4-4-2: Bir Demode Dizilişin Kroniği

Tüm modern dizilişlerin kökeni 4-4-2’dir, ve 4-4-2 demodedir, bunu herkes bilir!

4-4-2 başlıklı bu yazıya nasıl başlanır tam olarak emin değilim. Açıkçası nasıl devam edeceğini, nereye doğru evrileceğini ve nasıl biteceğini de kestiremiyorum. Gerçi şimdilik asıl konu nasıl başlayacağı metnin. Belki yazının başlığına ilham kaynağı olan “Türlerin Kökeni”ne atıf yapıp şöyle kallavisinden girer, yüksekten atıp tutarak “Majesteleri Efendimizin -saltanatı daim olsun!- şatafatlı sarayında bir futbol bilgini olarak bulunduğum sırada…” diye başlayabilirim. Böylece İhsan Oktay’ı da anar(!) gibi olurdum. Ya da kendimi bir futbol bilgini olarak lanse ederek ukala ukala takılmak yerine daha mütevazi bir trol olarak başka bir futbol bilginin alçakgönüllülükle muştulanmış zâtı hâllerimi ziyaret ettiğini iddia edip Gog’a yanlayabilirdim.

Peki ya şimdi bunların hepsini yapmış olmadım mı? Belki…

Ne var ki zamanda lineer bir tutum takınmak, yani her şeyi en başından başlayarak yazmak pek mümkün görünmüyordu. Çünkü tarihteki ilk futbol maçına takımların hangi dizilişlerle çıktığını söylemek spekülasyon yapmakla bir olurdu. En azından zamanın şimdisindeki ben için… Bu yalan oldu biraz! Pekala tarihteki ilk maçı es geçer ve ilk uluslararası maç kabul edilen İskoçya v İngiltere (1872) maçından bahsedersem durum değişir.

https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/e/e1/England_v_scotland_1872_ad.jpg

Biliyor musunuz, -nereden bileceksiniz- dedikoduları, ithamları, iddiaları sevdiğim gibi spekülasyonları da hayli severim. Mesela:

Futbolun tamamen kompaktlık ve griftlik -bu kelimeyi kullandığıma göre, her şey yolunda demektir.- üzerine kurulu bir oyun olarak icat edildiği söylenebilir. Yani… Bir ihtimal… Sanırım?.. Evet, evet! Kadim zamanlardan bahsediyorum sonuçta. Kim bilir? “Dediğin yanlıştır!” diye, kim diyebilir? “Bu adam palavracıdır, maval okuyor!” diye kim itham edebilir? Hemen hemen herkes ama konumuz bu değil.

Aslında futbolu kimin icat ettiği konusunda birçok spekülasyon vardır. Roma, Yunan, Mısır, Maya -ki en sevdiğim budur-, Çin, Turan, Japon gibi medeniyetlerin topa vurmayla ilgili oyunlara sahip olduğu bilinir. Ne var ki ben Çin’deki kökenlerinden bahsetmek istiyorum. Bu sadece bir spekülasyon ama şunu dinleyin:

Futbolun Çin’de askerler oynasın diye icat edildiği söylenir. Yani futbol, askerlerin ya da asker olacak olan asil çocukların -ki kadim Çin’de asil çocukları asker olabilirdi ya da subay olabilirdi demek daha olur belki- oynaması için icat edilmiş bir oyundur. Bunun ardındaki nedense bana her zaman o koca orduların kompakt ve grift bir şekilde hareket etmeyi öğrenmesi için gelmiştir. Şimdiki futbol sahasıyla bir benzetme yoluna da gidebilirim elbette. Mesela ordunun merkezi, kanatları, öncü kuvvetleri, vurucu güçleri, merkez üssü, vesairesi ve vesairesi olur. Bunların her birini futbol sahasının herhangi bir yeriyle, bir pozisyonla başarılı veya başarısız bir şekilde eşleştirebilirim. Fakat bunu öylece okuyucunun hayal gücüne bırakıyorum. Açıkçası işime öylesi daha kolay geliyor.

ANTİK MİRAS

Biz, yani Anadolu ve Trakya’nın çocukları, antik bir geleneğin mirasçılarıyız. Bu gerçekten doğru. Bu antik geleneği İslamî söylem ve gelenekle yoğurmuş -ki o geleneği de Siri Derya’dan, Turan Bozkırı’ndan kalma geleneklerimize katık etmişiz-, evelallah biraz da Batı’ya yanlayıp ortaya karışık kendimize has bir racon koymuşuz. Bu bazı hâllerde ortaya absürt bir görüntü çıkarsa da ortada kalmışız bir kere. Küresel Doğu’nun ve küresel Batı’nın, yerel Doğu’nun ve yerel Batı’nın, köyün ve kentin… Kimlik bilmişiz, yöntem bilmişiz, zagon üzerimize sinmiş bir kere, yakıştırmışız kartal kanat omza konan bir ceket gibi. Ağızda bir nara… Yapışmış da zahir, “Allah’ını seven defansa gelsin!” diye tutturuyor. Durun hele! Size bu özlü sözün ne kadar kadim olduğundan bahsedeyim. Hele gelin, bir de şunu dinleyin:

Biz, hani antik futbolun mirasçıları yani üzerinize afiyet yaş haddinden hiç bilmediğimiz o güzel olduğu varsayımlı günlerin mütemadi anıcıları şöyle bir rivayetle cezbedilmiştir:

Zamanın, uzun zaman öncesinin futbolu 1-2-7, 2-3-5, 2-3-2-3, 2-2-6 gibi fantastik dizilişlerle oynanırmış. (Yukarıda bahsettiğim 1872 İskoçya v İngiltere maçına; İskoçya 2-2-6, İngiltere 1-2-7 dizilişleriyle çıkmışlardır mesela.) Bu fantastik olduğu kadar agresif dizilişlerin, adlandırmaların zihnimizde -en azından benim naçizane allak bullak zihnimde- canlandırdığı agresif bir hücum oyunudur. Birbirinden kopuk hatlar, forvetlerin zinhar geri gelmediği, stoperlerin kat’a oyuna katılmadığı bir oyundan bahsediyor zihnim. Nihayetinde o efsunlu sözlerin ağızlardan döküldüğü nihaî bir oyundur bu.

Kompakt mı? Henüz futbol lingosunda böyle bir kelimenin yeri yok o zamanlar. Bizim “Süper Lingo”muza ise henüz yeni yeni yerleşmekte. Sene 2021! Modern zamanlardayız. Orucunu uykuya tutturanlar kulübü olarak postmodern oruçlar bile tutuyoruz! Oysa aklımız mütemadiyen geçmişte. O bayık ve bayat “Nerede o eski Ramazanlar!” muhabbetlerinin döndüğü Ramazanları özlediğimiz zamanlardayız. Çağı yakalamak derdimiz değil. Biz, hep o 4-4-2’nin peşindeyiz.

HAYTA İDDİA

Düşünüyorum da yazıya iddialı bir şekilde girmek de bir ihtimalmiş aslında. Şöyle ki:

“Tüm modern dizilişlerin kökeni 4-4-2’dir.”

Ve biliyor musunuz bu çok da yanlış bir ifade olmazdı. Eğer üçlü savunmaları saymazsak… Pekala çok zorlarsam onların da kökenini bir şekilde 4-4-2’ye indirgeyebilirim. Fakat bu “Güneş Dil Teorisi”ne bir gönderme olur diye bir çekiniyorum. Gerçi bu yazının tam olarak 4-4-2 ile alakalı olacağı hakkında bir söz veremem. O hâlde neden 4-4-2’den bahsediyorum?

Başına “modern” alan şeylerin -mesela felsefe, edebiyat- tarihi daha öncelere gitse de modern futbol deyince benim aklıma hemen her zaman 90’ların başı, belki biraz daha geriye gidersek 88 sonrasına gelmesinden galiba. Neden bilmiyorum. O yılların ise 4-4-2’nin süregelen bir gelenek hâline geldiği yıllar olması kesinlikle bir tesadüf! Asla ve kat’a yazanın, 4-4-2-perver fırkasından üçüncü sıra mebus adayı olmasından değil. Gerçekten!

