BEYAZ PELE’NİN BİR TÜRLÜ YÜKSELEMEYEN KARİYERİ

Futbolun en güzel kaybedenlerinden 1982 model Brezilya’nın yıldızı, Japonya’nın “Sakka no komisama” (Futbol Tanrısı), ülkemizde görev yapan hakkı yenmiş başarılı hoca, Beyaz Pele Zico’nun bir türlü yükselemeyen kariyerinin öyküsü..

     Tamamen “anın” içinde “o ana” odaklandığımız futbol sahalarında, herkesin rolü farklı olduğu gibi (oyuncu, teknik direktör, taraftar, yönetici, vb.), herkesin “ana” baktığı göz farklıdır. Oyuncu tamamen oyunun içindedir, başkan maç içerisindeki sonuca göre idari düşünür, taraftar ise oyunun içinde katharsis yaşamaktadır. Ancak futbolun içinde bir meslek grubu vardır ki, onlar çok boyutlu düşünmek zorundadırlar. Teknik direktörler veya ülkemiz tabiriyle “hocalar” hem yönetimi istenen hedeflere ulaştırmak, hem maçı 90 dakika durmadan okuyarak futbolculara doğru direktifleri dağıtmak, hem de taraftarı oynanan oyunla ve de alınan sonuçlarla mutlu etmek zorundadırlar. Teknik direktörler futbolun her alanından – en azından asgari ölçüde- sorumlu olmaktadırlar.

     Futbola bu açıdan bakınca teknik direktörlerin dünya futbolun içinden gelen, o dünyayı ve o psikolojiyi çok iyi bilen kişiler olması beklenir değil mi? Genellikle beklentiler de oyunun içinden gelen kişilerin takım patronluğuna soyunması yönündedir. Hatta Maradona gibi Hagi gibi efsane oyuncuların “iyi futbolcular iyi antrenör olamaz.” algısı yaratması da istisna gibi görünür. Hiç profesyonel futbol kariyeri olmayan eski bankacı Sarri, Seri A’da Napoli’ye oynattığı futbolla, hocalar hakkındaki genel yargıyı çökertir niteliktedir. AC Milan’ın efsane 80’ler kadrosunun teknik patronu Sacchi’de Sarri’yle aynı profildedir. Gazetecilerin, futbolun içinden gelmeden nasıl başarılı olabildin sorusuna; “İyi bir jokey olmak için önce at olmak gerekmez” cevabı ise genel yargıyı eleştirir nitelikte bir yorum olarak akıllarda kalmıştır.

     Bir de hem at hem de jokey olarak başarılı olmasına rağmen kariyeri bir türlü zirveye ulaşamayanlar vardır. Dünya futbol tarihine Zico ismiyle imzasını atan Arthur Antunes Coimbra,nam-ı diğer Beyaz Pele’nin kariyeri tam olarak böyledir. Zico’nun fenomen olan oyunculuk hayatı zaten apayrı bir yazı konusudur. Futbolun belki de en güzel kaybedenlerinden olan 1982 Brezilya takımının, turnuvada 5 maçta 4 gol atan kahramanlarındandır ( Turnuvada Sokrates, Eder ve Falcao’lu kadronun en golcü oyuncusu olmuştu.) Altyapısından çıktığı ve yıllarca formasını başarıyla giydiği Flamengo’nun efsanelerindendir. Maradona’yla aynı dönemde sahne aldığı Seri A’da ise Udinese formasıyla 40 maçta attığı 22 golle, dönemin en zor ligini üst seviyelere çıkartanlardandır. Futbola bir süre ara verdiktan sonra oyuna geri döndüğü Japonya’da futbolu sevdirenlerdendir. Öyle ki hocalık kariyerinde Japonya Milli Takımı’nı Asya Şampiyonu yaptıktan sonra Japon kamuoyu tarafından kendisine “sakka no komisama” (Futbolun tanrısı) ünvanı layık görülmüştür.

Zico başarılı futbol kariyerinde Pele’yle kıyaslanıyordu. Nitekim Brezilya’da ona takılan lakapta Beyaz Pele’ydi.

     Esasında teknik direktörlük kariyeri de futbolculuğu kadar olmasa da gayet başarılıdır. İlk olarak 1998 yılında Dünya Kupasında final oynayacak Brezilya Milli Takımında yardımcı antrenör olarak görev almıştır. 2002 Dünya Kupası’nın ardından başladığı Japonya kariyerini ise 2004 yılında kazandığı Asya Kupası ile taçlandırmış ve takımını 2006 Dünya Kupasına götürmeyi başarmıştır. Kariyerinin bundan sonraki durağı ise hepimizin çok iyi bildiği bir yerdir…

Japonya’da hem futbolcu hem teknik adam olarak çalışan Zico, ülkede Futbolun Tanrısı olarak anıldı.

