Avrupa’nın ve Futbolun Yabancıları

Asya'dan Avrupa'ya akan milyonlar

UEFA her yıl “The European Club Footballing Landscape” adını verdiği, Avrupa Futbol Kulüpleri Düzenlemesi şeklinde tercüme edebileceğimiz bir rapor yayımlıyor. Bu raporda transferlerden, sponsorluklara, menajerlik komisyonlarından, kulüp mülkiyetlerine kadar bir çok konuda Avrupa’nın önde gelen lig ve kulüplerine dair bilgileri paylaşıyor. Geçen yazının sonunda belirttiğim gibi bu yazıda Avrupa futboluna akan yabancı sermayeden bahsedip, bunların transfer piyasasındaki etkisine bakacağız, ayrıca bu sermaye başarı getirdi mi ya da bundan sonra getirebilir mi bu konuda konuşacağız.

Bu yazımda temel kaynak olarak bu raporları kullandım, bu raporlar dışında kulüplerin kendi siteleri ve çeşitli haber sitelerinden de faydalandım. Ayrıca transferlerle alakalı tüm verileri www.transfermarkt.com sitesinden aldım.

Aslında her şey 1983 yılında Tottenham Hotspur’un Avrupa’nın ilk halka arz edilen futbol kulübü olmasıyla başladı. Yabancı yatırımcılar, futbola olan ilgilerini kulüp hisselerine yöneltmeye başladılar. 90’lı yıllarda bir çok başka İngiliz kulübü de halka arz oldu ve yabancı yatırımcılar hisse toplamaya başladılar. Bu süreçte çeşitli yatırımcılar çeşitli kulüplerin hisselerinden almaya başladılar. 2003 yılında ise tam anlamıyla bildiğimiz ilk satın alma işlemi gerçekleşti ve Chelsea kulübünün çoğunluk hissesi Rus oligark Roman Abramovich tarafından 140 milyon pound karşılığı satın alındı. 1982 yılında Ken Bates tarafından, içinde bulunduğu 1.5 milyon poundluk borç nedeniyle, 1 (bir) pound karşılığında satın alınan Chelsea, 2003 yılında İngiltere Premier Lig’inde yeni bir çağın başlangıcı oluyordu. Bu sıralarda bir yandan da Manchester United hisselerini toplamaya başlayan Amerikalı Glazer ailesi dikkat çekmeye başlamıştı. Glazer ailesi aynı zamanda NFL’de yer alan Tampa Bay Buccaneers takımının da sahipleriydi. Zamanla Glazerlar hisselerini arttırdılar ve takımın kontrolünü ellerine aldılar.

Bu kadar tarih dersinden sonra önce aşağıdaki görsele bir göz atalım ve Avrupa futbolundaki yabancı yatırımcılara bakalım.

2016/2017 sezonunda Avrupa’nın finansal olarak en büyük 15 (5 Büyük Lig’in dışında, İngiltere Championship, Türkiye Süper Lig, Portekiz Premier Lig, İsviçre Süper Lig, Yunanistan Süper Lig, Rusya Premier Lig, Ukrayna Premier Lig, Belçika 1. Lig, Hollanda Eredivisie ve Avusturya Bundesliga) ligindeki 256 kulübün mülkiyet yapısı grafikteki şekilde dağılıyor. Sahibi olmayan kulüpler ülkemizdeki gibi vakıf ya da dernek benzeri statülere sahip olan kulüpler.

Liglere göre özel mülkiyete baktığımız zaman, İtalya Serie A, İngiltere Premier ve İngiltere Championship liglerindeki bütün kulüplerin yerli ya da yabancı sahipleri olduğunu görüyoruz. Tabii bir çok kulüpte mülkiyet yapısının ortaklık şeklinde olduğunu da belirtmek lazım yani tek bir kişi ya da şirket yerine birden fazla kişi ya da birden fazla şirketin hisse sahibi olduğu bir yapı. Yabancı sermayenin en öne çıktığı ligler olarak da İngiltere Premier ve Championship liglerini görüyoruz, dünyanın en çok gelir üreten futbol ligi olması dolayısıyla yabancı yatırımcıların ilgisinin de en çok bu lig takımlarına olması son derece normal.