Bir Galatasaray taraftarı olarak, 4-4-2 fetişizmi denen bir maraza aşinayım. Evlerden ırak! Belki de bu marazdan muzdaribim bile denebilir. Peki ama neden 4-4-2? Sanırım bu sorunun cevabı çok net değil. Belki de ne zaman bir şeyler yolunda gitmese bakılması gereken yerin belli olmasındandır. Geçmişe, güzel günlere bakmaya meyilliyiz. Osmanlı Kanun-u Kadim zamanlarının en şatafatlısına, Muhteşem Süleyman’a bakardı. Cumhuriyet için biz Kuruluş’a bakarız. Hep oraya dönmek isteriz. Bu özel örnekte ise Galatasaray taraftarı hep o şatafata geri dönmek ister: 4-4-2’ye… 4-4-2: Ne harikulade bir diziliştir!

O ekranda gördüğümüz ve aslında yayıncı kuruluşun bir beklentisinden ibaret olan o somut görüntü, o on bir dizilişi bize bir şeyi müjdeler. Olumlu veya olumsuz… Somut bir şeyden anlam çıkartırız. İşte nihayet hücum futbolu, göze hoş gelen futbol oynayacağınızın muştusudur o. Çünkü üçüncü bölgeye 2 futbolcu yazılmıştır.

4-4-2 fetişizminin nereden geldiğini açıkçası pek çözemiyorum. Brian Birch’ten mi yadigardır bizlere? Gerçi kim hatırlıyor ki şimdilerde onun takımını, kim konuşuyor ki hakkında fetişizme kaçacak kadar? UEFA yürüyüşündeki çift santrforlu dizilişten midir yoksa? Peki bunu kim çıkardı? Yoksa bu sadece benim hüsnü kuruntum ve aslında hiç de böyle bir şey yok mu?

Kendimle çelişeceğim:

96-2000 arası Galatasaray gerçekten 4-4-2 mi oynuyordu? Bana sorarsanız, o yürüyüş bir şekilde tanımlanmak istense, bir ad konmak istense bu 4-3-1-2 olurdu. Ona da şey denilebilir pekala, hepsi aynı lakartanın laciverdi. Yani 4-4-2’nin farklı bir formasyonu… Zaten her şeyi, bir şeyin farklı formasyonu olarak lanse edebilirsiniz. Mesela 4-2-3-1’i, 4-1-4-1’i de ha keza 4-4-2’nin farklı bir rotasyonu olarak görebilirsiniz. Çeliştiğim yer ise tam olarak burasıdır.

Boşuna değildi söylediğim. “Tüm modern dizilişlerin kökeni 4-4-2’dir.” diye öyle haybeden sallamadım. Elbette farkındasınızdır: 4-4-2’nin de başka bir şeyin formasyonu olduğu söylenebilir. Örneğin 4-2-3-1’in… Bu biraz tavuk-yumurta meseline benzer. Yani 4-4-2 mi 4-2-3-1’den çıktı, yoksa 4-2-3-1 mi 4-4-2’den çıktı?

BAŞKA BİR İDDİA

Oysa şimdilerde kötü konuşuyorlar 4-4-2 için. Diyorlar ki:

“4-4-2 demode bir diziliştir.”

Son zamanlardaki büyük ve başarılı takımların neredeyse hiçbirinin bu dizilişle oynamadığını bir neden olarak gösteriyorlar, istisnaların ise kaideleri bozmadığını iddia ediyorlar! Kaldı ki ellerinde tonla veri var ve bu da onlara zımba gibi bir argüman sağlıyor.

Aslında 4-4-2 için modern zamanda lanetlenmiştir bile diyebiliriz. Efsane bir 4-4-2 kadrosunun santrforu, modern forvetler arasında efsanevi plase Thierry Henry’nin, son zamanların belki de en dominant takımı olan zamanın Barcelona’sına transfer olduktan sonra sol forvet oynamasını başka nasıl anlatabilirim ki? Tabii ki 4-4-2’ye lanetli olduğu zifosunu çalarak! Ne o Barcelona’ya laf çarpabilirim taktiksel olarak ne de o Thierry Henry’e “Bitmiş, sol forvete dönüyor!” diyebilirim.

MODERN ZAMANLARIN LANETİ 4-4-2’NİN KISA KRONİĞİ

4-4-2’nin en heyecanlı tarafı sonundaki “2”dir sanırım. Oyunu güzelleştiren, neticelendiren goldür; golü atanı, hücumu severiz. 4-4-2 cazibesini buradan alır, iki santrforun daha fazla gol, daha fazla hücum demek olduğu konusundaki ön yargılarımızdan. Oysa bu tamamen bir illüzyondur. En ileriye 2 futbolcu yazmak bunların santrfor olacağı anlamına gelmez. Sahada hiç santrfor olmayınca 4-4-2 oynayamayacağınız anlamına da gelmez. O ikilinin santrfor olması, daha baskın, hücumcu bir oyun oynayacağınız anlamına gelmez. Ya da o ikilinin ne bileyim stoper olması defansif bir oyun oynayacağınız anlamına da gelmez. Bu sadece bizim beklentimizdir. En ilerideki futbolcunun görevini gol atmak olarak kodlamışız bir kere. Bu yüzden 4-4-2’yi görünce çoğumuz ofansif, boğucu, ceza sahasına yağmur gibi inilen bir oyun bekleriz.

Ne var biliyor musunuz? Aslında klasik 4-4-2 bir nevi “daha” defansif bir diziliştir. Daha doğrusu defansif olması gereken bir diziliştir. Tabii ki bu ofansif olamayacağı anlamına gelmez.

Futbol sahası bildiğiniz üzere dikdörtgendir. Kaleler bu dikdörtgenin kısa kenarlarında bulunur. Klasik 4-4-2 ve bu saha gerçeğini düşünürsek, uzun kenar boyunca 3 hattımız, kısa kenar boyunca 4 hattımız vardır. Yani top rakip kaleye giderken uzun kenar üzerinde 3 hat boyunca 1 durak, 2 harekette (1 futbolcudan 1 diğerine, ileri doğru, en az aksiyonla) gideriz. Oysa kısa kenar üzerinde, üstelik kaleye doğru olmamasına rağmen 4 hat boyunca 3 hareket, 2 durak vardır. Dolayısıyla teoride sahayı enlemesine kontrol edersiniz. Dikeydeki bloklar arasını daraltmanız gerekir ki zaten daha büyük olan ve daha az hatla kontrol ettiğiniz dikey sahada hatlar arasında alan bırakmayasınız ya da topun iki nokta arasındaki mesafesini artırmayasınız.

Bu konu hakkında iki görüş vardır:

  1. Hareket sayısını, durak sayısını azaltmak hata sayısını azaltır. (Niceliği azaltıp niteliği artırmak. Direkt oyun.)
  2. Hareket mesafesini artırmak hata sayısını artırır. (Niceliği artırıp nitelik aramak zorunda kalmamak. Pas oyunu.)

Bu iki görüş de doğrudur denebilir. Bu yüzden klasik 4-4-2 dikeyde daha kompakt oynamak zorundadır. Yatayda zaten doğası gereği kompakttır. Bu yüzden defansif kimliğinden çıkmak istediğinde, defans hattını ileri çekmek zorundadır.

Klasik 4-4-2’nin neden daha kompakt oynamak zorunda olduğuna bir de şuradan bakalım:

Libero basit tabirle stoperlerin arkasında duran süpürücüydü. Sol stoperin de, sağ stoperin de arkasını toplardı. O halde durması gereken en makbul pozisyon mantıken tam merkezdi. Peki ofsayt kuralı gereği onu iki stoperin önüne atmak zorunda kaldığınızda ne oldu? Yine tam merkezde pozisyon almak zorunda kalır. Çünkü hem sağ hem sol stoperin yardımına gitmek istiyorsa bunu en efektif olarak başlangıç pozisyonunu merkeze koyduğunda yapabilir.

