla Alman oyuncu, V.Dijk tarafından düşürülecek ancak kazanılan penaltıyı Mahrez dışarı atacaktı. Cezayirlinin sallantılı City kariyerinin en iyi maçlarından biriydi bu maç. Belki de o golü atmış olsa kadroda daha sağlam bir yere sahip olacağı gibi, Guardiola’nın da bu sıra dışı denemesinin 3 puan ile taçlanmasını sağlayacaktı.

Bu maçı tanımlayacak çok fazla kelime bulunabilir ancak denge, maçın hikayesini en iyi anlatan olur. Ligde bir sene önce oynadıkları 4-3’lük mücadele ile karşılaştırıldığında her şey dengeye gelmiş gözüküyordu. City’nin topa fazlasıyla hükmedip kaybettiği maçın içinde barındırdığı tezatlar bu maçta kaybolmuştu. Sonucunda çıkan skor da sevimsiz ama dengeliydi. Buna yol açan, Guardiola’nın topu bırakması ve Klopp’un önde baskıyı arttırmasıydı.*

Possession=Topla oynama, Time in opponent’s half= Rakip sahadaki süre, Kaynak: Tifo Football 

Maçın golsüz berabere bitmesi ve bu kadar detaylar içinde kalmak belki okuyuculara samanlıkta iğne aramak gibi gelebilir. Ancak her iki hoca da yıllardan beri, tüm dünyaya farklı zamanlarda defalarca gerçek futbol şölenleri sundu. Bu kez felsefelerini çarpıştırırken, önceden ya da maç esnasında düşünülmüş tüm hamleleri seyretmek en az o gollü maçlar kadar nefes kesiciydi. Bu maç, en nihayetinde onların ustalık dönemlerinin bir kitapta toplanıp yayımlanmış hali gibiydi.

Liverpool – M.City Maç Özeti (07.10.2018)

STİL

Liverpool ve Manchester City’nin bugün sadece başarıları ve kazandıkları ile değil “olmak istenilen yer” anlamında da en saygı duyulan kulüplerden olmalarının altında yatan temel etkenlerdendir Klopp ve Guardiola’nın varlığı. Daha birkaç sene öncesine kadar City’i “kaos” ve Liverpool’u “kaybeden” olarak tanımlıyordu futbol kamuoyu. Ara ara kazanılan başarılara rağmen bu etiket yıllar öncesinden kalan alışkanlıklar ile birlikte iki kulübe de yapışıp kalmıştı. Klopp ve Guardiola’nın bu şehirler ve kulüpler için taşıdığı anlam çok farklı. Başarının da ötesinde, onların rekabeti, kulüplere de hiç olmadığı kadar büyük bir saygınlık ve stil kazandırdı. Birbirlerine saldırmadan, oldukları kişiye ve futbola bakış açılarına saygı duyarak devam ettikleri bir yarışma bu. City-Liverpool maçları yaklaşırken saha içi kadar, iki teknik adamın maç öncesi ve maç sonrası değerlendirmeleri de merakla bekleniyor. Kimi zaman karikatürize edilecek fotoğraflar veriyorlar, kimi zaman birbirlerine meydan okuyorlar ama vazgeçmedikleri tek şey birbirlerine duydukları saygı. 2018-2019 sezonunda Etihad’ta oynanacak bir maç öncesi Mirror’ın spor sayfasındaki manşeti iki teknik adamın birbirlerine yaptığı komplimanlar ile doluydu. Guardiola, Klopp’u Avrupa’nın en iyisi olarak tanımlarken, Alman hoca ezeli rakibinin hakkını verip onu dünyanın en iyisi olarak gösteriyordu.

Guardiola

Bu iki büyük dehayı belki de en objektif anlatacak kişiler, her ikisiyle de farklı formalar altında çalışmış olan oyuncular desek sanırım yanlış olmaz. Bizler, saha dışından, beyaz camın arkasından gördüklerimizi yorumluyoruz. Peki ya saha içi, soyunma odası ve kamplarda onlarla yaşayanlar ne düşünüyor?

Pep Guardiola teknik olarak en iyi antrenörlerden biriydi. Onun takımında oynamak muazzam bir zenginlikti. Ama bazen sadece sahayı düşündüğünü ve insanları ve saha dışını önemsemediğini hissettim. Oyunculara karşı gösterdiği empati o kadar da büyük değildi. Birinci sınıf bir koç empatiye ihtiyaç duyar, her sporcu aynı zamanda insandır ve siz bunların ikisini birleştirmelisiniz. Jurgen ile hala temas halindeyim. Tabii ki bana profesyonel futbol hakkında her şeyi o öğretti. O zamanlar 17 yaşındaydım ve altyapıdan geliyordum. Beni her şeyle tanıştırdı. Oynamama izin verdi.