2016/2017 sezonu için Türkiye Süper Lig’ine baktığımızda 18 takımdan sadece 3 tanesinin (Başakşehir FK, Osmanlıspor FK ve Kasımpaşa SK) özel mülkiyet olduğunu kalanların vakıf/dernek statüsünde olduğunu görüyoruz. Son yıllarda sık sık kulüplerimizin finansal durumu hakkında konuşup tartışıyoruz. Milyon Euro’luk borçlar, transfer limitleri, maaş limitleri, UEFA’dan men cezaları sık sık gündeme gelen konular haline geldi. 4 Büyüklerin borçları madalyonun bir yüzüyken, Türk futbolunun köklü takımlarından Gaziantepspor’un, Mersin İdman Yurdu’nun, Orduspor’un içler acısı halleri ve yok olup gitme tehditleri madalyonun diğer yüzü aslında. Sürdürülebilir olmayan mali yapılar kulüpleri borç batağına sürüklerken çok az takım içinde düştüğü çukurdan çıkmayı başarabiliyor. Bu açıdan Göztepe camiasını ne kadar övsek az, gerçekten müthiş bir sabır ve dirayet gösterdiler. Bu konu, üzerine saatlerce konuşulup sayfalarca yazılabilecek bir konu olduğunu için daha fazla uzatmak istemiyorum ve bu konuda söyleyeceklerimi bir sonraki yazıma saklıyorum.

Konumuzdan daha fazla sapmadan Avrupa futbolundaki yabancı yatırımcılara geri dönelim. Avrupa’nın 5 Büyük Ligine baktığımız zaman bu liglerde yer alan 98 takımın 25’inin çoğunluk hissesinin yabancı yatırımcılarda olduğunu görüyoruz. Bu 25 takımın 12’si İngiliz, 5’i Fransız, 4’ü İtalyan, 3’ü İspanyol ve 1’i Alman takımı. Listedeki tek Alman takımı son yıllarda Bundesliga’ya renk getiren RB Leipzig. 2009 yılında, Red Bull tarafından SSV Markranstädt kulübünün futbol liginde yer alma hakları satın alınarak kurulan RB Leipzig 8 yıl içerisinde 5.ligden Bundesliga’ya yükselerek müthiş bir başarı gösterdi ve Bundesliga’daki ilk sezonunda sezonu 2. olarak bitirmeyi başardı. İlk yazımda bahsettiğim gibi 50+1 kuralı yüzünden Bundesliga kulüplerinin çoğunluk hisselerinin yabancılar tarafından satın alınması mümkün olmadığı için RB Leipzig türünün tek örneği olarak göze çarpıyor. Yabancı yatırımcıların RB Leipzig’e kattıkları ortada peki son yıllarda yabancı yatırımcılar diğer takımlar için neler yaptı, ne kadar para harcadı ve karşılığında neler elde etti biraz da bunlara bakalım.

İngiltere

İlk olarak Premier Lig’in son şampiyonu Manchester City’den başlayalım. 2008 yılının Ağustos ayında Şeyh Mansour tarafından satın alınan Manchester City o yılki transfer dönemini çok hızlı geçirdi ve yaklaşık 160 milyon Euro’luk transfer yaptılar, tabii ki bu transferlerin içinde en dikkat çekici olanı Robinho’ydu. Sonraki yıllarda da sırasıyla 150, 180 ve 90 milyonluk transferlerle Adebayor, Tevez, Yaya Toure, Balotelli, Nasri ve Agüero gibi yıldızları kadrolarına kattılar. 2011/2012 sezonunun sonunda Şeyh Mansour yaptığı yatırımın karşılığını aldı ve Agüero’nun son dakikalarda attığı golle tarihi bir geri dönüş yapan Manchester City kulüp tarihinde ilk kez şampiyon olmayı başardı. 2013/2014 sezonunda bir kez daha şampiyon olan Manchester City son olarak 2017/2018 sezonunda bir çok rekor kurarak şampiyon oldu ve son 7 sezonda 3. kez mutlu sona ulaşmayı başardı. Manchester City, Şeyh Mansour tarafından satın alındıktan sonra, 10 sezonda toplam 1.6 milyar Euro’luk transfer harcaması yaptı. Aynı 10 sezonluk dönemde Türkiye Süper Lig’inin toplam transfer harcaması 1 milyar Euro’dan biraz fazla. 10 yılda 3 lig şampiyonluğu kazanmış olsalar da henüz Şampiyonlar Ligi’nde arzu edilen başarıyı kazanamamış olsa da yabancı sermayenin Manchester City’i bir orta sıra takımından şampiyonluk adayı takıma dönüştürdüğünü kolaylıkla söyleyebiliriz.