Peki ya oraya, klasik 4-4-2’deki gibi ikinci bir futbolcu atarsanız ne olur? Bu iki oyuncu mevcut rolü paylaşır. Örneğin sol orta saha sahanın sol tarafından sorumluyken, sağ orta saha sahanın sağ tarafından sorumlu olur. Yani bulundukları alanın stoperine ve beklerine yardıma gidecek olan oyuncu olur. Peki ya alan boşalmışsa? Sol orta sahanın, sağ tarafın kademesine girmesi gerekiyorsa? Haliyle hareket mesafesi artar. Tepki süresi uzar. Klasik 4-4-2 için defansif bir diziliş demem bundandır. Defansif çizgisinden çıkmaya çalıştığında, maliyeti artmaya başlar. Çünkü en basitinden orta sahadaki o iki oyuncu genellikle hayli maliyetli olur. Üstelik klasik 4-4-2’de futbolcular birbirine bağımlıdır. Alan değiştirmek zorundadırlar, bu değişiklikler sırasında oluşacak alanları kapatmak zorundadırlar. Aksi yine maliyetli olurdu çünkü, hata kaldırmaz.

Pekala burada klasik 4-4-2’den bahsediyoruz. 4-4-2, bu sorunların bir çoğuna kendi içinde çözüm getirmek için ufak versiyon güncellemelerine, şekil değiştirmelere gitmiştir. Mesela 4-4-2(Elmas) bunlardan biridir.

4-4-2’nin defansif ve daha kompakt oynamak zorunda olduğunu söyledim. Gerçi iyi 4-4-2’lerin dolaylı yoldan bu ikisini yapabildiğini ve bu sayede başarılı olduklarını söylemek gerekir sanırım. Hele, demode yaftasıyla yaftalanmış 4-4-2’yi oynayan birkaç takımdan bahsedeyim de kararı siz verin.

Hımm?

KRONİK BAŞLANGIÇSIZLIK

Galiba her şey, “Kirli Yüzlü Melekler” ve “Futbol Taktikleri Kitabı”nın yazarı Jonathan Wilson’ın iddiasıyla modern futbolun kurucusu, Sovyet futbol adamı Viktor Maslov ile başladı. Klasik 4-4-2 okulunun kurucusu da alimallah bu muhterem beyefendiydi. Yukarıda bir yerlerde “Tüm modern dizilişlerin kökeni 4-4-2’dir.” diye atmıştım. Sanırım tutturmuşum da… Düşünsenize: Modern futbolun kurucusu olarak gösterilen bir adam ve bu adam aynı zamanda klasik 4-4-2’nin de kurucusu.

4-4-2

Maslov, o zamanlar Brezilya ve Macaristan gibi hayli sükseli takımların 4-2-4’üne karşılık, öndeki iki kanadı geriye çekerek yapmış bunu. Amacı geride daha kontrollü durmak, bekleri daha ofansif kullanmak, bunu yaparken geriye çektiği oyuncularla oluşabilecek defansif zafiyeti azaltmaya çalışmakmış. Zamanın Dinamo’suyla fiyaka kesiyormuş. Cakasından kimseyi yanına yaklaştırmıyormuş. Onun Dinamo’su, 66’da 36 maçta 17 gol; 67’de 36 maçta 11 gol ve 68’de 38 karşılaşmada 25 gol yemiş sadece.

Biri, daha kompakt, daha defansif bir diziliş olarak 4-4-2’den mi bahsetti?

Bildiğiniz veya bilmediğiniz üzere, bir zamanlar futbolun beşiği İngiltere’de sürekli 4-4-2 oynanırdı. Uluslararası turnuvalarda bir türlü başarı yakalayamayan İngiltere’deki bu durumun nedeninin, kazandıkları tek Dünya Kupası olan 66’nın ve teknik direktör Sir Alf Ramsey’in etkisinden olduğunu söylerler. Çünkü rivayet odur ki 66 Dünya Kupası’nda İngilizler 4-4-2 oynamıştı. Bu rivayet genellikle, o zamanlar hayli popüler olan 4-1-3-2 dizilişiyle oynayan takımlardan İngiltere’nin bir farkı olması gerektiği sanına dayanır. Olmuyordu, olmuyordu, bu sefer neden oldu? Büyük bir çoğunluk ise takdir edersiniz ki İngiltere’nin aslında 4-1-3-2 oynadığını söyler. Bunun arkasında da kazanan takımın oyuncularını biraz olsun yüceltmek, onları onurlandırmak istemek de yok değildir. Oysa 66 Dünya Kupası’nı kazanan takıma, mesela Bobby Charlton’a sorarsanız, onlar “Hayır! N’alakası var! Biz 4-3-3 oynuyorduk, hatta bizden sonrakileri etkiledik.” derler ve Sir Alf Ramsey’e daha fazla itibar verirler.

BİR UFAK TARİH AÇALIM

Tabii ki bunları dünyanın hemen her yerinde, hemen her ülkesinde, turnuvanın İngiltere lehine ayarlandığının sürmanşetten verilmesiyle bir alakası vardır. “O iş öyle değil, bizim futbolcular acayipti.” ya da “O iş öyle değil, bizim teknik patron feciydi.” veya “O iş öyle değil, bizim taktiği çözememişlerdi.” gibi nedenler sunmaktan bahsediyorum.

66 Dünya Kupası, bolca hikayenin olduğu, hayli ilgi çekici bir turnuvadır. Kuzey Kore falan vardır mesela, gruplardan çıkmıştır hatta. FIFA, İngiltere’ye bir oyuncusunu oynatmaması için nota vermiştir. Pele, turnuvanın İngiltere lehine ayarlandığını, malum hakem toplantısından(!) kendisine karşı sert müdahalelere karşı müsamaha kararı çıktığını iddia etmiştir. Arjantin v. İngiltere maçı tamamen ayrı bir olaydır. Arjantinli Rattin, kırmızı kart yemesine rağmen 9 dakika boyunca sahadan çıkmayı reddetmiştir. Onega, FIFA Yardımcı Başkanı’na tükürmüştür, Ferrero hakemi dövmüştür. Arjantinli oyuncular tünele ve İngiltere soyunma odası önüne işemiştir. Soyunma odasının kapısını sandalyeyle kırmış, bir netice alamayınca İngiltere takım otobüsünün önünü kesmiş, onları durdurmaya çalışan birinin, Yeşilçam’dan bir replik gibi olacak ama “yüzüne yarım portakal sıkılmış”tır. Çok acayiptir, çok. Hatta bu maçtan sonra BBC, Güney Amerika ülkelerine “O iş öyle değil.” demek için beleş radyo dağıtmıştır. Onlara göre İspanyolca konuşan spikerler maçları hayli yanlı anlatıyordur. İşin ilginç yanı BBC’nin tuttuğu İspanyolca konuşan Şilili spiker de maçı İngiltere aleyhine hayli yanlı anlatmıştır.

4-4-2

Futbol sahalarıyla da kalmamıştır ha. Opera salonlarına, boks ringlerine kadar sıçramıştır olay. Arjantinli unvan sahibi boksör Accavallo, kendisine meydan okuyan İngiliz McGowan’a “Öyle yağma yok, hakem makem ayarlarsınız, meydan okuyacaksan buraya geleceksin!” demiştir.

Yandaki görsel, Accavallo v. Hiroyuki arasındaki karşılaşmadan sonra kazananın McGowan ile karşılaşabileceğini yazar. Accavallo maçı kazanmıştır ve yukarıda hafif uyarladığım açıklamayı yapmıştır.

Sanırım uzattım ve bu çok başka bir yazının konusu.

EFSUNLU KARO

Klasik 4-4-2’nin teoride belli başlı bazı sorunları olduğundan bahsetmiş, bunları basitçe hatlar üzerinden dizilişin geometrisiyle açıklamaya çalışmış, sonra klasik 4-4-2’nin bazı ufak düzenlemelere gittiğini yazmıştım.

