Sacchı’nin Yolundan Sapmak

Carlos Bilardo, 1986 dünya kupası öncesinde 4’lü savunmadan vazgeçip 3’lü savunmaya geçmiş ve alınan kötü sonuçlarında etkisiyle çok eleştirilir hale gelmişti. Defans hattındaki bir oyuncuyu orta sahaya çekerek Maradona için istediği serbestliği böyle sağlayabilecekti. Ama onun 3’lüsünün en önemli yanı kanat bekleriydi ve bu bek kullanımı 3-5-2’yi farklı bir boyuta taşımıştı.

O güne kadar 3-5-2 bir savunma sistemi olarak kullanılıyordu. Bununda en büyük sebebi, Inter ile Şampiyon Kulüpler Kupasını kazanmış bir başka Arjantin asıllı teknik direktör Helenio Herrera’nin catenaccio’suydu. Onun bu sistemi İtalya’da 30 seneden fazla süredir kullanılıyordu ve değiştirmeye de pek niyetleri yoktu. Özellikle 86’da ki Carlos Bilardo’nun 3-5-2’li Arjantin’i şampiyon olunca bu kullanım dünya çapında ilgi görmeye başladı. İtalya gibi uzun zamandır 3’lü savunma ve türevlerini gelenek haline getirmiş (daha çok 3-4-3 ve 3-4-1-2) Almanya, 86’dan sonra daha sıkı sarıldı 3’lü defansa. 90’da Dünya Kupası’nı yine 3’lü oynayan ve Carlos Bilardo ile finallere gelen Arjantin’in elinden aldılar.

Ancak o dönemde İtalya topraklarında oyunu değiştirmeye çalışan biri vardı. Profesyonel oyunculuk kariyeri bulunmayan bir ayakkabı tamircisi, dünya futbolunu 3 Hollandalısı ile sarsıyordu. Daha sonra Milan efsanesini yaratan adam olarak anılacak Arrigo Sacchi, 3’lü defanstan ayrılıp 4’lü çizgi defansa geçerek 3-5-2’nin karşısına 4-4-2 ile çıktı. Bu oyunun ortaya çıkmasına neden olan elbette Hollanda ekolünün mimarı Rinus Michels’di. Onun Hollanda ve Ajax takımlarının bir bütün olarak hareket etmesini örnek alarak kolektif bir oyun üzerinde çalıştı ve sonunda herkesin bugün bile konuştuğu Milan’ı yarattı. Rinus Michels’ın total futboluna Sacchi ufak bir ilave yapmıştı: “PRES”

Sacchi’nin Milan’ının o günlerde İtalya’da bir devrim niteliği taşıyan 4’lü defansın dışında başka bir sürprizi daha vardı. O günün Milan’ı, topu kaptırdığı yerde pres yapıyordu. Çünkü Sacchi, hücum futbolunu kendine ilke edinmişti ve topu geri kazanmanın yolu pres yapmaktan geçiyordu. Rakibi ikinci bölgeye çekmeye çalışmıyordu. Ayrıca, kalesinden oldukça ileride kurduğu defans hattının 35-40 metre geri koşmasını engellemek istiyordu. Dar bir alanda rakibi sıkıştırarak oyun boyunu kısaltmanın yolunu aramıştı ve bunun tek yolunun pres yapmak olduğunu kavramıştı.

O günlerde deli deniyordu ona. Bielsa’nın “Yeni fikirlerle gelen bir adam başarana kadar deli olarak görülür.” cümlesini her ne kadar kendini ifade etmek için söylemiş olsa da, oyuna farklı bakış açıları getiren Sacchi, Bielsa, Terim, Klopp gibi teknik direktörler önce deli sonra dahi olarak anıldılar.

Fatih Terim’in Milan tecrübeside aslında Sacchi’nin ayak izlerini taşımasından ileri gelmekte. İtalyan futboluna kendi karakterini yansıtmış ve oyun felsefesini kabul ettirmiş bir adam. Öyle ki, bugün bile İtalya’da özellikle Floransa’da bir efsane olarak anılır Fatih Terim. Kendi teknik direktörlük kariyerini hücum futbolu üzerine inşa etmiş, bunu yaparken de özellikle 1997’den sonra pres oyununu takımına aşılamış ve Türk futbol tarihinin kulüpler bazındaki en büyük başarısına imza atmıştı. Onun Galatasaray’ı daha sonraları “gegenpressing” olarak net bir şekile sokulacak pres oyununun oynayan ilk kulüptü diyebiliriz. Çünkü Jurgen Klopp’un gegenpressing’nin ilham kaynağı her ne kadar Sacchi’nin Milan’ı olsa da ondan farklılık gösteriyordu.

Klopp, Dortmund teknik direktörü iken Real Madrid’i 4 golle geçtiği Şampiyonlar Ligi yarı final maçından sonra yayıncı kuruluşa demeç verdiği sırada stüdyodaki hoş sürpriz ile duygulanmıştı. Mikrofonun diğer ucunda Sacchi vardı ve Klopp’un Dortmund’u içinde övgü dolu olan sözlerle anlatıyordu. En sonunda Klopp, Sacchi’ye “Her şeyi senin Milan’ından öğrendim.” diyerek oyun yapısının Sacchi tabanlı olduğunu açıkça belirtiyordu.

