Futbolda Teknoloji: Çizgiyi Nereye Çekmeli?

Gol çizgisi teknolojisi, video asistan hakem, performans takip sistemleri ve futbolun içindeki diğer teknolojik unsurlar… Rekabetin içindeki mutlak adalet sağlayıcıları mı, yoksa oyunun ruhunu yavaş yavaş ele geçiren “şeytan” icatları mı?

“Bugüne kadar, Hawk-Eye kameralarının tespit edemediği herhangi bir gol çizgisi olayı yaşanmadı…”

FIFA Gol Çizgisi Teknolojisi (GLT) lisansına sahip ilk firma olan İngiliz menşeli Hawk-Eye, spor dünyasının gördüğü en büyük yeniliklerden biri olan devrim niteliğindeki bu teknolojisini tanıtırken yukarıdaki iddialı cümleyi kullanıyordu. Haklılardı da… Ta ki Premier Lig’in COVID-19 arasından geri dönüş haftasına kadar…

17 Haziran günü, pandemi tüm hızıyla dünyayı kasıp kavurmaya devam ederken, Ada spor kamuoyu futbolun Premier Lig ile birlikte geri dönüş haftasındaki olası senaryoları ve yaşanacakları konuşuyordu. Alınan önlemlerin yeterliliği, sağlıklarından endişe eden oyuncular, ligin geri dönüş projesi olan Project Restart’ın durumu gündemi tamamen ele geçirmişti. Herkesin gözü saha içinde olduğu kadar aynı zamanda saha dışında yaşanan bu olağanüstü durumun detaylarında idi. Haftanın ilk maçı ise Villa Park’ta oynanan Aston Villa-Sheffield United maçıydı ve ilk yarının bitimine üç dakika kala yaşanan olay sadece gündemi değiştirmekle kalmadı, teknolojinin spor içindeki varlığının tekrar tartışmaya açılmasına sebep oldu.

Sheffieldlı Oliver Norwood’un sol kanattan kullandığı serbest atış sonrası top kaleye doğru süzülürken pozisyon tehlikeli olmaktan çok uzaktı. Villa kalecisi Orjan Nyland, topu kale çizgisinin hemen bir adım ötesinde kontrolü altına aldığı anda takım arkadaşı Keinan Davis ile çarpıştı ve topla birlikte yan filelere, kalenin içine doğru yuvarlandı. Sheffieldlı oyuncular topun çizgiyi geçtiğine dair cılız itirazlarda bulunurken, hakem Michael Oliver saatini göstererek GLT’den herhangi bir uyarı almadığını anlatmaya çalışıyordu. O an saha içinde bir kargaşa çıkmaması ve itirazların şiddetlenmemesi, aslında bir anlamda bu teknolojiye duyulan güvenin de göstergesiydi. Pozisyonun akabinde ne Hakem Oliver’ın saatine bir gol bilgisi geldi, ne de VAR odasından herhangi bir uyarı… Ancak tekrar çekimlerinde net olarak gözüken bir şey vardı. Nyland topla birlikte kalenin içindeydi.

Sheffield United fume at VAR v Villa as Nyland appears to score ...

Tüm Premier Lig takımları gibi sosyal medyayı oldukça aktif kullanan Sheffield United hesabı yöneticisi, attığı mesajla yaşanan durumu biraz da tiye alarak GLT’nin o esnada çalışmadığını ima ediyordu. Bu kadar yüksek teknoloji ürünü olan bir sistem anlık olarak kesilebilir miydi? Ya da bu tarz bir kesintide dahi sistemi devreye alabilecek bir yedek plan yok muydu? Bu sorulara cevap bulabilmek adına gelin GLT’nin çalışma prensibine bir göz atalım.

GLT nasıl çalışıyor?