80’lerde bu düzenlemelerden birine şahit oluyorduk, 4-4-2(Elmas). Üstelik futbolun gördüğü en fevkalade dörtlülerden biriyle. Futbolun bir başka ülkesi ama İngiltere’ye nazaran çok daha başarılı olan Fransa’da mistik bir geometrik şekilde, adına yaraşır bir adlandırmayla. Futboldaki belki de en sevdiğim olan: “Le Carre Magique” ile… Yani sihirli kare:

PLATINI

                                                                  GIRESSE                     TIGANA

FERNÁNDEZ

82 Dünya Kupası’nın yarı finalinde Batı Almanya’ya kaybeden Fransızlar, Carre Magique’i oluşturmaktan bir adım uzaktaydı. Henüz Fernandez ortalıkta yoktu. Değişik bir turnuva olan Euro 84’te kare tamamlanacak, Carre Magique ilk uluslararası turnuvasını kazanacaktı. Ve biliyor musunuz? Bu belki de orta sahaların, santrforların hükümdarlığına son verdiği turnuvalardan da biridir. Tigana’nın daha defansif, Giresse’nin daha ofansif ama illaki box-to-box olarak oynadıkları, Fernandez’in çapa olarak görevlerini yerine getirirken arada bir günü kurtarmak için gol attığı ve sonuç olarak bu üçlünün Platini’ye sahadaki özgürlüğünü verdiği bir efsunlu orta sahaydı, bu. Bu yüzden Fransızlar 86 Dünya Kupası’ndan ümitvârdı. Tabii yeminli rakipleriyle karşılaşana kadar…

https://gss.gs/P9O.jpg
Platini-Tigana-Fernandez-Giresse

Meksika dalgasının dünyaya armağan edildiği 86 Dünya Kupası, “Tanrı’nın eli” Maradona’nın Arjantin’i tarafından kazanılmıştı. O meşhur golü de yine bu turnuvada çeyrek finalde İngiltere’ye karşı atmıştı. Dünya Kupası tarihinin en güzel maçı -hadi sizi kırmayalım en güzel maçlarından biri- çeyrek finalde Brezilya v. Fransa tarafından oynanmıştı. Socratesli, Zicolu Brezilya; Carre Magique’e karşıydı. Zico maçın normal süresinde, Socrates ve Platini seri penaltı atışları sırasında penaltı kaçırmışlardı. Sanırım her şeye rağmen Tanrı, Fransa’nın yanındaydı. Tabii Maradona’nın bu konuda diyeceği başka şeyler vardı. Ve pekala Batı Almanya’nın… Fransa, turnuvaya yarı finalde, gelenek olduğu üzere Batı Almanya’ya karşı veda etmişti.

HÜKÜMDAR

4-4-2
Arrigo Sacchi.

Çok değil, bundan birkaç sene sonra 4-4-2’nin hükümdarı iktidara gelecekti, yani Arrigo Sacchi.

Şunu söylemek gerekir mi? Sanırım gerekir. O zamanın ve hatta bu zamanın futbol insanları 70’li yıllarda Felemenklerin “Totaalvoetbal” dedikleri turuncu rapsodisinden öyle veya böyle etkilenmişti. Oldukça kaotik ve bir o kadar efsunlu bir rapsodiydi bu. Etkilenmemek ne mümkün! Mesela “Carre Magique”in Platini’si, Johann Cruyff’un saha içinde var olan özgürlüğüne, arkasındaki 3 isme borçluydu. O kaotikliği ise bir yerinden düzene sokmak gerekirdi. Halefler zaten hep bunun üzerine düşünüp taşındı. Arrigo Sacchi de o rapsodiden etkilenmişti. Bunu nereden mi anlıyoruz? Aslında oyundan ama görünüşte şuradan:

Herhalde Mister Cavaliere Silvio Berlusconi’nin dengeleri değiştirmeye karar vermesiyle başlamıştı her şey. Ama olsundu. Futbol tarihindeki en sevdiğim gruplardan başka birinin yolu açılıyordu böylece. “The Golden Tulip Trident”, yani Altın Lale Üçlüsü’nün. Milan’da Felemenk rüzgarları esecekti. Rijkaard, Gullit ve van Basten ile… Ve yıllarca sürecek bir geleneğin başlangıcı olacaktı: 4-4-2’nin.

https://gss.gs/Oq5.jpg
Gullit-Van Basten-Rijkaard. AC Milan.

Sacchi, total futboldan etkilenmişti. Bu doğru. Ama o kadar da değil. Mesela neredeyse total futbol ile bütünleşmiş olan 4-3-3’e karşı bir takıntısı yoktu. Pekala bunun bir yalan olduğunu iddia edebilirsiniz. Buna gerekçe olarak da van Basten-Massaro-Gullit, Ancelotti-Donadoni-Colombo ile bir 4-3-3 denemesi olduğunu gösterebilirsiniz. Ve biliyor musunuz bu doğru olabilir. Belki de gerçek anlamda 4-3-3’ten 4-4-2’ye geçiş, ilginçtir ama Rijkaard’ın transferiyle olmuştur. Fakat sadece bu bile Sacchi’nin 4-3-3 karşı herhangi bir takıntısı olmadığının bir göstergesidir. Ya da yoğun ve kaotik prese karşı… Aksine bu yoğun presi takip eden pozisyon kayıplarının oldukça yüksek risk barındırdığının farkındaydı. İtalyan futbolu ve haliyle Sacchi bunu kabul edemezdi.

Sacchi’nin Milan’ı 4-4-2 oynardı. Artık bunu rahatça söyleyebilirim. Üstelik akışkan bir 4-4-2 idi bu. Yine pres yapardı ama bunu gerektiği zaman yapardı. Onun haricinde defansif olarak zafiyet göstermemeye ve pozisyon kayıplarını en aza indirgemeye odaklanırdı. Daha önce de söylediğim gibi 4-4-2’nin ve aslında herhangi bir dizilişin pozisyon kaybına tahammülü pek yoktur. 4-4-2 sadece buna daha çok önem vermek zorundadır. Bloklar arasındaki mesafeyi dar tutmak, bu yüzden hücum ederken defans çizgisini öne çekmek zorundadır. Dolayısıyla top kaybından sonra şok prese ve alan bırakmadan kademeli geri çekilmeye ve yerleşmeye muhtaçtır. Bunlar oyunun geometriden kaynaklanan gerekleridir ve birbiriyle bağlantılıdır. Birbirinden kopuk olarak karar verilmiş taktikler olduğu düşünülemez bile. Bu yüzden akışkandır onun 4-4-2’si. Oyuncular sürekli kaymak zorundadır. Birbirinin yerlerini doldurmak zorundadır. Birçok oyuncu birden fazla pozisyonu kontrol etmek zorunda kalmıştır. Hele ki Donadoni… Sacchi’nin ilk sezonunda neredeyse tüm merkezi tek başına kontrol etmek için çalışıp durmuştur. Neyse ki Rijkaard gelene kadar sürmüştür bu.

Zamanın İtalyan futboluna bakarsanız belki bir devrimdir bile diyebilirsiniz Sacchi’nin yaptığının. Çünkü İtalyan futbolunun 10 numaranın yaratıcılığına bağımlı oyunundan, kolektif yaratıcılığa geçiş yapmıştı. 70 başlarında Ajax ve Hollanda “Futbol totaldir.” demişti, Sacchi’nin Milan’ı ise “Yaratıcılık kolektiftir.” diyordu böylece. Düşünüyorum da, futbolun sihrine belki de ilk kesiği atan yine oydu. Tipik on numaraların yaratıcılığına bakan futbolu alıp takımdaki herkese yaymıştı. Gerçi bu devrim kendi içinde kaldı denebilir. Çünkü İtalyan futboluna pek etkisi olmamıştı. Bunun nedeni barizdi: Sacchi ortaya müthiş bir takım çıkarırken, İtalya Ligi’ni Maradona’nın sürüklediği Napoli kazanmıştı. Sonuca giden bir formül varken o neden terk edilsin ki!? Değil mi?

https://preview.redd.it/71kvmry5w6621.jpg?width=606&format=pjpg&auto=webp&s=c0548f244bf05df5734ea84331c3a9cd271dcf06
Kaynak: https://footballbh.net/2017/08/15/tactical-tale-arrigo-sacchi/

Hücumda olduğu gibi defansta da bir kolektiflik mevcuttu, Sacchi’nin 4-4-2’sinde. Zonal markaj ve kademeli pres ile devam eden bir defans anlayışı vardı. Pas açılarını daralt ve rakibin pas opsiyonlarını kısıtla. Pres forvetlerden başlasın, Donadoni ve Colombo pas açılarını kapatsın. Bu sırada takım, alan markajını elden bırakmadan kademeli olarak yerleşsin. Sonra topun olduğu yere doğru bir kayma, kaymayı presle takip eden bir kapanma yapılsın. Her nasıl ki takımdaki herkes hücumdan sorumluydu, yine takımdaki herkes savunmadan da mesuldü. Bunu şimdi kronik hâle gelen futbol için düşünmeyin. 90’ların başını düşünün.