Terim’in 2000 yılında ki Galatasaray’ı da aslında tam bir Sacchi tabanlı oyuna göre dizayn edilmişti. Topu ileriye taşımak için pas yolları kullanılıyor, Hagi gibi bir usta ayakla yetenek skalası tavana çıkartılıyor, sürekli pres yapan bekler, orta saha oyuncuları ile takım tamamlanıyordu. İnsanlar geçmişten bahsettiğinde oyunu değiştiren bu takımdan bahsetmeden anlatamazdı 90’larda ki futbolu.

Aradan geçen 18 yılda Galatasaray da, oyun da, Fatih Terim de değişti. Bugün onun Galatasaray’ı hiç bir Fatih Terim takımına benzemiyor. Tüm teknik direktörlük kariyerini, hücum etmek üzerine kurmuş, pres oyunundan asla vazgeçmemiş Fatih Terim, bugün savunmayı 5’leyen, bazen çift defansif orta saha ile oynayan bir teknik direktöre nasıl evrildi? Oldukça merak uyandırıcı bir soru.

Bu sorunun cevabını anlatmak için tekrar 1986’ya dönmem gerek zira o günlerde Johan Cruyff’un sıkça dile getirdiği ve “futbolun katili” olarak adlandırdığı bir mevki gibi bugün de yeni futbolun bir katili var.

Arjantin 1986

Arjantin, iki kanat bekini hücumcu bekler olarak kullandı. Birinci görevleri kanat organizasyonlarında aktif rol almak, ikinci görevleri ise savunma yapmaktı. Zaten Bilardo’nun 3-5-2’sini, Helenio Herrera’nin catenaccio’sundan ayıran şeyde bu bek kullanımıydı. Ancak Cruyff, 3-5-2’nin (Bilardo’nun tabi ki) devrim niteliğinde bir taktiksel açılım olduğunu kabul etmesinin yanında, Bilardo’nun bu sistem üzerinde kullandığı kanat beklerinin bir zaman sonra kötü niyetli teknik direktörler tarafından suistimal edilerek beklerin savunma ağırlıklı oynatılacağını ve 5’li savunmalar ile karşı karşıya kalınarak oyunu kitlemeye yönelik aşırı savunmacı sistemler türeyeceği kehanetinde bulunarak bu sisteme “futbolun katili” dedi.

Günümüz futbolunda 4’lü savunma oynamayan takımlar oldukça az. Bu nedenle bek kullanımları 3’lü savunmalara göre farklı. Özellikle Brezilyalı hücum beklerinin Avrupa piyasasında el üstünde tutulmasının başlıca nedeni olan bir kanat forveti gibi oynama becerileri üzerine, futbolun katili teknik direktörler, geride sayıca az yakalanmamak için başka bir tetikçi buldular.

DEFANSİF ORTA SAHA

Franz Beckenbauer, Ronaldo Koeman, Gheorge Popescu, Franco Baresi, Daniel Passarella, Lothar Mattehaeus, tüm bu oyuncuların ortak noktası sadece dönemlerinin en iyi merkez savunmacıları olması değil, aynı zamanda muhteşem teknikleri ile birer ball-playing defender olmaları. Bu tip oyuncular genelde iki stoperin arasında ve birazcık arkalarında süpürücü olarak kullanılırdı. Bu olay Karl Rappan’ın 1-3-3-3 sistemi içerisinde başladı ve sonra gelişti.

Bu oyuncular sadece savunmacı değildi. Geriden oyunu kurabilen birer orta saha oyuncusu gibi davranan, teknikleri son derece iyi oyunculardı. İtalyanlar daha sonra ball-playing defender kullanmayıp 3 düz stoper ile oynadıktan sonra regista‘ları icat ederek 3’lü savunmayı faklı bir boyuta getirmedi değiller ancak uzunca bir süre oyunun en büyük rolü bu oyunculardaydı. Sonra Brezilyalılar arkadaki süpürücüyü öne koyarak ön libero denen defansif orta saha oyuncularının doğmasına neden oldular.

Carlos Dunga bu mevkinin ilklerindendi ve 1994’de elde edilen başarının ardından ön libero kullanımı yaygınlaştı. 4’lü savunmalar oyunun hakimi olurken, ön liberolar hayatı önem arz etmeye başladı. Franz Beckenbauer’in geride yaptıklarını orta sahada yapan adamlar türemeye başladı. Elbette onun gibi efsaneleri çok az görüldü ancak defansif orta saha oyuncuları futbolun vazgeçilmezleri olmaya başladı. Her sistemde olduğu gibi ön liberoların kullanıldığı sistemlerde evrim sürecine girdi ve bazıları bu oyuncuları bir ön stoper gibi kullanmaya başladı. Hatta bazı teknik direktörler ball-playing özelliğine sahip stoperleri bazı maçlarda (Jose Mourinho’nun Pepe’yi Barcelona maçlarında kullandığı gibi) defansif orta saha gibi oynattığı zamanlarda oldu. Sistem değişime uğradı ve ön liberolar artık birer ön stopere dönüştü.