2015/2016 sezonu futbolla ilgilenen herkes için unutulmaz bir sezon oldu çünkü Leicester City tarihinde ilk kez Premier Lig şampiyonu olmayı başardı. Bir önceki sezonu küme düşme hattının sadece 6 puan üstünde 14. sırada bitiren Leicester City ertesi sezon bir mucizeye imza atarak şampiyon oldu. 2010 yazından Asyalı iş adamları tarafından oluşturulmuş bir konsorsiyum tarafından satın alınan Leicester City o zamanlar Championship’teydi. 2013/2014 sezonunda Championship’in puan rekorunu kırarak şampiyon oldular ve Premier Lig’e yükselmeyi başardılar. O yaz kulübün başkanı, hedeflerinin 3 yıl içerisinde takımı ilk 5’e sokmak olduğunu ve bunun için 180 milyon poundluk bir harcama yapacaklarını açıkladı. Aslında başkan sözünü tutmadı ama gene de Leicester City ilk 5’e girmeyi hatta çok daha fazlasını başardı. 2014/2015 sezonunda 20.5, 2015/2016 sezonunda ise 45 milyon poundluk harcamalar yaptılar. Kulübü satın alan yabancı yatırımcılar Manchester City örneğinde olduğu gibi devasa harcamalar yapmasalar da şampiyon olmayı başardıkları için Leicester City’den bahsetmesek olmazdı.

2016 yazında bir başka Premier Lig takımı Asyalı yatırımcılar ilgisini çekti ve West Bromwich Albion 175 milyon pound karşılığında Çinli bir yatırımcı tarafından satın alındı. West Brom satın alındıktan sonra kayda değer bir harcama ya da başarı göstermese de bana göre dikkat çekici bir transfer yaptılar. 2017/2018 sezonunun başında Çin futbolunun en önemli genç yeteneklerinden Yuning Zhang’ı Vitesse’den transfer ederek Werder Bremen’e kiraladılar. Zhang şimdiye kadar Avrupa’da transfer edilen en pahalı Çinli oyuncu oldu ve transferi için 7.2 milyon Euro ödendi.

Premier Lig’de, birçok takımın yabancı hissedarları var. Bu yabancı yatırımcıların bir kısmı kulübün çoğunluk hissesini elinde bulundururken bir kısmı ise sadece kulübün küçük hissedarları konumundalar. Takım sahiplerinin çoğu Şeyh Mansour ve Abramovic’in yaptığı gibi milyonlarca Euro’luk yatırım yapmasa da her yeni satın alma taraftarları heyecanlandırıyor. Her ne kadar heyecan ve beklenti yaratsa da aslında taraftarlar ve kamuoyu yabancılara çok da dostane davranmıyor. Son olarak Roman Abramovic 2003 yılından beri düzenli olarak girip çıktığı İngiltere’ye bir vize probleminden ötürü giriş yapamadı ve takımının FA Kupası finalini kaçırdı. Bu gelişmenin üzerine, yapılması konuşulan yeni Chelsea stadyumu projesi de durduruldu ve sebep olarak yatırım yapmaya elverişsiz koşulların bulunduğu belirtildi. Bu gelişmelerin üstüne Roman Abramovic’in kulübü satmayı düşünebileceği konuşuluyor ve bir yandan da 1 yıl kadar önce Roman Abramovic’in oğlu Arkady Abramovic’in Rusya’nın köklü kulüplerinden CSKA Moskova’ya talip olduğu konuşuluyordu. Belki de, son gelişmelerden sonra, Abramovicler Premier Lig’den çekilip, ülkelerinin futboluna yatırım yapmayı düşünebilirler fakat bunu zaman gösterecek.