Hawk-Eye kameralarından birinin stadyumdaki yerleşimi

Hawk-eye ya da şahin gözü aslında bir bilgisayar modellemesi ve topun rotasını oyun süresince istatistiki bir yöntemle hesaplama üzerine kurulmuş. Bu istatistiki yöntem 3 boyutlu bir uzayda izdüşümleri bilinen bir noktanın yerinin hesaplanmasına dayanıyor. Sistem, özellikle gol çizgisi civarına yoğunlaşmış ve çatı da dahil stadyumun farklı bölgelerine yerleştirilen en az yedi kameradan oluşuyor. Bu kameraların hassasiyeti ve yüksek hızda görüntü işleyebilme yetenekleri bu teknolojinin seviyesini belirleyen en önemli parametreler. Kamera sayısının fazlalığı ise tamamen topun pozisyonunun yakalanma olasılığını arttırmak ile ilgili. Topun anlık hareketini ve yerini saptamak için bu yedi kameradan sadece bir tanesinin bile topun belli bir kısmını tespit etmesi yeterli. Yani tüm kameraların aynı anda ya da belli sayıda kameranın topun tamamını görüntülemesi gerekli değil ve aslında bu bile tek başına bu teknolojinin seviyesinin ne kadar yüksek olduğunu gösteriyor. Bu kameraların yerleşim düzeni ve pozisyonlanmaları o kadar farklı ki, topun birkaç kameranın farklı açılarında görüntü vermesi neredeyse kaçınılmaz. Dolayısıyla bu farklı görüntüleri matematiksel bir model altında işleyen bu teknoloji topun pozisyonun milimetrik mertebede saptayabiliyor. Ayrıca sistemin hassasiyeti, kale çizgilerinde ya da kale direğinin doğrusallığında oluşacak geometrik bir sapmadan da etkilenmiyor. Gol çizgisi etrafına yoğunlaşan çekimlerde, topun tamamı çizgiyi geçmesi durumunda da hakemin kolunda bulunan saate bir sinyal gönderiliyor ve hakem gol kararını veriyor.

Görünürde hata oranını neredeyse sıfıra indiren bu sistemin ilk kullanılışı da yine İngiltere’de kriket sporunda oluyor. Akabinde badminton, tenis, voleybol ve rugby gibi sporlarda hayata geçiriliyor. Özellikle bu teknolojinin Wimbledon’da devreye girişi spora bakışın oldukça geleneksel olduğu İngilizler ve bu turnuva özelinde devrim niteliğindeydi. 2013 itibariyle Premier Lig’e entegre edilmesi, aslında bu teknolojinin de bir anlamda daha da gelişmesine yol açtı. Çünkü futbol, tüm bu sporlara göre daha fazla göz önündeydi ve dünyanın dört bir tarafındaki milyonlarca izleyiciye ulaşıyordu. Yapılacak herhangi bir hata, bu yöntemin sorgulanmasına yol açacak ve hatta teknolojinin güvenilirliğini önemli ölçüde sarsacaktı. Dolayısıyla teknoloji ve “know-how” sahibi şirketler her sene üzerine daha da fazlasını koymak zorundaydılar.

Aston Villa-Sheffield United maçı bu sistemin teklediği ilk karşılaşma değil. Brezilya’da düzenlenen 2014 FIFA Dünya Kupası, bu teknolojinin kullanıldığı uluslararası ilk futbol organizasyonuydu. FIFA, teknolojinin turnuvaya adaptasyonu için Alman GoalControl firması ile anlaşmıştı. Henüz ilk maçta Fransa’nın Honduras karşısında bulduğu gol önce stadyumun ekranına GLT kararı olarak “NO GOAL” şeklinde yansıyıp iptal olacak iken, sonrasındaki tekrar kontrolde saniyeler içinde gol kararı çıkıyordu. Bu az da olsa soru işaretli başlangıca rağmen, GLT’nin verdiği gol kararı doğruydu. Benzema’nın vuruşu sonrası top önce yan direğe, sonra da kaleciye çarpıp içeri düşmüştü. Top çizgiyi geçmişti ve nihayetinde ufak bir kafa karışıklığı haricinde teknoloji insan gözünün yakalamayacağı bir pozisyonda gol kararı vermişti. Sistemin önce pozisyonun gol olmadığı yönündeki kararı, topun direğe vurup çizgi ile temas etmesindeki durumdan ötürüydü. Kaleci ile temasın ardından içeri düşen topun ikinci görüntüsünde ise sistem çalışmış ve gol kararını vermişti.