Özellikle 3’lü orta saha kurguları bir defansif orta saha oyuncusu, iki merkez orta saha oyuncusu ile oluşturulduğunda, rakip orta sahası karşısında sayıca az kalabiliyor. Zira defansif özelliği yüzünden stoperlerin arasına girdiğinde 2 merkez orta saha oyuncusuna biniyor tüm yük. 5-4-1 gibi dizilen takımların hücum ederken orta sahadaki eksiklikleri nedeniyle atak hızları oldukça düşüyor. Bu doğrultuda orta sahanın hem hücum hem savunma anlamında gücü düşüyor. Takım savunmasına etkisi bir hayli fazla olduğu gerçeğinin yanında bazı şeylerden feragat etmenize neden oluyor.

2018-19 Galatasaray Savunma Düzeni

Fatih Terim’in 2017-18 sezonun devre arasında takımı aldığında yaptığı ilk şey oyun formasyonunu 4-3-3’te sabitlemek olmuştu. Ndiaye’nin Stoke City’e transferinden sonran iki defansif orta saha oyuncusu ile bazende Selçuk İnan gibi gerçek 8 numaraları kullandı bu alanda. Orta sahada kim olursa olsun, Fatih Terim orta saha kurgusunu bir kenara bırakıp savunma bazında bir değişikliğe gitti.

Akan oyunda ve duran topta oldukça gol yiyen bir takımı 5-4-1 bir gibi savunmada dizerek ve ikinci bölgede rakibin rahat hareket etmesini engelleyecek dozda bir baskı ile savunma zafiyetlerini en aza indirmek istedi ve bunu başardı da. Zira Galatasaray, 2017-18 sezonun ilk yarısında 17 maçta 22 gol yemişti. Sezonun ikinci yarısında ise takım 11 gol yedi. 9 maçta kalesinde gol görmedi. Hücum anlamında da Karabükspor ve Bursaspor maçlarında atılan 12 golün dışında standart (En çok 2-0 ve 2-1 biten maçlar var.) skorlar alındı. İlk yarıdan bir gol fazla atıldı ama söylediğim gibi sezonun ilk yarısına göre çok farklı iki takıma dönüşmüş Bursaspor ve Karabükspor maçlarında atılan 12 gol savunmaya verilen önem sonrası hücumdaki aksamaları yokmuş gibi gösterebilir ancak bu olanı görmeyi reddetmekten başka bir şey değil.

Fernando’nun orta sahada yer alması gereken yer

Fernando ve Donk’un ilave görevi olan savunmaya yardım etme işini, belli bir zaman sonra asli görevleri gibi kabul etmeye başlayınca orta sahadaki ball-playing konusunda etkin oldukları alanda iş yapamaz noktaya geldiler. Bunu çözmek için çözümü hızlı iki adet kanat oyuncusu ve onlara topu ulaştıracak bir 8 numara olarak görenler, bireysel yeteneğe bağımlı takımlar oluşturmaya başladılar. Igor Tudor’da onlardan biriydi ve ne yazık ki şu anki Galatasaray’da hala ondan (kadro yapısı nedeniyle) bir parça taşımaya devam ediyor.

Fatih Terim’in mecburen kullandığı stoperlerin arasına giren defansif orta saha oyuncusu, savunma anlamında fazla adamla ceza sahası ve çevresini savunmakta işe yarayabilir (Geçen sezon akan oyunda en az gol yiyen takımdı Galatasaray) ancak hücum etmekte sizin elinizi biraz zayıflatıyor. Çünkü 3’lü dizayn edilen bir orta saha kurgusundan eksilen bir adam önündeki iki merkez orta saha oyuncusunun da geriye yaslanmasına neden oluyor. Hücum etmek için ileriye çıkmaya çalıştıklarında stoperlerin arasına girmiş defansif orta saha oyuncusu ile merkez orta saha oyuncularının arasında 20-25 metrelik bir mesafe (boşluk) oluşuyor. Bu alan rakiplerin rahatça merkezden gelmesini sağlayacak kadar büyük bir alan. Kaptırılan her top, yapılan her kısa pas hatası (Galatasaray orta sahası şu an %84 pas isabeti ile oynuyor) bu alanı kullanan rakiplerce işleniyor ve birden fazla pozisyon olarak geriyor dönüyor. Bazı maçlarda gereksiz baskı yemesine neden oluyor ki bu kaptırılan top sonrası oluşan pozisyonlardan çok daha tehlikeli.

Baskı sonrası tercihler

Galatasaray, kendi birinci bölgesinde build-up play için hazırlanırken önce merkez orta sahalara topu aktarıyor. Bu oyunculara baskı geldiğinde onların ilk tercihleri genelde bek oyuncuları oluyor çünkü bekler stoperlerin arasındaki defansif orta sahaların varlığı sayesinde daha rahat hareket ediyorlar. Ancak onlara da baskı geldiğinde topa sahip olma adına geriye doğru bir pas trafiği başlıyor ve sonunda Muslera’ya kadar geri giden ve onu uzun ve yüksek bir top ile defansı rahatlatmak için yaptığı tercih ile build-up play başlamadan bitiyor.

Galatasaray’ın bu uzun pas tercihleri, topa sahip olmak adına yapılmıyor. Uzun top tercihinin iki nedeninden biri pas oyununun tercih edilmemesinden dolayı yaşanan sıkıntı. Diğeri ise Julian Nagelsmann‘ın Jurgen Klopp için sarf ettiği üstü kapalı sözlerde yatıyor.