Mario Götze

Bana göre Pep Guardiola neredeyse birlikte çalıştığı her oyuncuyu daha iyi hale getiriyor. Böylece herkes kendini onunla antrenman yaptığı için şanslı görebilir. O günün 24 saati futbol hakkında düşünüyor. Takıntılı mı? Doğru. Her açıyı en küçük ayrıntısına kadar düşünür ve antrenman ya da maç fark etmeksizin her zaman yüzde yüz talep eder. Açıkçası Jürgen babam değildi, ama farklı şekillerde bu rolü benimsedi. Karizması var ve bir takımda doğru atmosferi nasıl oluşturacağını biliyor. Bunun da ötesinde, eğlence ve eleştiri arasında doğru dengeyi bulabiliyor. O, hiç kuşkusuz onun için kendini ateşe atacağın bir koç.

Robert Lewandowski

Pep öyle büyük bir karizmaya sahip ki antrenman sahasındayken otomatik olarak en iyisini yapmaya çalışıyorsun. Yüzde yüz olmadığında seni çok çabuk uyandırabilir. Jürgen ise müthiş bir antrenör ve takımını her maçtan önce motive edebiliyor. Oyuncularıyla nasıl başa çıkacağını, onlara nasıl davranacağını ve onları nasıl motive edeceğini bilen en iyi teknik adam.

İlkay Gündoğan

Pep sahada ne olduğu konusunda çok iyi bir antrenör ancak iletişimi benimle o kadar iyi değildi. Klopp ile kendimi mükemmel bir şekilde tanıyıp anlayabiliyorum. İletişimi çok açık olan insanları severim. Ve elbette Almanca konuşabiliyor olmamız harika. Klopp beni o kadar çok etkiliyor ki bu adam için her şeyi kazanmak istiyorum.

Xherdan Shaqiri

Farklı kültürlerden, farklı bakış açılarından değerlendirmeler bize her ikisinin de nasıl profiller olduğunu anlatıyor. Guardiola, saha içinde bir deha ve onunla çalışan herkes daha iyi bir oyuncu olacağını biliyor. Klopp ise oyuncuların dilinden anlayan ve onların her zaman neye ihtiyacı olduğunu bilen bir iletişim ve motivasyon uzmanı. Onlar tartışmasız son 10 yılın en büyük teknik adamları ve her gün birbirlerini daha da iyi olmaya zorluyorlar. Yok etmeye değil, var olanın üstüne koymaya çalışıyorlar ve futbol tarihinin zincirlerine her yıl yeni ekler yapmak için uğraşıyorlar. Futbolseverler, 2000’li yılların ortalarından beri saha içinde Messi-Ronaldo ikilisinin kariyerlerine ve rekabetine baştan sona tanık oldukları için çok şanslılar. Joseph Guardiola ve Jürgen Klopp’un bize gösterdiklerinin de onlardan aşağı kalır yanı yok. Onlar saha kenarının ve soyunma odalarının Messi ve Ronaldo’su. Ya da Messi ve Ronaldo, yeşil sahaların Guardiola ve Klopp’u mu demeliyiz? Yorum sizin…

 

*Arttırmak: Arttırmak diye bir kelime olmadığına ya da aksi görüş olarak, iki kelimenin de var olduğuna ve iki kelime arasında anlam ayrımı bulunduğuna dair tartışmalar süregelmektedir. 1980 yılına kadar TDK yalnızca artırmak sözcüğüne yer vermiş sözlüğünde. Ancak daha sonra arttırmak da sözlüğe eklenmiş. Ben TDK’dan iki kelimenin de anlamına bakıp arttırmayı kullanmayı uygun gördüm. Konuya dair tartışmalara ilişkin Öğretemediğimiz Türkçe kitabının yazarı Kemal Ateş’in kaleme aldığı köşe yazısı için tıklayınız. 

**Mario Götze, Robert Lewandowski, İlkay Gündoğan ve Xherdan Shaqiri’nin iki teknik adam hakkındaki sözleri www.planetfootball.com sitesinden alınmıştır.


Bunlar da ilginizi çekebilir;

Salieri Mozart’a Karşı: Mourinho vs. Guardiola

Michael Schumacher – Mika Hakkinen: Ateş ve Buz

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More