Fransa

Fransa denince tabii ki ilk olarak akla son yıllarda transfer rekorları kıran Paris-Saint Germain geliyor. Manchester City gibi PSG de, Katar Yatırım Otoritesi tarafından 2011 yılının Ağustos ayında satın alınmadan önceki dönemde, şampiyonluk yerine küme düşmeye daha yakın bir takımdı. Manchester City’den farklı olarak PSG, 90’lı yıllarda hem ligde hem Avrupa’da şaşaalı günler geçirip kupalar kazanmıştı. PSG, Katarlılar tarafından satın alındıktan sonraki ilk transfer döneminde 110 milyon Euro’luk transfer yaptı ve Pastore, Thiago Motta, Matuidi, Maxwell ve Fenerbahçe’den tanıdığımız Diego Lugano gibi yıldızları kadrosuna kattı ama buna rağmen Belhanda’lı ve Giroud’lu Montpellier’nin arkasında kalarak ligi 2. bitirdi. O sezondan sonra oynanan 6 sezonda 5 kere mutlu sona ulaşan PSG sadece 2016/2017 yılında şampiyonluğu Monaco’ya kaptırdı. Bu sezon bize gösterdi ki PSG Fransa Ligue 1’in çok üstünde ve artık bundan sonra hedefleri Şampiyonlar Lig’inde mutlu sona ulaşmak. Mbappé ve Neymar transferleri için toplam 250 milyon Euro’dan fazla harcayan PSG böylece Katar Yatırım Otoritesi tarafından satın alındıktan sonra yaptığı toplam transfer harcamasını 1.1 milyar Euro’ya çıkardı.

Fransa’da PSG dışında konuşulması gereken bir kulüp daha var ki o da Monaco. Rus milyarder Rybolovlev tarafından 2011 Aralık ayında satın alınan Monaco o sırada Fransa 2. liginde yer alıyordu. O sezonu 2. ligde 8 bitiren Monaco ertesi sezona birkaç yeni transfer ve yeni bir teknik direktörle başlayarak şampiyon oldu ve Ligue 1’e yükseldi. 2013/2014 sezonuna tam 160 milyon Euro’luk transferle başlayan Monaco, Falcao, James Rodriguez gibi yıldızları kadrosuna kattı fakat şampiyon olmayı başaramadılar ve ligi 2. sırada tamamladılar. Bundan sonraki sezonlarda beklenti transfer politikasının benzer şekilde olması şeklindeyken tam tersine Monaco oyuncu satışından para kazanan bir kulüp haline geldi. Önce James Rodriguez’i Real Madrid’e 75 milyon Euro’ya sattılar ondan sonra da Martial, Kondogbia, Kurzawa, Bakayoko, Mendy, Bernardo Silva ve son olarak Mbappe’yi satarak her sezon transfer gelir giderlerinde artıda kalmayı başardılar. (Monaco hakkında daha detaylı bir yazı)

Bir tek şampiyon olmayı başardıkları 2016/2017 sezonunda 30 milyon Euro’luk bir transfer zararı ettiler ama bu zararı, şampiyonluk için ödenen ufak bir bedel olarak adlandırabiliriz.
Monaco, PSG ve Manchester City’nin aksine sürekli transfere yüzlerce milyon harcayan bir kulüp olmak yerine kendi değerlerini yetiştiren bir yandan da potansiyelli oyuncuları keşfedip onları parlatan bir kulüp haline geldi. Üstelik Paris-Saint Germain Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finalden ileri gitmeyi başaramamışken onlar 2016/2017 sezonunda yarı finale yükselmeyi başardılar.

Marsilya ve Nice takımları da Fransa Ligue 1’de yabancı yatırımcıların yönetimini elinde bulundurdukları diğer 2 önemli kulüp. Marsilya 2016 yılında Amerikalı bir yatırımcı tarafından alınırken, Nice kulübü ise gene 2016 yılında Çinli ve Amerikalı bir grup yatırımcı tarafından ortaklaşa alındı. İki takım da satın almalar gerçekleştikten sonra önceki sezonlara göre oldukça yüksek miktarlarda transfer harcamaları yaptılar ve kendi standartlarında başarılı olduklarını söyleyebiliriz ama yapılan yatırımlar asla PSG ya da Monaco ölçüsünde değil.