Nagelsmann, bir röportajda “topun kontrollü kaptırılmasına karşı olduğundan” bahsetmişti. Jurgen Klopp’un gegenpressing için topu kontrollü bir şekilde rakibe verdiği ve rakibin beklerini çıkartana kadar avını beklediğine dair bir teori konuşuluyordu o dönem. Nagelsmann, pres yapma üzerine kurulu sistemlerde topun rakipte olması gerektiği için bu tip şeylerin tercih edilmesinden bahsetmişti.

Fatih Terim’de buna benzer bir şey yapmakta ve topa sahip olup, pas oyunu oynamak yerine oyunu ikinci bölgede oynamak ve rakibi aynı bölgede sıkıştırmak için uzun toplardan yararlanıyor. Burada sırtı dönük oynamasını bilen bir oyuncu eksikliği de yaşıyor ancak topun rakipte olmasına da ihtiyacı var. Yani aslında bir win-win durumu söz konusu. Topu forvet oyuncusu indirebilirse oyun kurulabilir. İndiremezse pres yapmak için uygun ortam oluşur. Geçen sezonun ilk yarısındaki Tudor döneminde topa yüzde 61 ile sahip olup 489 pas yapıyordu Galatasaray. Fatih Terim’den sonra bu oran 394 pas yüzde 57 ile topa sahip olma olarak değişti. Bu sezon ise 354 pas yüzde 54 topa sahip olma oranına sahip Galatasaray. Değişen oyun yapısı, savunma anlamında güçlendirirken takımı hücum anlamında tökezlemesine neden oluyor. Daha az topa sahip olup daha çok baskı yiyebiliyor bu şekilde ve oyunu tamamen kontra atak futboluna evrilebiliyor. Bu Galatasaray için Fatih Terim ile olan birlikteliklerinde yepyeni bir düzen demek.

Hücuma çıkarken ortalama pozisyonlar

Orta sahanın eksik kalıp hücuma çıkarken yaşanan sorunların üzerine bir de pas oyunu tercih edilmediğinde, yüksek ve uzun toplarla rakip sahaya oyunu taşımak, taşıyamadığında pres ile kazanıp tekrar hücum etmek üzerine kurulu düzende Eren Derdiyok gibi oyuncuların önemi artıyor. 2018 dünya kupasında isabetli şutu olmamasına rağmen Fransa Milli Takımı’nın kupayı kazanmasında önemli rolü olan Oliver Giroud‘nun tüm dünyaya gösterdiği gibi forvetlerin tek görevi gol atmak değil.

Galatasaray’ın 2018 dünya kupası sahibi Didier Deschamps’ın Fransa’sından fazlaca etkilendiğini söylemek gerek. Bu bir bakıma oyun tarzını revize etmek ve mevcut kadro yapısına göre pragmatik davranmak olarak nitelenebilir ancak 2019-2020 sezonu için yapılacak hazırlıklarda daha net belli olacağı yaz transfer sezonunda bu oyunu geliştirmenin yollarını kolaylaştıracak transferlere yönelip yönelmeyeceği gelecek için belirleyici olacak. Fatih Terim, gegenpressing yerine daha dengeli bir oyun oynamayı tercih edecek mi bundan sonraki kariyerinde bu transfer sezonu bunu anlatacak bize. Elbette presi bir silah olarak kullanmaya devam edebilir ancak topyekûn bir saldırı, pres ile rakibi boğma ve benzeri bir oyunu beklemek hayal olacaktır. Zira görünen o ki, bu oyunu hayallerine giden yolda en doğru (bir miktar hata payı içerse de) seçenek olarak görüyor.

Eren Derdiyok mevcut ortamda elindeki tek gerçek forvet. Onu orta sahaya yakın konumlandırmasının sebebi, stoperlerin veya Muslera’nın ilk build-up play’in başarısızlığı sonrası oyun rakip sahaya yıkmak için uzun oynamaları ve bu atılan topları arkadaşlarına indirmekten başka bir şey olmadığından bahsetmiştik. Bu bilerek ve isteyerek topu rakibe vermek ve ilk anda saldırmak için düzeni içine rakibini çekmek için kullandığı kadar Fransa Milli Takımı’nda Giroud’nun yaptığı gibi topu kontrol edip, stoperlerin arasına girdiği için merkez orta sahaları da kendine doğru çeken defansif orta saha oyuncusu ile merkez orta saha oyuncularının ileri çıkmasını sağlamak olarak da anlatılabilir.  Bu amaçla Eren Derdiyok’un görevi o topları bir şekilde kontrol etmek ve ya arkadaşına indirmek.

Pas ile rakip sahaya yerleşemediğinizde kullandığınız bu opsiyonun yüzde yüz çalıştığını söylemek mümkün değil. First touch konusunda sıkıntısız bir forvet oyuncusu ile daha kesin sonuçlar alabilirsiniz belki ancak savunmadaki sıkıntıları yok etmek için bu tip yararı tartışılan opsiyonlar tercih ediyorsanız ve bunun bazı yan etkilerinin de sizi zor duruma sokacağından şüpheniz olmasın.