Rijkaard’ın takıma katılmasıyla, tam tekmil klasik bir 4-4-2 görürüz, orta sahanın yan yana ip gibi dizildiği.

Bu takımdan ve benim için 4-4-2’den beklendik şekilde Sacchi’nin Milan’ı 87/88’de, Maradonalı Napoli’nin önünde Scudetto’ya ulaşırken, 30 maçta sadece 14 gol yedi ve 2 mağlubiyet aldı. 4-4-2 ve Milan için bu daha hiçbir şeydi. Sacchi’den bayrağı devralan Capello 4-4-2’nin de yeni hükümdarı olacaktı.

Size namağlup şampiyonluk serileri yakalayan takımları sorsam… Aklınıza derhal Arsenal’in efsane 03/04 sezonu gelir sanırım. Pekala yeterince ihtiyarlamışsanız… Fakat ben size “O ne ki!?” diye cevap versem ve daha şaşaalısının olduğunu iddia etsem?..

Capello’nun Milan’ının 91-93 arasındaki 58 maçlık yenilmez lig maratonundan bahsediyorum pek tabii.

Gelgelelim defans oynatmasıyla bilinen Capello’nun -sanırım bu konuda hemfikiriz-, defansif melekeleri yerinde, acayip savunmacılara sahip bir takım olan Milan’a, üstelik daha defansif bir diziliş olduğunu iddia ettiğim 4-4-2 ile, defansif özellikleriyle öne çıkan bir ligde, aslında hücum oynattığını söylesem?.. Yanlış mı söylemiş olurum? Hayır! Evet! Capello’nun Milan’ı defansif oyunu çok iyi oynardı ama onun takımını Sacchi’nin takımından ayıran en belirgin noktası ofansif oyunu da çok iyi oynamasıydı. Bu iki takım kadro olarak neredeyse aynıydı. Sacchi’den kalan mirasın üzerine ufak dokunuşlarla, koskoca bir gökdelen dikmeyi başarmıştı Capello. Takımdaki en büyük değişiklik belki de Ancelotti’nin yerine, daha 19 yaşında bir futbolcu olan Albertini’nin Rijkaard’ın partneri olarak kendine yer bulmasıydı. Donadoni sağ orta sahadan sol orta sahaya geçmişti. Bu yüzden değildir belki ama hücum anlamında acayip bir kimliğe bürünüverdi. Üstelik bunu yaparken Sacchi’nin takımındaki defansif oyununu sürdürüyordu. Sacchi zamanında görece asimetrik bir defans hattı çizerdi takım. Mesela sağ bek Tassotti daha çok hücum ederken, Maldini daha güvenli oynardı. Gelin görün ki Capello Maldini’ye “Çık kardeşim!” diye izni çıkarınca belki de biz bugün hatırladığımız Maldini’ye kavuştuk.

Ha böyle konuşmak güzel ama Van Basten’in tam bir canavara dönüşmesi ise ufak bir not olarak kalsın. Belki de farkı yaratan tek etken buydu diyenler bile olacaktır.

Neyse…

Capello’nun Milan’ı 91/92 sezonunda şampiyon olurken 34 maçta hiç yenilmedi. 75 gol attı ve sadece 21 gol yedi. Takip eden sezonda ise yine şampiyon olurken, sadece 2 kez yenildi. Malum ilk 24 maçta da hiç yenilmedi ve ligde 58 maçlık bir yenilmezlik serisi yakaladı.

Burada öyle böyle bir ligden bahsetmiyoruz efendim. Şüphesiz zamanın en iyi liginden bahsediyoruz. Efsane Fiorentina’nın, Napoli’nin ve daha birçoğunun olduğu ligden… Maradona’nın, Batistuta’nın, Vialli’nin, Zola’nın, Careca’nın, Baggio’nun, Ferrara’nın, Mancini’nin, Van Basten’in, Gullit’in oynadığı bir ligden… Çok iyi oyunculara, çok iyi hocalara alışkın bir ligden… Ve namağlup 58 maçlık bir maraton koşan bir 4-4-2’den…

Şimdilerdeki Premier Lig furyası gibi, 90’larda futbolla haşır neşir olanlardaki İtalya futbolu – özellikle Milan- fetişizminin nereden geldiğini hiç merak ettiniz mi? Aha işte nah buradan! Öyle bir ligdi ki bu. Tabii ben kahvede Fiorentina benimki demişim bir kere artık. Ağızdan çıkmış bi’ laf var ortada.

POP

Şüphesiz bahsetmişimdir. -Bunu ikinci kez yapıyorum.- Ama bir ara İngiltere liginde herkes 4-4-2 oynardı. Bu furyanın en önemli temsilcisi Sir Alex Ferguson’un Manchester United’ıydı. Klasik 4-4-2’siyle, lige ve Avrupa kupalarına ambargo koymuştu. 92’den 2003’e kadar bir hegemonya idi bu. 8 sezon kazanan bir 4-4-2 için anlatacak çok var aslında ve aslında çok bir şey yok. Geleneksel ve muhafazakar bir hocanın, geleneksel ve muhafazakar takımıydı o. Gerçekten! O takımın ne yapacağı, ne yapamayacağı apaçık ortadaydı. Zaten asıl ilgi çekici konu o kadar sezondan sonra Sir’ün, neredeyse ilk kez 4-4-2’yi ana plan olarak düşünmediği sezondur ki oraya geleceğiz.

Premier League kurulduğundan beri Manchester hegemonyasında oynanıyordu. Sir’ün takımı 38 maçlık şampiyon sezonlarda ortalama 32 gol yiyerek tamamladı sezonlarını. ManU, sokaklarda “Var mı ulan bana yan bakan!” diye nida koyveren bir İstanbul külhanbeyi gibi, ligi racona bağlı bir külhanbeylikle eline almıştı. Ona yan bakabilen Alan Shearer’lı Blackburn’ün (94/95 şamp. Takdir edersiniz ki yine klasik 4-4-2 ile.) başı çabucak ezilmiş, geriye bir tek Londra Külhanı’nda o sıralar koca deste başı olan Arsenal kalmıştı. Arsenal bunu 97/98 ve 01/02 sezonlarında iki kez becermişti. Ama ManU’nun hegemonyasını deviren şüphesiz 03/04 sezonuydu. Devrik hegemon diyorum ama ManU ondan sonra gırla şampiyon oldu. Sadece 3 sezon art arda şampiyon olamaması bu tesadüfe(!) dayanır. Gerçi sanırım asıl devrilen o sezon bu sezondur şampiyon olamayan Arsenal’dir. Tabii bu çok da umurumuzda değil!

Kim bilmez ki o takımı? Kim bilmez ki o 4-4-2’yi?

Bir Koleksiyon Hikayesi: Arsenal FC 2003-2004 / The Invincibles

49 maçlık yenilmez bir lig maratonuna koşan bir takım, bir 4-4-2 idi o. Diğer takımların en azından 7 kez yenildiklerini düşünürsek yine acayip bir maratondu. Gerçi ManU’nun eline seriyi sonlandırmak için şans gelmişti ama Ruud Ruud Ruud van Nistelrooy’un kaçırdığı penaltı sağ olsun, bugün bunları konuşabiliyoruz. Pekala seriyi sonlandıran yine ManU olacaktı, bu itibarı kimseye yâr etmezdi şüphesiz!