Gol çizgisi teknolojisinin teklediği bir diğer sene ise 2018 olmuştu. Fransa Lig Kupası çeyrek final maçlarında, önce PSG-Amiens ve ardından Angers-Montpellier karşılaşmalarında atılan iki nizami gol teknolojinin dikenli tellerine takılmıştı. Fransa Futbol Federasyonu GLT için, 2014 Dünya Kupası’nda FIFA’nın tercihi olan GoalControl ile çalışıyordu. Ancak bu iki kritik hatanın ardından lig yetkilileri “önlem” olarak, 2018-2019 sezonunun kalanında gol çizgisi teknolojisini askıya almaya karar verdi. Bu kötü tecrübeye rağmen Fransızlar, 2019-2020 sezonu için pazarı yavaş yavaş ele geçirmeye başlayan Hawk-Eye ile dört yıllık bir kontrata imza attılar. Böylece İngiliz şirket, Premier Lig, Serie A, La Liga ve Bundesliga’nın ardından League 1 ile de anlaşmaya vararak Avrupa’nın 5 büyük ligine teknolojisini pazarlamayı başardı.

17 Haziran’a kadar da Hawk-Eye, problemsiz bir şekilde sistemin çalışmasını sağladı. Geçtiğimiz sezon içinde başlarına gelen tek olay ise League 1’da biraz da yüzleri gülümsetecek bir gelişme sonucu yaşandı. 21 Aralık akşamı oynanan Nice-Toulouse maçı öncesinde GLT’de kullanılan bazı “önemli” kablolar fareler tarafından yenmiş ve sistemin bu maç için kullanılamayacağı bildirilmişti.

Villa Park’da ne oldu?

Peki ne olmuştu da isminin anlattığı gibi bir şahin gözü kadar hassas ve yıllardan beri hatasız çalışan Hawk-Eye teknolojisi 17 Haziran günü hem de Premier Lig gibi futbolun en önemli vitrininde bir anda devre dışı kalmıştı? Hawk-Eye, aynı günün akşamında olay henüz sıcaklığını korurken resmi Twitter hesabından sistemin hata yaptığını kabul ederek bir özür mesajı yayımladı. Mesajın içeriğinde problemin kök nedeni ile ilgili, çok da ikna edici olmayan bir açıklama da yer aldı. Hawk-Eye’a göre, pozisyon içinde o karede yer alan kaleci, Villalı defans oyuncusu ve kale direği, gol bölgesi etrafındaki 7 kamerayı aynı anda bloke ederek sağlıklı bir görüntü almalarını engellemişti. Premier Lig’de 2013 itibariyle devreye alınan ve o güne kadar bu teknolojinin kullanıldığı yaklaşık 9000 maçta buna benzer bir problem yaşanmamıştı ve bu firma için de bir ilk demekti. Sistemde olması muhtemel yapısal bir problemle ilgili iddialara da, o maçın hemen öncesinde tüm altyapının IFAB kurallarına göre tekrar incelendiğini ve fonksiyon testlerinin yapılarak  sistemin çalışabilir durumda olduğunun yetkililerce onaylandığını söyleyerek cevap veriyordu Hawk-Eye.

Oldukça yüzeysel kalan bu mesaja Sheffield United tarafından gelen tepkiler de açıklamanın çok da inandırıcı bulunmadığı yönündeydi. Teknik direktör Chris Wilder, dünyanın en teknolojik liginde futbol sahasının her bir köşesini çekme kabiliyeti olan bu son derece ileri teknolojinin böyle bir pozisyonda golü tespit edememesinin kızgınlığını ve hayalkırıklığını yaşadığını söyledi. Wilder, bir önceki sezon oynadıkları Tottenham maçında bir ofsayt pozisyonu için yağmur altında dakikalarca VAR odasından gelecek bilgiyi beklediklerini ve bu esnada futbolcuların oyundan koptuklarını sözlerine eklerken, bu tarz kurallar uygulanacaksa aynı titizliğin bugün neden onlar için gösterilmediğini de sorguladı.