2018-19 Sezonu first touch ve top kaptırma değerleri

Forvetlerin, rakip ceza sahası ve çevresinde pas istasyonu olması kabul gören bir tercihtir ama bunu orta saha civarına çekerek takımı hücuma çıkarmak için kullanmak 90’ların sonlarında bile pek tercih edilen bir seçenek değildi. Hele ki Fatih Terim tarafından…

Eren Derdiyok üzerinden Hücuma çıkış

Bu şekilde Eren Derdiyok üzerinden hücuma çıkışın, birinci opsiyon haline gelmesi sadece kadro yapısı ile veya orta saha rotasyonu üzerinden açıklamak doğru değil. Beklerin hücuma olan katkıları modern futbolda bir hayli fazla artsa bile asli görevlerinin savunma olduğunu unutmamak gerekiyor. Onları birer açık oyuncusu gibi kullanmak, (her iki kanat beki için) süreklilik arz ettiğinde savunmaya başka oyuncuları ekleme ihtiyacı doğurmakta. Bu oyunculardan hücum katkısı almak için ortaya çıkan savunma zafiyetlerini önleme yolu olarak seçilen defansif orta saha oyuncularının stoperlerin arasına girmesi göreceli olarak savunma zafiyetlerini en aza indirebilir ancak set hücumu olmayan bir takımda bu, orta sahada yaşanan bir kaos olmaktan öteye gitmiyor. Fatih Terim takımlarının kalbi her zaman orta saha olmuşken bu tip bir organizasyon özellikle deplasmanlarda problemin büyümesine neden oluyor.

Özellikle Porto deplasmanını örnek alırsak,  Felipe Melo gibi, Fernando’nun da rakip sıfıra inmeden stoperlerin arasına girmemesi, Galatasaray orta sahasını çok daha etkili kılıyor. Bunun yanında, Nagatomo’nun bulunduğu sol kanatta (Bu noktada Jesus’un hakkını yememek lazım.) hücumda daha az gözükmesi, orta sahanın kanat beklerinin açıklarını kapatmak zorunda bırakmıyor ve bu da merkezdeki oyuncuların esas işlerine daha fazla odaklanmalarını sağlıyor. Bu size, bir deplasman takımının bulabileceğinden de daha fazla pozisyon bulmasını garantiliyor.

Felipe Melo demişken farklı zamanlarda Galatasaray forması giymiş iki Brezilyalının sık sık karşılaştırıldığı bir gerçek. Fernando ile Melo arasındaki temel fark pozisyon bilgisi. Buradan Fernando’nun daha az pozisyon bilgisine sahip olduğu anlaşılmasın. Melo’nun sezgileri Fernando’ya göre çok daha iyi ve bunu çok iyi kullanıyordu. Felipe Melo rakibin çizgiye ineceğini anladığı zaman iki stoperin arasına sokardı kendisini. Bunu yapmasının sebebi, topun dönüşünde rakibin topu kazanmasını engellemek ve takımı hücuma çıkarmaktı. Fernando Reges ise rakip son çizgiye inmese de üçüncü bölgeye geldiğinde otomatikman kendisini iki stoperin arasına atıyor ve dönen topları rakibin almasına müsaade ettiği gibi, hücuma çıkmak için merkez orta sahaların ona yaklaşmasına neden oluyor. Bu durum Galatasaray’ın hücuma çıkışında neden zorlandığının ilk ve en büyük sebebi.

Bu şekilde pozisyon aldığı için takımın hücuma çıkmasının sadece iki yolu kalıyor. Ya yukarıda uzun uzun anlattığım gibi Eren Derdiyok üzerinden hücuma çıkılıyor veya merkez orta saha oyuncuları topla dripling yapmak zorunda kalıyor. Bu sezon en çok dripling yapan dört Galatasaraylı oyuncudan ikisinin merkez orta saha oyuncuları olması tesadüf değil.

2018-19 Sezonu en çok dripling yapan oyuncular (top ile)

Galatasaray gibi kanatları sık kullanan futbol takımlarında genellikle topla en çok dripling yapan oyuncular kanat oyuncularıdır. Ancak Galatasaray’da bu farklı. Oldukça eleştiri alan Younes Belhanda‘nın oyunu rakip sahaya taşımak için driplinglere başvurmasının nedeni Fernando’nun stoperlerin arasına girerek merkez orta sahaları kendisine doğru çekmesi. İleride pas istasyonu olacak bir oyuncu olmadığı için kendi ceza sahası ve çevresinde topu alıp ileriye taşımak zorunda olması taktiksel bir tercih elbette değil.

Bunun temel sebebi, kadro yapınıza uygun bir oyun oynamak yerine yetersiz bir kadronun oynayamayacağı bir oyunu dikte etmektir. Galatasaray mevcut kadrosunun geçen sezondan gelen oyun aklına, yapısına ve kurulma amacına tamamen ters bir oyun oynadığını izlemekteyiz. Orta sahada yaşanan mevcut sorunun sebebi de aslında bu oyunun dikte edilmesi. Top ile çıkamadığınız zaman, rakip sahada boşluk aramadığınızda veya kendinizi pas istasyonu haline getirecek bir bölüme atamadığınızda oyunun kreatif yönünü oynaması için takımda bulunan oyuncular dripling yapmak zorunda kalıyor. Bu, Tudor’un takımı kurarken yapmak istediği bir şey değildi ve bu oyunun değişmesi oyuncuları bunu yapmaya zorluyor.