     Herhalde Zico için yolu ülkemize düşen teknik direktörler arasında açık ara en iyi futbol kariyerine sahip hoca olduğunu söylemek yanlış olmaz. Fenerbahçe’nin 2006-2007 ve 2007-2008 sezonlarında taraflı tarafsız izleyenlere zevk veren futbolu da Zico’nun kariyeriyle doğru orantılıdır. Fenerbahçe’nin 2007 şampiyonluğundan bu yana ülkemizde hala yabancı bir teknik adamın çalıştırdığı bir takımın şampiyon olamadığını belirtmek isterim.  Öte yandan ertesi sezon Fenerbahçe’nin Şampiyonlar Ligi yolculuğu, Türk futbol tarihinin unutulmazları arasındadır. Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finale çıkan ikinci Türk takımı olan Fenerbahçe’nin bu maceradaki başarısının mimarlarından biri de şüphesiz Zico’dur. Son 2 sezonun UEFA Şampiyonu olan Sevilla’yı yıllar sonra bile hatırlanacak bir maçla elemek, dönemin en güçlü takımlarından Chelsea’ye karşı başa baş verilen bir mücadele – tabii ki Deivid’in füzesi- Türk futbol tarihine geçmiştir. Ancak her güzel şeyin de bir sonu vardır. Fenerbahçe’nin o sezonu Galatasaray’ın arkasından ikinci bitirmesiyle başkan Aziz Yıldırım’ın gadrine uğrayan Zico’nun görevine son verilmişti.

Fenerbahçe’de geçen 2 başarılı sezonun ardından Zico’nn görevine Aziz Yıldırım tarafından son verilmişti.

     Bu süreç, Zico’nun gayet iyi başlayan teknik adamlık kariyerinin gerilemesini başlatır. Fenerbahçe’den ayrıldıktan sonra Zico, Irak Milli Takımı (1,5 sene) ve son çalıştırdığı Hindistan’ın FC Goa (2 sezon) takımı hariç hiçbir takımda sezonu tamamlayamamış, çalıştığı yerlerde ortalama 6 ay kalmıştır. Bu süre zarfında ise kazandığı tek kupa CSKA Moskova kariyerinin başında kazandığı Rusya Süper Kupası olmuştur.

     Peki neden böyle oldu? Zico, özellikle Japonya ve Fenerbahçe macerasında geleceği parlak bir antrenör profili sergiliyordu. Düşüşün zirvede başlaması gibi Zico’nun da kariyerinin gerilemesinin nedenlerini araştırırken hocalık kariyerinin en parlak günlerine bakmamız gerekir. Orada bazı ipuçları bulabiliriz.
Başarılarını görmezden gelmek elbet mümkün değil ancak Zico kadro mühendisliği daha önceden yapılmış, oyun şablonu belli takımlarda çalışmıştı. Japonya’da bulunduğu dönem  Japon futboluna yatırım yapıldığı ve ülke futbolunun dışarıya açılmaya başladığı bir dönemdi ve Japonya’da 98 Dünya Kupası’ndan itibaren belirli bir standart tutturmuştu. Zico, bir kurucudan ziyade bunu iyi idare ettiren, doğru yönlendirici profilindeydi. Diğer taraftan ise Zico’nun oyuna müdahalesi zayıf kaçıyordu. Bu açıdan bakınca 2006 Dünya Kupasındaki başarısızlığının nedeni daha ilk maçta ayyuka çıkmıştı. Rakibi Avusturalya karşısında Japonya, ilk golü bulmasına rağmen tedirgin bir hale bürünmüş, korkarak defansa çekilmiş ve sonucunda da 3-1’lik mağlubiyetle sahadan ayrılmıştı. Grubun ikinci maçında ise Hırvatistan’la etkisiz futbolunu devam ettirerek 0-0 berabere kalan Japonya, son maçta da Brezilya’ya 4-1’lik bir skorla mağlup olarak kupaya veda etmişti.

     Tabii ki burada okuyucularımız Zico’nun Fenerbahçe’nin başındayken  bahsettiğin kadar etkisiz değildi diyerek Chelsea ya da Sevilla maçlarını örnek verebilir. Ancak takdir edersiniz ki Japonya Milli Takımı’nın kadrosuyla, Alex’li Appiah’lı Roberto Carlos’lu Lugano’lu Deivid’li Fenerbahçe kadrosunun yapısı aynı değildi. Ayrıca Zico Fenerbahçe’den de -başarılı olmasına rağmen- aynı sorun nedeniyle ayrılmıştı. Kulüpten ayrıldıktan sonra Aziz Yıldırım  Zico’yu disiplinli olmamakla eleştirmişti.  “Tesise geldiğimde Zico mola vermişti ancak bir futbolcu, hocanın dediğine bakmadan topu alıp dikince, Zico’nun kadroya hakim olamadığını anladım.” cümlesiyle Aziz Yıldırım, Brezilya’lı hocanın yumuşak başlılığına dikkat çekiyordu. Hatta öyle ki dedikodunun eksilmediği spor medyamızda bir dönem Zico’yu kardeşi Edu’nun yönettiğine dair haberler bile yapılmıştı.

Zico döneminde Fenerbahçe, Avrupa’da hala unutulmayan altın dönemlerinden birini yaşamıştı.

     Fenerbahçe sonrası kariyeri ise mesleğinin en zor sınavıydı demek zor olmasa gerek. Zira bu sefer elinde alabileceği hazır bir sistem ya da çoktan kurulmuş bir kadro yoktu. Japonya’da ve Fenerbahçe’de bulduğu bu lüksü bir daha hiçbir takımda bulamadı bu nedenle de kısa süreli kontratlarla çalışmak durumunda kaldı.

     Antrenörlük emeklilik yaşının bir hayli uzadığı bir dönemde henüz 65 yaşında olan Zico için hemen her şey bitmiş değil. Zico’nun eline doğru malzeme verilince neler yapabileceğinin Türk futbolseverler olarak canlı şahidi olduk. Belki doğru takım belki doğru zamanlamayla Zico, teknik direktörlük kariyerini futbolcu geçmişine yakışır bir biçimde bitirebilir. Hala geç değil…

Futbolun gelmiş geçmiş en büyük fenomenlerinden biri için hala geç değil…