Arsenal o sezon, klasiğe yakın asimetrik bir 4-4-2 oynadı. Kadro efsaneydi.

Arsenal’e imza atarken kontratına “Ben çift forvet oynarım aga!” maddesi koydurduğu süregelen bir dedikodu olan Berghamp ve şüphesiz Thierry Henry ile ikili forvet hattı vardı. Aslında bu başlangıç pozisyonu Bergkamp’ın kendini geriye atması -bu durum Zone-14 ile hayli alakalıdır-, Henry’nin ileride tek kalmasıyla devam ederdi. Ljungberg’in daha orta-sahavari, Pires’in daha kanatta oynadığı asimetrik bir orta saha kurgusu vardı. Ama Bergkamp kendini geri attığında, santrafor ile kanatlar arasındaki açılan mesafeyi daraltmak için daha içe doğru oynayan Ljunberg-Pires ikilisi olurdu. -Bu durumun half-space ile alakası vardır.- Dolayısıyla Cole ve Lauren için kullanabilecekleri daha fazla alan ortaya çıkardı. Takım hücumda gittikçe kompaktlaşırdı. Top rakipteyken klasik 4-4-2’nin getirdiği üzere forvetlerin topa doğru baskı yapmasıyla başlardı. Defans olarak zaten kompakt olan 4-4-2’nin Arsenal ayağında, orta saha pas açılarını kapatır, rakip orta sahayı markajlardı. Top bir şekilde orta sahaya indiğinde, Bergkamp yine daha derine iner, Henry kendini genellikle sol öne atardı. Bu durum Arsenal’in daha top rakipteyken kontra-atak için bir hazırlığıydı.

Şimdi, Henry’nin alameti farikası olan plaselerini hayal edin.

Bergkamp’ın kendini geri atması gibi, Gilberto da kendini bir tık geri atar, yüksek kalite bir box-to-box olan Vieira ise kendini bir tık ileri atardı. Her oyuncunun çabuk olduğu defans dörtlüsü ise daha oturaklı oynardı. Tabii Toure’nin kendini bir tık ileri atmasını saymazsak… Bu bir tık ileri atmalar ve derine inmeler üçgenleşme ile alakalıdır.

http://sharemytactics.com/54582.png

Arsenal’in 4-4-2’si seleflerine göre biraz farklıydı. Premier Lig’in kendi içinde var olan “koştur” ve “yüksek efor” oyununa uygun oyuncu profillerine sahip bir takımdı. Pires, Bergkamp, Ljungberg -ki kendisi savaşçı, inatçı ve eforlu bir oyuncuydu- ve Lehmann’ı saymazsak tamamı atletik özellikte ama yine oyun aklı olarak üst düzey oyunculardı. Milan, ManU gibi takımların daha çok pozisyona dayalı 4-4-2’sini, yine pozisyona dayanan ama daha atletik bir 4-4-2 haline getirmişti.

Aynı sezonlara denk gelen bir başka 4-4-2, Arsenal’inkinden çok farklı bir 4-4-2 idi. 2002/03’te UEFA Kupası’nı, 2003/04’te Şampiyonlar Ligi’ni kazanan Mourinho’nun 4-4-2(Elmas)’ı… Pekala “N’alakası var! O Porto 4-3-1-2 oynardı.” diyecekler olacaktır. Pek yanlış da sayılmazlar. 4-3-1-2 ile 4-4-2(Elmas) arasındaki ince çizgi en gerideki orta sahanın diğer orta saha ikilisine veya stopere yakınlığıyla alakalıdır. Birbirimizi kırmayalım lütfen! Üstelik az sonra anlatacağım nedenlerden dolayı Mou çokça dizilişler arasında geçiş yapmıştı.

Mourinho’nun Porto’su, kendi içinde özel durumlara göre değişken -bu Mourinho’nun genel tarzıydı, aynı şeyi Inter’i yönetirken de yapmıştı- ama illaki taktik ve fiziksel yeterlik esasına dayanan bir oyun oynardı. En üst perdede taktiğe bağlılık, fiziksel ve mental hazırlık Mou’nun tarzıydı. Bununla birlikte oyuncunun maksimum performansına ulaşmasını sağlayan, var olanın üzerinde farklı yeteneklerinden yararlanmaya çalışan bir yöntemdi onunkisi. Pavlov’a -hani köpeği olan- naziredir, türlü anlamlarda. Öğrenilmiş hareketlere dayalı bir oyun yerine, yeni öğrenilmiş ve sürekli öğrenilen hareketlere dayalı bir oyun. Hem tezat hem de kendi içinde bir tutarlılığa sahipti bu görüş. Çünkü öğrenilmiş hareketler, kas hafızası hemen her spor dalında önemlidir. Sporcular bu kas hafızasını yakalamak için “visualization” ya da “shadow boxing” denilen teknik uygularlar. Boksörler bir kenara, teniste Federer bunun -kendi açıklamasıyla sabit- en önemli örneğidir. Mou’ya yakınlık bakımından ise Arjen Robben ve Didier Drogba örnek verilebilir. Arjen Robben’in sonuca ulaşan algoritması, yani sağa çekerse asist, sola çekerse gol olur yolu tekrar ve görselleştirmeden geçer. Yine Didier Drogba vakti zamanında The Times’a şunları söylemişti:

“Aslında golü nasıl yapacağımı düşünürüm. Gözlerimi kapatır ve hayal etmeye çalışırım. Bazen bi’ halt olmaz. Ama çoğu zaman, eğer zihninin içine girebilirsen, hayal ettiğin gibi belirli bir golü atabilirsin. Bu gerçekten olur. Komik şeydir ama zihninde yarattığın o görüntü, o gol atma tutkusunu takip eden o görüntü, herhangi bir şey, oyun içinde tam da istediğin gibi olabilir.”

Didier Drogba

Pozisyon kaybına, taktiksel boşvermişliğe -bu bir anlık bile olsa- pek tahammülü olmayan 4-4-2 için bu oldukça önemlidir. Mou’nun ise antrenman yöntemlerini bu yönde revize etmesi boşuna değildir. Hatırla, antrenmanda ne yaptık hatırla!

Mou’nun Porto’daki 4-4-2’si şu ana kadar saydığım hemen her 4-4-2’den daha kompakttır. Orta sahadaki yığılmadan kaynaklı boşluklar oluşan kenarları beklerin sorumluluğuna vermiştir. Bunu yaparken kompaktlığından ödün vermemek için her defasında sadece bir bekin açılmasını istemiştir. Bu karar, hayli simetrik bir dizilişle pozisyon alan takımın, asimetrik bir kompaktlığa kavuşmasını sağlamıştı. Yani diyagonaldeki kompaktlıktan bahsediyorum. Diyagonaldeki bu pozisyon takımın defansif olarak duruşunu sağlamlaştırmasını ve kaymalarda rahatlamasını sağlıyordu. Çünkü çapraza uzun oynamak ile dikeye uzun oynamak arasında çok büyük fark vardır. Elbette Mou’nun yaptığı sadece bu değildi. Kompaktlıktan ödün vermemek için 4-4-2’nin ihtiyacı olan bazı şeylerden kırpmak zorunda kalmıştı. Mesela presten… Elbette Mou’nun Porto’su pres yapardı ama bu konuda Sacchi gibi düşünüyor ve onun yaptığını yapıyordu. Topu geri almak konusunda ise bozucu top kazanmaktan yanaydı.

Not: Bozucudan kasıt, rakibin oyununu bozmaktır. Presle de bunu sağlayabilirsiniz elbette. Fakat presle bozulmayan rakibiniz, sizin muhtemel bozulmuş pozisyonunuzdan daha rahat yararlanır. Üstelik harcadığınız efor da cabası!