İgor Tudor demişken ondan da bahsetmemek olmaz. Zira kendisi şu anki mevcut oyuncu grubunu bir araya getiren teknik adam. Elindeki 40 milyon euroya yakın bütçeyi doğru kullanıp kullanmadığını tartışmak istemiyorum. Çünkü bu konu hakkında yüzlerce sayfalık bir yazı yazabilir hatta ve hatta kitap olarak yayımlayabilirim. İgor Tudor’un temel düşüncesi Chelsea ile şampiyonluğu inanılmaz bir seri ile kazanmış Antonio Conte’nin düşüncesine paraleldi. İki stoper, stoperlerin ortasında hücuma çıkıldığında bir defansif orta saha gibi hareket eden David Luiz, önlerinde 4-3 gibi dizilmiş bir hat ile gelen şampiyonluk. Bir geçiş oyunuydu Tudor’un kafasındaki oyun yapısı. ilk 10 hafta bunu çok ama çok güzel uygulayan takım 10. haftadan sonra düşüşe geçti.

Temel hata kadronun eksik parçalarıydı. Kanat bekleri üzerinden oyun kurmaya doğru evrilen oyunda sol bekinin istediği standartlarda olmaması, Rodrigues’in yerine Tolga’nın oynamasına neden oluyordu. Tudor, hem savunma anlamında daha sert bir kanat oluşturuyordu hem de iki farklı kanatta iki uçurtma ile oynamanın doğru olmadığını düşünüyordu. Merkezde build-up play için Fernando ve Belhanda üzerinden gelişiyordu oyun. Bu iki oyuncu baskı altına alındığında Mariano ile oyun kurmayı deniyordu Tudor. Sakatlıklar sonrası oyun çökünce Tudor bir B planı üretemedi, oyunu farklılaştıramadı. Bu onu arayışa itti ve 4-4-2 (3-5-2) ile çıktığı Medipol Başakşehir maçında hezimete uğradı. Takımlar yıllarca bir arada oynadıktan sonra farklı formasyonları doğru uygulayabilir. Yeni kurulmuş bir takım olarak Galatasaray’ın 4-3-3/3-4-3/4-4-2 (3-5-2)/4-2-3-1’i aynı anda uygulamasını beklemek hayalcilikten başka bir şey değildi.

Kurduğu kadronun yapabileceği tek şey geçiş oyunuydu ve daha önce de uzun uzun bahsettiğim gibi Terim’in gelişi ile Galatasaray önde basan, geçiş oyunu oynayan bir takıma değil, rakibi ikinci bölgede karşılayan burada alan savunması yapan ve baskı yapacaksa yine burada yapan bir takıma dönüştü. Ve 1987 yılından beri belki de ilk defa Terim, önde pres yapan bir oyun anlayışı ile hareket etmiyor. Elindeki oyuncu yapısının buna müsaade etmediği bir gerçek. Ancak, pas oyunu oynayabilecek bir kadro var elinde. Tabi ki bu değişikliği pres oyunundan vazgeçmiş bir Fatih Terim’den beklemek olağan. Zira Arrigo Sacchi’yi kendisine örnek almış hiç bir teknik direktör pas oyununu tercih etmez. Pas oyununu aktif olarak dinlenmek için kullanır. Sacchici teknik direktörler dikine hızlı bir şekilde rakip sahaya nasıl geçebileceklerinin yolunu ararlar. Kendi birinci ve ikinci bölgelerinde gereksiz gördükleri yan pasları kullanmazlar.

Rb Leipzig sportif direktörü olan Ralf Rangnick bir Arrigo Sacchi hayranı. Helmut Gross ile birlikte uzunca bir süre Sacchi’nin oyun planını incelemişlerdi. Biraz Sacchi, biraz Zeman, biraz da Alman futbolundan oluşturdukları sentez ile topu kaptırdığında pres yapan, kazandığı toplarla bir an önce rakip ceza sahasına gitmeye çalışan bir oyun yarattılar. Bazı futbol severler şampiyon olamayan her teknik direktör için “loser” yakıştırması yaparlar. Oysa Rangnick gibi adamlar şampiyon olmaktan çok oyunu değiştirmeye çalışmış devrimcilerdir. Rangnick’in yanında yetişen veya onu örnek alan teknik direktörler şu an Alman futbolunu yönetiyor. Ancak, şampiyonluklar bundan çok daha önemli günümüz futbolunda.

Rangnick gibi Sacchci teknik direktörler, rakip yarı sahada oynamayı sevdikileri için stoperleri orta saha çizgisine çıkarmayı, bekleri ise bir kanat forvet gibi kullanmayı tercih ederler. Topu kaybettiklerinde kazanmak için pres yapmayı seçtiklerinden dolayı savunma zafiyeti yaşanmaz. Fatih Terim gibi tüm kariyerini Sacchi’nin Milanı’na göre inşa etmiş bir spor insanının şu anda yaşadığı çaresizliği anlatmaya kelimeler yetmez.

Pres yapamayan, oyunu son derece yavaş oynayan, hızlı oynamaya çalıştığında hata (oyuncuların stabil olarak pozisyonlarında kalmasından dolayı) yapan, hücum seti olmayan, kanat oyuncularının bireysel yeteneklerine göre hücumu şekillenen bir takımın teknik direktörü şu anda Fatih Terim. Bir zamanlar “Oyunu kontrol etmek için topa göre pozisyon almak gerekir.” felsefesi ile Helmut Gross gibi düşünen bu dahi teknik direktör, bugün alametifarikası olan pres oyununu oynatamadığı için, takımının oynadığı futbola, sahada olan herkes kadar yabancı şu anda.