İspanya


İspanyol kulüplerine ilk göz diken yabancı yatırımcılar Katarlılardı. Malaga, Şeyh Abdullah Bin Nassar tarafından 2010 yazında satın alındı. 2010/2011 sezonunda Malaga, Real Madrid, Barcelona, Atlético Madrid ve Valencia’dan sonra transfere en çok para harcayan 5. kulüp oldu ve Martin Demichelis ve Julio Baptista gibi yıldızları kadrolarına kattılar. O sezonu istedikleri yerden çok uzakta, 11. sırada tamamlayan Malaga ertesi sezon 60 milyon Euro’luk bir transfer bütçesiyle Barcelona ve Real Madrid’den daha fazla transfer harcaması yaptı. Gene aynı sezon alt yapı tesisleri için 15 milyon Euro’luk bir harcama yapan Şeyh Abdullah Bin Nassar bu harcamaların karşılığını ligde 4. olarak aldı ve Malaga Şampiyonlar Ligi’ne gitmeye hak kazandı.

2012/2013 sezonu için herkes daha büyük harcamalar ve daha iddialı bir kadro beklerken önce Cazorla, Rondon ve Mathijsen gibi yıldızların satılmasının adeta kaçarcasına başka takımlara transfer olmasının şaşkınlığı ardından da Ocak ayında İspanya futbol federasyonu tarafından verilen transfer yasağının şoku yaşandı. Saha dışında yaşanan bütün olumsuzluklara rağmen Malaga iyi bir sezon geçirdi, Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finalde Dortmund’a tartışmalı 2 golle elendiler ve ligi de 6. bitirmeyi başardılar ama ne var ki Şeyh Abdullah muslukları kapatmıştı ve kulüp zor günler geçirmeye başlamıştı. Kan kaybı her geçen sezon devam etti. 2012/2013 sezonundan 2017/2018 sezonunun sonuna Malaga sürekli futbolcu sattı ve toplam 140 milyon Euro’luk kar etti, ilk 2 sezondan sonra işler tersine dönmüştü ve taraftarların beklediği yatırım yapılmıyordu. 2017/2018 sezonu sonunda Malaga 20 puanla küme düşerken taraftarlar Şeyh Abdullah’ı protesto ediyor ve ondan kurtulmak istediklerini söylüyordu.

Tüm Avrupa’da olduğu gibi İspanya’da da Ortadoğulu yatırımcıların modası geçti ve yeni moda Asyalı yatırımcılar oldu. 2014 yılının Ekim ayında Valencia Singapurlu bir iş adamı tarafından satın alındı. O sezonu 4. bitiren Valencia, 2015/2016 sezonuna 150 milyon Euro’luk transfer ve şampiyonluk parolasıyla başlasa da, fazla transfer takımın kimyasını bozmuş olsa gerek, ligi 12. sırada tamamlayabildiler. 2016/2017 sezonu başında Mustafi, Paco, André Gomes gibi oyuncularını kaptıran Valencia sezonu gene 12. bitirdi ve üst üste 2. defa Şampiyonlar Ligi’ne katılma hakkı kazanamamış oldu. Sezon içerisinde taraftarlar Peter Lim’i protesto ederek takımı bırakmasını istediler.

2017/2018 sezonuna kadrosunu koruyup üstüne de 4-5 önemli transfer yaparak başlayan Valencia sezonu 4. tamamladı ve önümüzdeki sezon Şampiyonlar Ligi’ne katılmaya hak kazandı.

İtalya

İtalya’ya baktığımızda zaman ise Milano şehrinin iki devini, AC Milan ve Internazionale’nin yabancılar tarafında son yıllarda kontrol altına alındığını görüyoruz. Önce 2013 yılında Endonezyalı bir iş adamı tarafından satın alınan Inter, 2016 yılında bir Çin holdinginin çoğunluk hissesini satın almasıyla onların kontrolüne geçti. Son 2 sezonda yaptığı toplam 250 milyon Euro’luk transfer harcamasıyla dikkat çeken Inter geçen sezonki 7.likten sonra bu sezon 4. olarak Şampiyonlar Ligi’ne gitmeye hak kazanmayı başardı. Bakalım önümüzdeki yıllarda Juventus’un ambargo koyduğu lig şampiyonluğuna ulaşmaya başarabilecekler mi?