Mou’nun Porto’su pozisyon almaya dayalı oyundan oldukça faydalanıyordu. Dizilişin getirdiği 4-4-2(Klasik) ve 4-4-2(Elmas) arasındaki fark ile geometriden yararlanmasını çok iyi beceriyordu. Bu geometrik farkı ileride detaylı olarak anlatacağım için şimdilik geçiyorum. Tüm bunlar onun takımının daha kompakt olmasını ve rakibin boşluklardan yararlanmasını zorlaştırmasına yarıyordu. Üstelik bu diziliş, o zaman yeni yeni ortaya çıkan -ve hatta bu zamanın- futbol gerçekleriyle de örtüşüyordu. Takımın genel pozisyonu -üçgenleşme ile alakalı-, on numara Deco’nun aldığı pozisyon -Zone-14 ile alakalı-, “flanker”lar Maniche ve Mendes’in aldığı pozisyonlar -half-space ile alakalı- günün futbol gerçeklerine adapte edilmişti. Bunu yaparken ise 4-2-3-1’in ve 4-3-3’ün vazgeçtiği ikinci santrforu korumuştu.

Mou’nun Porto’su her yönüyle üzerine çalışılmış bir takımdı. 03/04 sezonun Şampiyonlar Ligi’ni alırken Portekiz Ligi’ni de kazanmayı bilmişti. Ve bunu yaparken Şampiyonlar Ligi’nde 13 maçta sadece 1 kez (v. Real Madrid, 1-3) yenilip 12 gol yiyerek, ligde 34 maçta sadece 2 kez yenilip 19 gol yiyerek becermişti bunu.

2006/07 sezonunda, bu sefer Almanya Bundesliga’da başarıya ulaşan defansif bir 4-4-2 izleyecektik, Armin Veh’in Stuttgart’ında. (Alman Rüyası: VfB Stuttgart 2006/07 Sezonu | Plase Dergi)

Yine bir başkasını Felix Magath’ın intikam sezonunda Wolfsburg ile izleyecektik, 2008/09 sezonunda. (Bir Underdog Panoraması: Wolfsburg Efsanesi | Plase Dergi)

2015/16’da Leicester City, Claudio Ranieri’nin “4-4-2 with non-striking strikers”ı ile Premier Ligi alacaktı. (Leicester City 2015/16 Sezonu: Devler Ülkesinde Bir Cüce | Plase Dergi)

Siz de fark ettiniz mi, başaltı takımların kendilerine özgü 4-4-2’leri ile başkaldırıp kendi başarı hikayelerini yazdıklarını?

4-4-2 deyince benim aklıma bu başarı öyküleri gelir. Yine bunun gibi 4-4-2 deyince aklıma santrfor da gelir. Fransa’nın Carre Magique’ini bir kenara bırakırsak -ki santrforları kimlerdi hâlâ aklımda tutamam- Milan’ın Van Basten-Gullit’i, ManU’nun Cantona-Hughes’ü, Arsenal’in Henry-Berghamp’ı, Mou’nun Derlei-McCarthy’si, Veh’in Gomez-Cacau’su, Magath’ın Grafite-Dzeko’su, Ranieri’nin Okazaki-Vardy’si…

Gelin görün ki santrfor deyince aklıma gelen takımdan, yani Yüce Yaratan’ın ezelden beridir fevkalade santrforlarla müjdelediği malum olan Atletico Madrid’den bahsetmeden olmazdı sanırım. Zincirin son halkası böylece tamamlanacaktı evelallah. Çünkü Diego Simeone’nin Atletico Madrid’i 2020/21 La Liga’sını kazanırken 4-4-2 oynadı! Ah! Bu yalan oldu biraz. Aynı zamanda olmadı da…

Santrafor Atletico Madrid için ne demek ise, aynı şey Simeone’li Atletico Madrid’de 4-4-2 için geçerliydi. Son zamanlarda 4-4-2’nin yuvası neresi diye sorsanız, şüphesiz Atletico Madrid’i gösteririm. Sorun şu ki Atletico Madrid 2020/21 sezonunda 4-4-2’ye pek sadık değildi. 3-4-3, 3-5-2, 3-1-4-2, 3-4-1-2 gibi dizilişleri Simeone tarafından sıkça gördük. Benim son zamanlarda gördüğüm en değişken, en versatil -evet, sonunda bu kelimeyi de kullandım, artık rahatlayabilirim-, çok varyasyonlu dizilişleri kullanan takımdı. Saha içindeki değişkenlikten bahsetmiyorum burada. Oyuna başlangıçtaki değişkenlikten bahsediyorum. Pekala bu oyuna çıkıştaki çokça seçeneğin varlığı, oyun içinde bu farklı dizilişler arasındaki geçişkenliği de sağlıyordu.

Gelgelelim 2020/21 sezonu Atletico Madrid’in 4-4-2’ye yaptığını saygısızlık sayarım. Bu yüzden, yüksek müsaadelerinizle boykot hakkımı bu yazı itibariyle kullanmak istiyorum. Böylece Atletico Madrid’in 2014/15 sezonundaki 4-4-2’si güme gitmiş oluyor. Ne israf ama!

O kadar anlattık, yazdık, övdük, başarı hikayelerinden dem vurduk.

Her şey iyi, güzel, hoş ama peki o halde 4-4-2’yi demode bir diziliş yapan neydi?

FUTBOLUN DİYALEKTİK GEOMETRİSİ

Uzun bir süre futbolun top kontrolü ile alakalı olduğunu düşünmüştüm. Malum bir takım ve adamın -isimlerini anmak gereksiz ama Barcelona ve Guardiola’nın- bunda etkisi büyüktü. Şimdilerde bu düşünceden caymış gibiyim. Şüphesiz topa sahip olmak önemliydi ama zannettiğimiz kadar önemli miydi?

Şunu gönül rahatlığı ile söyleyebilirim. Futbola etki eden mutlak üç faktör vardır: Top, alan, zaman. Bu üç mutlak faktöre ek bir de göreceli faktör vardır ki o da insandır. O insan faktörü, mesela teknik direktör, bu üç faktörden kendi takımı lehine fayda sağlamaya çalışır. Elbette, insan faktörü önemli ama değerlendirilmesi bir o kadar zor ve değişken. Göreceli olması zaten bundan. Ya da diğerlerinin mutlak olması. Evet! Sahanın ebatları belirli standartların içinde değişkenlik gösterse de yine de dikdörtgendir ve sapma payı çok azdır. Zaman, ekstraları olsa da yaklaşık 90 dakikadır. 90 dakikalık bir futbol maçında, bir oyuncunun topa sahip olma süresi ortalama 3 dakikadır. Futbol tek bir top ve 11+11=22 futbolcuyla oynanır. Topa sahip olabilen oyuncu sayısı 1 iken, topsuz oyuncu sayısı 21’dir. Haliyle! Topa sahip olan oyuncu 1 hareket yaparken, topsuz oyuncular 21 hareket yaparlar. Şüphesiz! Topa sahip olan oyuncu 3 dakikalık hareket yaparken, topsuz oyuncular bu sürede 63 dakikalık hareket yaparlar. Topa sahip olan takım üzerinden düşünelim. 1 harekete karşılık 10 hareket, 3 dakikalık hareket karşılık 30 dakikalık hareket.

Soru şu o hâlde: Bu üç unsurdan hangisi futbolda sonuca daha çok etki eder?

Buradan basitçe bakıldığında alan kontrolü daha önemli, başarılı olma olasılığı daha yüksek olan değil midir? Sonuçta oyunun akşını topa sahip olan tek bir oyuncuya göre değil, topsuz hareket eden sayıca fazla oyunculara bırakıyorsunuzdur. Böylece -af buyurunuz ama- naçizane şöyle bir iddiada bulunacağım:

“Futbol, topla oynanan topsuz bir oyundur.”