Wilder’ın serzenişleri aslında sadece bugüne ve bu yaşanan olaya özgü bir tepki değil. Premier Lig’de bu tarz hatalara karşı futbolcular ve teknik adamlar dünyanın herhangi bir yerindeki futbol ortamına göre oldukça kontrollü ve aklı başında demeçler verir. Kaldı ki, bu tarz bir hata da hakikaten teknolojinin kullanılmaya başlandığı günden beri ilk kez yaşanıyordu. Aslında Wilder’ın açıklamalarının satır aralarını okuduğumuzda buradan birkaç mesaj çıkarabiliriz. Teknoloji kullanımı ve oyunun doğallığını kaybetmesi arasında çok ince bir çizgi olduğu, bu tarz sistemlerin günün sonunda oyuna yüzde yüz bir adalet getirmediği ve son derece ileri teknolojiler olsa bile arka planda tüm bu sistemleri anlık olarak denetleyen bir insan aklı olması gerektiği…

Teknolojide sınır gerekli mi?

Futbolu teknolojiye tamamen teslim etmeli miyiz?

Teknolojinin gelişimi son on yılda devrimsel bir hal aldı. Büyük verinin işlenmesi ve yapay zeka uygulamaları sadece endüstrinin değil hayatın neredeyse her alanında türlü örneklerle karşımıza çıkıyor. İnsanoğlu her türlü problemi çözmeye yönelik yaklaşımlar geliştirme yetkinliğine sahip ve hala insan aklından daha üstünü yok. Ancak veri işleme yetkinliklerimiz sınırlı olmakla birlikte ürettiğimiz yaklaşımları modellemek ve problemleri kısa sürelerde çözmek için gerekli algoritmalara sahip değiliz. İşte sporun içinde teknoloji kullanma zorunluluğu da tam olarak burada başlıyor. İnsan gözü, yaklaşık 70cm’lik çevre ölçüsüne sahip yuvarlak futbol topunun, 12cm kalınlığındaki kale çizgisi üzerindeki dansını milisaniyeler ile ifade edilen zaman dilimlerinde ayırt etme yetisine sahip değil. Ya da, bir yan hakem maç içinde yaşanan bir ofsayt pozisyonu hakkında milisaniyeler ölçeğinde karar vermeye çalışırken aynı anda hem topun ayaktan çıkışını, hem defans çizgisini ve de son adamın pozisyonunu süzmesi, insanoğlunun yapabileceklerinin bir miktar ötesinde. Dolayısıyla, bu noktalarda teknolojiden yardım almak ve futbolun içine bu unsurları entegre etmek kadar doğal bir şey yok. Hele ki teknoloji, saha dışında oyuncuların antrenman verimliliklerin arttırılmasına yönelik veri analizleri, akıllı topların geliştirilip saha içinden veri toplanması, giyilebilir teknolojik ürünler, stadyumlardaki yüz tanıma sistemleri gibi farklı noktalarda sporun içine girmişken, saha içinde de kaçınılmaz olarak yer alıyor ve almalıdır.

Ve fakat…

Sıkça dillendirilen futbolun ruhu da burada devreye giriyor. Oyunun akışkanlığı, otantikliği ve adalet terazisinin ayarlarını tümden bozmadığı sürece de yapılan hatalar, futbolun ruhunu canlı tutan ve aslında bu oyunu kalpten sevenlerin her hafta stadyumlara koşmalarının ya da televizyon karşısına oturmalarının temel sebepleri arasındadır. Rekabetin ve paranın olduğu yerde elbette mutlak adalet arayışı önemli ve teknoloji bu anlamda oraya ulaşmak için şu an elimizde olan en büyük araç. İstatistikler, modeller ve teknolojinin spora adapte edilebilecek her türlü bileşeni, oyunu daha iyi hale getirmek, sporcuların verimliliğini artırmak ve hep bahsettiğimiz futbolun taktiksel evriminin zincirlerine yenilerini eklemek açısından mutlak suretle kullanılmalı. Ancak oyunun içindeki o devamlılığı ve değişkenliği kaybetmemek de oldukça önemli. Yıllar evvel teknik adamların amansız rekabetlerini konuşurken beslendiğimiz hikayelerde saha dışından birçok unsur yer alıyor. Modern zamanların oyununda ise saha içine daha fazla bakıyoruz, oyuna etki eden daha fazla parametre var ve üzerine konuşabileceğimiz teknik-taktik anlamında çok fazla veriye sahibiz. Bunları bize sağlayan ise her gün daha da gelişen ve çıtayı daha yükseğe koyan teknolojinin bileşenleri.