2017 Nisan ayında tamamlanan anlaşmayla Berlusconi 31 yıllık macerasını sonlandırdı ve kulübü Çinlilere sattı. Çinli yatırımcılar ilk sezonlarında 175 milyon Euro’luk bir harcama yapsalar da istedikleri başarıyı elde edemediler ve sezonu 6. bitirebildiler. Tabi bu sezon Milan’ın esas sorunu kadrodan ziyade teknik direktör oldu desek yanlış olmaz. Sezona Montella’yla başlayan sene içerisinde onu görevden alıp yerine Gattuso’yu getirse de gene de istedikleri sonuçları almayı başaramadılar.

Almanya’da yabancı sermayeli tek takımın RB Leipzig olduğundan önceden bahsetmiştik o yüzden tekrar bir Almanya bölümü yazma gereği duymuyorum.

Transfer piyasasına baktığımız zaman şimdiye kadar yapılmış en pahalı 2 transferin, Neymar ve Mbappé, PSG tarafından yani yabancı sermayeli bir takım tarafından yapıldığını görüyoruz. En pahalı ilk 5 transfere baktığımızda yabancı yatırımcıların sahip olduğu takımların bu 5 transferin 3’ünü yaptığını görüyoruz (5. sırada Glazerlar’ın Manchester United’ının yaptığı Pogba transferi var). Avrupa kulüpleri tarafından yapılan en pahalı ilk 10’da 4, ilk 20’de 8, ilk 30’da 14 transferin yabancı yatırımcılar tarafından kontrol edilen takımlar tarafından yapıldığını görüyoruz. Son yıllarda toplam transfer harcamalarına baktığımızda da gene iki yabancı sermayeli takımın, PSG ve Manchester City, açık farkla lider olduğunu görüyoruz.

Hali hazırda kadrolarında bulunan oyunculara ödenen toplam bonservis bedellerine göre takımları sıraladığımız zaman (purchase value) da ilk 5 sırada 4 tane yabancı sermayeli takım görüyoruz. 1. sırada Manchester City (821.3 5milyon Euro), 2. sırada Manchester United (689.93 milyon Euro), 3. sırada Barcelona (589.94 milyon Euro), 4. sırada PSG (584.9 milyon Euro), 5. sırada ise Chelsea (499.3milyon Euro) yer alıyor. Barcelona hariç bütün takımlar yabancı yatırımcılar tarafından kontrol ediliyor.

Peki yabancı yatırımcılar bu kadar paranın karşılığında ne elde etmeyi başardılar?

Avrupa’da bir çok takım yabancılar tarafından kontrol edilmeye başladı ve muhtemelen önümüzdeki yıllarda bu trend artarak devam edecek. Son büyük devir alımlar İtalya’da gerçekleşti ve Milano’nun 2 devi yabancıların kontrolüne geçti ama henüz harcanan paralar karşısında ne kendi liglerinde ne de Avrupa’da hiçbir başarı elde edemediler. İtalya’da bir süredir lige ağırlığını koymuş, bütün rakiplerinden istediği oyuncuları transfer edebilecek maddi güce sahip bir Juventus varken kupa kazanmak gerçekten çok zor. Üstelik Juventus’un yanında oturmuş kadrolarıyla üst sıraları kontrol altına almış Roma ve Napoli’nin de bulunduğunu söylememek olmaz. Bu yüzden İtalya liginde kısa vadede başarı elde etmek hiç de kolay değil.

İspanya’daki satın alımlar da şimdilik hüsranla sonuçlandı, Malaga bir dönem taraftarlarını heyecanlandırmayı başarsa da 2017/2018 sezonunda küme düşerek dibe battı. Valencia satın alındıktan sonra ilk kez 2017/2018 sezonunda kıpırdanma belirtileri gösterdi ve 4.olmayı başardı ama şu da söylenmeli ki İspanya’da Barcelona ve Real Madrid’in hegemonyasını kırmak gerçekten çok zor.