Pres oyunu oynayamayan takımına pas oyununu da aşılayamayan, yaz transfer döneminde Gomis’in gidişine izin verip yerine Modeste’yi isteyen Fatih Terim’in kafasının ne kadar karışık olduğunu buradan anlayabilirsiniz. Oyun düzeni konusunda net bir kararı olmadığı için oyunu belirleyecek forveti seçmekte zorlandı. Olası Modeste takviyesi, her ne kadar forvetsizlikten ötürü iyi gelecek olsa da yine pres yapamayacak, yine pas oyunu oynayamayacak bir takımın oluşmasına sebep olacaktı. Tek artısı, elinde Eren Derdiyok veya Sinan Gümüş ile oynamaya çalıştığı, uzun top ile sırtı dönük oyunu oynayabilen bir forveti olacaktı. Oysa, uzun lig ve Şampiyonlar Ligi serüveninde Galatasaray’ın bundan fazlasına ihtiyacı var.

Sorulması gereken en önemli soru şu; elinde var olan kadroya göre bir oyun belirlemek yerine elinde olmayana göre bir oyun belirleyip, hiç bir zaman tam anlamıyla istenen oyunu beceremeyecek bu oyuncularla sırtı dönük oyunu oynamaya çalışmak ne kadar doğru? Pas oyununu tercih edip Sinan Gümüş’ün sahte 9’a dönüştüğü bir oyun kurgusu ileride bir ekole dönüşebilecek şekilde geliştirilebilir. Elinde bu oyunu oynayabilecek bir kadro var lakin bunu bir sistem veya felsefe olarak şu anda benimseyeceğini düşünmemekle beraber, Fatih Terim’in başka bir şansı da yok gibi.

208-19 sezonu Orta saha pas başarısı

Rakipler özellikle deplasmanda Galatasaray’ın yaşadığı orta saha sorununu (defansif orta sahanın stoperlerin arasına girme hastalığı) son derece etkin kullanıyorlar. Geçen sezonun ikinci yarısından itibaren Fernando – Donk ikilisi ile Belhanda arasındaki boşluk 20 ila 30 metre arasındaydı. Bu boşlukta topu oyuna sokup, oyun kurmak için Belhanda yalnız kalıyordu. Dahası, Gomis, Rodrigues ve Sinan da Belhanda’ya yardım etmiyordu. Bu doğrultuda Belhanda ya kısa paslarla oyun kurmaya çalışıyor, ya da öne doğru top ile dripling yapmaya gayret ediyordu. Ndiaye gitmeden önce Belhanda bu işi onunla birlikte yapıyordu. Belhanda pas ile, Ndiaye ise dripling ile oyunu rakip sahaya yıkıyorlardı ancak ligin ikinci yarısında bu iş yalnızca Belhanda’ya kaldı.

Bu sezon Ndiaye’nin yeniden kadroya katılması aslında hiç bir şeyi değiştirmedi. Orta sahada yine Belhanda pas ile Ndiaye dripling ile çıkmaya çalışıyor, çünkü kanatlar hala aynı şekilde topu ayağına istiyor. Build-up play için bir çabaları olmadığı gibi, bir çok pozisyonda bunu sekteye dahi uğratıyorlar. Bu tip durumlarda orta sahanın aldığı insiyatif pas hatası veya top kaybı olarak geri döndüğünde, rakip bu tip pozisyonları değerlendirmeye çalışıyor ve her hata Galatasaray kalesinde pozisyon oluyor. Çünkü Fatih Terim takımlarının genel özelliği olan topu kaptırdıktan sonra yaptığı pres ile topu tekrar kazanma prensibi elindeki mevcut kadronun (özellikle kanat oyuncularının) pres yapmayı bilmemesinden dolayı işlemiyor. Pres yapmasını bilen tek oyuncu Younes Belhanda. Badou Ndiaye önde basma konusunda çok iyi. Önde basmak ile pres yapmak arasındaki farklardan bahsetmiştim daha önce.

Hücum katkıları

Bu noktadan sonra defalarca üzerinden geçtiğimiz mevcut oyun planından (ya da plansızlığından) vazgeçmek gerekiyor. Zira oyunu ikinci bölgede kabul etmenize rağmen pas oyunu oynamıyorsanız, ileri üçlünüzde Mane, Salah ve Firmino değilse, ikinci bölgede kalıp rakibin hatasını değerlendirmek bir süre sonra imkansız bir hale geliyor. Özellikle beklerini çıkarmayan tüm rakipler karşısında Galatasaray zorlanıyor. Bunun için yapılması gereken pas oyunu üzerine yoğunlaşmak, orta sahada adam eksiltmeden beklerin en azından birinin savunma yapmasını sağlayarak orada eksik yakalanmamayı ilke edinmek ve half-space’leri kullanmak. Bunun için de tabi ki pas hızını arttırmak gerekiyor.