Gol çizgisi teknolojisi de bu bileşenlerin belki adalet anlamında futbol sahalarına en belirgin katkıyı yapanlarından biri. Oyunu kesmeden, oldukça yüksek hassasiyette, hem hakemleri hem de oyuncuları rahatlatan bir yenilik. Teknolojinin uygulandığı bu on sene içindeki en büyük hataydı belki de Aston Villa-Sheffield United maçında olan. Kanımca buradan çıkarılabilecek en büyük dersler, gerek saha içinde gerekse saha dışında kullanılan bu sistemlerin birbirleriyle daha fazla konuşabilmesini sağlamak, bu adaptasyon esnasında oyunun akıcılığına zarar vermemek ve arka plandaki bir insan aklının sürekli anlık olarak denetim mekanizması şeklinde çalıştığı bir plan ortaya koymak. Bu sayede teknolojinin bu tarz belirgin hatalar yapmasının önüne sürekli şekilde geçilebilir ve başta söylediğimiz oyunun ruhu da “olabildiğince” korunabilir.

GLT 2010’da olsaydı…

Belki futbol dünyası muhafazakar kalıplarını daha evvel kırabilmiş olsa ya da teknolojik gelişmelerin spora adaptasyonu daha erken yapılabilmiş olsa bizler 2010 Dünya Kupası’nda aşağıdaki senaryoyu yaşayabilirdik.

“İngiltere, ezeli rakibi Almanya ile çeyrek finale çıkma mücadelesi veriyor. İngilizler tarihlerindeki en iddialı kadrolardan biri ile bu sefer dünya kupası sahnesindeler ve hedefleri hem kupanın hem futbolun evlerine dönmesini sağlamak. Maçın ilk yarısı oynanırken Almanlar 2-1 önde ancak İngiltere oyunun kontrolünü ele geçiriyor ve Almanya kalesinde üst üste pozisyonlar buluyor. Dakikalar 38’i gösterirken, Frank Lampard ceza sahası dışından muhteşem bir aşırtma vuruşla topu Neuer’in koruduğu kaleye gönderiyor. Top üst direğe çarpıyor ve kale çizgisinin ne tarafına düştüğü belirsiz bir şekilde tekrar dışarıya doğru falso alıyor. İngilizler gol itirazında bulunurken, hakem Jorge Luis Larrionda kısa bir duraksamanın ardından gol çizgisi teknolojisinin kendisini uyarmasıyla golü veriyor. Beraberliği yakalayan İngilizler, ilk yarının sonunda arkalarına aldıkları bu rüzgarla rakiplerini eleyip çeyrek finale ve oradan da kupaya uzanıyorlar. Futbol tam 44 sene sonra evine dönüyor…”

1998 yapımı meşhur Sliding Doors filmindeki gibi bir paralel senaryo hiçbir zaman yaşanmadı bu maçta. Filmin başında Gwyneth Paltrow’un oynadığı Helen karakteri, birkaç saniye ile evine gitmek için kullandığı metroyu kaçırınca hayat onu bambaşka bir yere götürüyordu. Ama izleyici, onun metroyu yakaladığı durumda yaşanan senaryoyu da izliyordu. Sonuç olarak Helen, hikayenin iki farklı akışında da bambaşka yollardan geçerek hayatının aşkını buluyordu.

Aynı iyimser sonu İngilizler için söylemek çok zor. Çünkü 2010’da, Lampard’ın çizginin neredeyse yarım metre içine düşen topun gol olup olmadığını anlayacak bir teknoloji kullanılmıyordu ve İngilizler maçı 4-1 kaybederek kupaya veda ediyorlardı. Kapılar onlar için 2010’da kapandı ve futbolun mucitleri hala o kapıyı açmaya ve futbolu evlerine geri getirmeye çalışıyorlar. Teknolojinin giderek daha fazla kullanıldığı bir futbol dünyasında belki ileride şansları biraz daha fazla olacaktır, ne dersiniz…


Bunlar da ilginizi çekebilir;

Dünya Kupaları: 1930-1934

Futbolda Savunma Sanatları: 1. Sone

 

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More