İtalya’da ve İspanya’da hüsran yaşanmış olsa da İngiltere ve Fransa’da durum yabancıların lehine daha iyi gözüküyor. Fransa’da PSG henüz Şampiyonlar Ligi’nde istediği başarıyı yakalayamamış olsa da ligi açık ara domine ettiklerini söyleyebiliriz. Monaco ise önceden belirttiğim gibi başka bir kimliğe büründü ve taraflı tarafsız herkesin sempatisini kazanan bir ekip haline geldi üstelik bunun yanında bir lig şampiyonluğu da elde etmeyi başardılar. Fransa ligi, 5 Büyük Lig içerisinde toplam gelirden en düşük payı alan lig bu yüzden takımlar finansal olarak diğer lig takımlarından daha zayıflar. Bu finansal zayıflık takımların kalitesini de olumsuz etkiliyor bu sebeple yatırımın karşılığını almak diğer liglere göre daha kolay. Daha az parayla daha çok başarı “satın almak” mümkün.

İngiltere’de ise diğer bütün liglerden çok daha fazla rekabet var. İngiltere ligi bir önceki yazımda bahsettiğim gibi 5 Büyük Lig içinde en fazla gelire sahip lig bu sebeple ligin küçük takımları bile “yetenek” satın alma gücüne sahip. Hem performansa/sırlamaya bağlı hem de yayın ihalesinden gelen gelirler çok daha eşit dağılıyor. 2016/2017 sezonunda İspanya yayın ihalesinden en çok para kazanan Barcelona (152m Euro) ile en az kazanan Alavés (40m Euro) arasında 112m Euro fark varken, İngiltere’de bu fark (Chelsea 153m – Sunderland 100m) 53m Euro’ydu. Gelirin daha adil dağıtıldığı bir ortamda daha güçlü takımlar daha heyecanlı maçlar izletmeyi başarıyor, bu yüzden Premier Lig dünyanın en çok izlenen ligi olmayı başarıyor. Böyle bir ortamda hem başarılı olmak için daha çok yatırım yapılması gerekiyor hem de bunu yapabilen birden fazla takım olduğu için yatırımın karşılığını almak da zorlaşıyor. Son 15 yıllık dönemde 1 kere Arsenal bir kere de mucizevi bir şekilde şampiyon olan Leicester City dışında sadece Chelsea(5), Manchester United(5) ve Manchester City(3) şampiyon olabildi ve bu 3 takım aynı zamanda son 15 sezonda en çok para harcayan 3 takım. Ayrıca şunu da söylemeliyim ki bu 5 takımın tamamı yabancılar tarafından kontrol ediliyor. Rekabetin, hem saha içinde hem saha dışında, çok yüksek olduğu bu ligde gerçekten başarılı olmak çok zor. Manchester City, 2017/2018 sezonunda, Premier Lig tarihinin en rahat şampiyonluklarından birini kazandı ama önümüzdeki sezon onlar için her şey çok daha zor olacak.

Yabancı sermaye yerel liglerde başarıyı getiriyor özellikle finansal gücün eşit dağılmadığı ve rekabetin eşit olmadığı liglerde ama Şampiyonlar Ligi’nde başarıyı garanti edebilecek bir miktar yok. Eğer olsaydı Manchester City ya da PSG en azından Şampiyonlar Ligi’nde finale kalmayı başarırlardı. Finale kalmayı diyorum çünkü her şey bir 90 dakikanın sonucuna kaldığı zaman ne olacağı hiç belli olmuyor. Zaten bir çoğumuza futbolu hala izleten bu belirsizlik…

Bir sonraki yazımda ise Türkiye’deki kulüplerimizden bahsedeceğim. Kulüplerin mali ve idari yapıları hakkında konuşup yakın tarihimizdeki kötü örneklere bakacağız. Yapılan yanlışları ve doğruları ortaya koyup bir nebze de olsa bazı şeyleri nasıl daha iyi bir hale getirebiliriz onun hakkında düşüneceğiz.