Half-space’ler ve oyun hızını arttırmak Galatasaray’da bir sorun. İki kanat oyuncusu da topu ayağına isteyen ve genellikle sırtını çizgiye dayayan oyuncular. Topu alarak hareketlenme üzerine bir stilleri var ve bu kolay savunulabilir bir stil. Topu ceza sahasının çok uzağında aldıkları için (her iki kanatta kim oynarsa oynasın) bekin koşusunu rakip savunmacılara gösteriyorlar ve dahası, rakip ceza sahasına uzakta olduğunuz için de rakip bekleri üzerinize çekemiyorsunuz. Böyle olunca kanat bekleriniz pozisyona giremiyor.

Kanat oyuncularının yanlış pozisyon almaları

Kanat oyuncuları ceza sahasından son derece uzakta kaldıkları için rakibin iki stoperi oldukça rahat pozisyon alabiliyor. Bazı anlarda 5-4-1 bile dizilmelerine gerek kalmadan Galatasaray hücumlarını kolayca savunabiliyorlar. Stoperlerden biri merkez forvet oyuncusunu savunduğu zaman orta saha oyuncularından biri boşa çıkabiliyor. Ne sistemsel ne formasyonel olarak, iki türlü de rakibi tehdit edemiyorsunuz.

Galatasaray’ın bulunduğu mevcut koşullarda yapabileceği tek şey half-space’leri kullanmak olacaktır. Bu sistem oyunculara aşılanmalı, oyuncular sisteme adapte edilmeli. İkinci bölgede topu kazanıp rakibin birinci bölgesine doğru dikine gittiğiniz her pozisyonda, rakibin savunma gücü ile doğru orantılı bir direnç ile karşı karşıya kalırsınız. Rakibi az adamla yakalamak için hızlı bir pas trafiğine ihtiyacınız var. Hızlı pas yapmak, pas oyunu oynamayan bir takım için kolay değildir. Bu yüzden hız, acele ile karışır ve pas hatalarını arttırır, özellikle her iki kanat oyuncunuz da, hem first touch’ta, hem de top kaptırmada listenin en üstünde yer alıyorsa.

Top kaptırma ve ilk dokunuş hataları

Bu hataların yanında, bir de Emre Akbaba’nın ve de pas oyunu oynamayan bir takımın pasör 8 numarası olarak forma giyen Belhanda’nın dripling ile topu rakip sahaya geçirme çabaları sırasında kaybettiği toplar sizi tehdit edecek seviyede ise, pas düzeni içinde kalıp, gerekirse fazladan yatay pas yaparak, üçüncü bölgenin başında Belhanda ile topu buluşturmak ve iki kanat oyuncusunun half-space’leri kullanarak alan açmasını sağlamak en kısa sürede işe yarayacak tek çözüm.

Bunu yapmak için Fernando’nun orta sahaya yaklaşarak (Porto maçındaki gibi) hücum edilmeyen kanattaki bekin savunmayı üçlemesi gerekiyor. İki bekin de hücum etmesi, topun sizin kontrolünüzde olmadığı ve pres oyununu oynayamadığınız kimi durumlarda intihar etmekten farksız. Ayrıca, orta sahanın ileri çıkması half-space kullanımı için ön şart. Beklerin hangisinin çıkacağı pozisyonun başlangıcına göre seçilebilir. Bunun dışında Belhanda’nın sahadaki pozisyonu ayrı bir önem taşımakta.

Half-space kullanımı

Emre Akbaba’nın uzun süreli sakatlığı sonrası oyunu farklılaştırmak adına, merkezdeki pas yükünü çekecek ve geri koşacak oyuncu olarak Ndiaye’yi bırakıp, Belhanda’yı ise kanatlarda kullanmak mümkün. Bu gerçekçi bir düzen olarak görülebilir. Ancak, Belhanda’nın esas olarak ileri üçlüdeki oyuncudan biri olması gerektiği düşüncem hala geçerli.

Oyunu 3. bölgede bir kere daha kurmak için bu son derece uygun bir düşünce. Özellikle, Belhanda’nın mevcut kadro içinde half-space kullanımı ve  pres yapmasını bilen nadir oyunculardan biri olması, onun ön taraftaki görevlerinin değişmesi gerektiği gerçeğine getiriyor bizi. Oyun felsefesini değiştirip pas oyununa geçtiğiniz takdirde kreatif özellikleri ile size rakibin üçüncü bölgesinde son derece ihtiyaç duyduğunuz alanları sağlayabilir.

Sonuç olarak, Galatasaray’ın pas oyununa dönüp, sahada yukarıdaki şekilde dizilmekten başka çaresi yok. Mevcut oyun belli başlı rakiplere karşı işlese de, özel rakiplere karşı işi zorlaştıracaktır. Bunun için, Fatih Terim’in, oyunu ve felsefeyi değiştirmesi ve iki hücumcu bekten vazgeçmesi gerekiyor. Defansif orta sahalar yerine merkez orta sahalar ile oynamak günümüz futbolunda olmazsa olmaz olan topa hakim olma oyununu bir üst seviyeye taşımak için son derece gerekli. Oyun yapısını değiştirerek efektif bir takım yaratmanın yollarını aramak, gelecek sezonlar öncesi net bir oyun şablonu oluşmasına sebep olacaktır. Dahası, bunun alt yapılara yansıtılması ile de, bu oyun yapısını bir ekole dönüştürmek son derece sağlam bir gelecek planı olacaktır ve sistemsizliği sistem ile yenmeyi sağlayacaktır.