O hâlde neden topa dikkat kesilme eğilimindeyiz? Tabii ki o sihir anları için. Oysa o sihir anlarını kaybettiğimiz modern zamanlardayız. Bunun en açık kanıtı ise yazının yazıldığı tarihlerde hâlâ oynanmakta olan Euro 2020 Avrupa Futbol Şampiyonası. Biz bu turnuvada genel olarak, topa sahip olmaya çalışan namlı ve heybetli takımları, alanı ve geometriyi iyi kullanarak boğan, görece mütevazi takımların başarıya ulaştığını izliyoruz. Yine topa sahip olup golü bulduktan sonra topu bırakan ve o mütevazi takımlara karşı aynı tarifeyi uygulayan büyük takımlar görüyoruz. Artık hemen herkes bunu oynuyor, o sihir anlarının sihirli futbolcuları bile.

İşte bu yüzden ama sırf bu yüzden değil: Geometri her şeydir.

Size dedikoduları sevdiğimi daha en başından söylemiştim. İşte size bir dedikodu:

Vakti zamanında bilim erkanından bir zât -Allah bilim yolundan ayırmasın- Einstein için “Bu hilecidir, bu sinestezdir!” diye itham etmiş. Sinestez diye “birleşik duyu”dan muzdariplere derler. Sinestezlerde herhangi bir duyunun uyarımı otomatik olarak başka bir duyuyu tetikler. Böylece farz-ı misalen kokladığınız bir şeyi görür, gördüğünüz bir şeyi duyarsınız. Gıybet odur ki Einstein soyut şeyleri somut geometrik şekiller olarak görüyordu. Atıyorum: Mesela zaman bir hexagondu onun için. Kuantum hakkında atıp tutması hep bu yüzdendi. Ona her şey basitti tabii! Pekala bu durum onu apaçık ve hiç şüphe götürmez şekilde hilekâr yapardı.

Kısa kısa kes: Guardiola’yı bir hilebaz olarak itham edip “Her şeyi üçgen olarak görüyor! Alametifarikası oradan.” diyebilir miyim? Derim, neden demeyeyim!?

Bilimin en karmaşık konularından olan Kaos Teorisi bile bir yerinden fraktal geometriyi tutar. Soyut “tü”dür, somutlaştırmak isteriz. Böylesi daha kolaydır. Kategorileştirme yaparız ki ötekileştirmeye kadar varır bu. Tıpkı 4-4-2’yi demode diye ötekileştirdiğimiz gibi, ama iyi yönde ama kötü yönde. İşimize gelir çünkü. Sınıflara ayırırız. Von Linne sağ olsun! Systema Naturae’sinde ilk sistematik sınıflandırmayı yaptığında işleri kolaylaştırmak istemişti. Evet! Biz soyut şeyleri pek sevmeyiz. Ne kadar somut o kadar iyi. Çevremizdeki düzensiz sandığımız şeylerin aslında bir düzenleri olduğunu böylece fark ederiz. Düzensiz olan şeyleri ise düzene sokmak, onlara bir anlam katmak böylece daha kolaylaşır.

Futbolun da bir farkı yoktur bu konuda. Tüm dizilişler, bize çağrıştırdığı kadarıyla birer geometrik şekildir. Onları sayıların diliyle 2-3-5, 2-2-2-2-2, 3-3-1-3, 4-4-2 gibi adlandırdığımız gibi; piramit, set, kule, V, WM, sekizgen, baklava, elmas gibi geometrik adlandırmalarla da anarız. Bunu somutlaştırmak, işimizi kolaylaştırmak, ne izleyeceğimizi anlayabilmek için yaparız. Bir nevi gelecek oyunun taktiksel olarak özetidir, dizilişler. Bir hikayenin vaadi/öncülü (yabancılar buna “premise” derler), bir sinema filminin fragmanı, bir kitabın arka kapak sözü gibidir dizilişler. Bir şey anlatır ama her şeyi anlatmaz.

Yine somutlaştırmak gerekirse örneklendirme yapabiliriz sanırım. Mesela Godfather’ın öncülü/premise’i “Bir mafya ailesinin en genç oğlunun babasını vuran adamdan intikam alması ve yeni Godfather olması”dır. Yani tüm hikayenin tek bir cümleye indirgenmiş halidir. Öyle olsa bile bu tek cümlecik bize birçok ipucu verir, karakter hakkında, hikayenin geleceği hakkında, küçüktür ama oradadır. Yine de pek çok şeyi de söylemez. Pekala aynı cümleyle anlatabileceğiniz birçok hikaye de vardır. Peki Godfather’ın bu basit ve sıradan öncülü onu nasıl kült bir hikaye yapmıştır da diğerleri olamamıştır?

Buradan bakıldığında dizilişler de benzerdir aslında. Bir 4-4-2 ile başka bir 4-4-2 veya bir 4-2-3-1 ile başka bir 4-2-3-1 arasındaki başarılı olma durumu başka etkenlere bağlıdır. Evet, dizilişler birer taktiktir. Ama taktiğin tümü değildir, sistemin kendisi ise hiç değildir. Belki tümleşik taktiğin başlangıç noktasıdır ama yine de sadece bir alt taktiktir, belki sistemin ana fonksiyonudur ama sadece bir görüntüden ibarettir. Tıpkı yüksek pres, agresif pres, ofsayt taktiği gibi… Ve bu taktik, bu görüntü geometri ile alakalıdır.

Futbolun taktiğinden konuşulmaya başlandığında dilin ucuna hemen her zaman şu popüler iki söylemin gelmesi boşuna değildir: “Between the lines” ve “half-space.” Ya da Euro 2020’den sonra daha fazla duyacağımız “V-formation”.

Eğer matematik ağzından konuşacaksak “between the lines” rakibin pozisyonuna göre belirlenen göreceli pozisyondur; “half-space” ise sahayı dikey olarak 5’e böldüğünüzde elde ettiğiniz mutlak pozisyon. Pekala “half-space”in de bir göreceli pozisyon olduğunu iddia edenler yok değildir. Bir hareket sonucu oluşan bir alandır sonuçta. Gelgelelim bir konuda hemfikiriz sanırım ve bu, tüm bu terimlerin matematik ve geometri ile alakalı olduğudur.

DELAUNAY NİRENGİ VE VORONOİ DİYAGRAMI

Matematik camiası uzun süredir Delaunay Nirengi veya onun ayrılmaz eşlikçisi Voronoi Diyagramı konusunda fikir sahibi. Futbolda ise Delaunay Nirengi (Üçgenlemesi) oyuncuların koordinatlarını gösteren noktaların birleşimidir, noktaların birleşiminden oluşan çizgiler ise pas doğrularıdır. Diziliş, bu üçgenlerin birleşiminden oluşan şeklin bütünüdür denilebilir.

https://mathworld.wolfram.com/images/eps-gif/VoronoiDiagram_700.gif
Voronoi Diyagramı

Voronoi Diyagramı da işte tam burada devreye girer. Basitçe anlatmak gerekirse elimizde X ve Y futbolcuları olsun. X futbolcusunun en hızlı şekilde ulaştığı alana x, Y futbolcusunun en hızlı şekilde ulaştığı alana y diyelim. En kaba tabiriyle X’in kontrol ettiği alan x, Y’nin kontrol ettiği alan y’dir. Temel mantıkla rakipten daha hızlı ve daha fazla alanı kontrol edebilme oyunudur belki de futbol.

Soldaki görsel üzerinden anlatmak gerekirse her nokta bir futbolcu, her alan o futbolcunun en hızlı şekilde ulaştığı ve kontrol ettiği alandır. Daha açıklayıcı olması bakımından aşağıdaki videoya bakılabilir.

Voronoi Diyagramı her bir hücrenin hızının eşit olduğu varsayımı üzerine kurulur. Futbol uygulamasında haliyle insan faktörü devreye girecektir. Bu bakımdan diyagram sadece optimumu arama yolunda bir simulasyon aracıdır.

Dolayısıyla dizilişler sahaya geometrik olarak nasıl yayıldığınızı simüle eder. Birbirine en yakın oyuncunun aralarında olması gereken en efektif mesafeyi, futbolcuların sahada kapladıkları alanı en etkin şekilde ayarlamanıza, belirli bir alandaki fazlalıkları kırpmanıza, o kırptıklarınızla başka bir alanı daha iyi kaplamanıza yardımcı olur. Diğer taktiklerin daha etkili olabilmesi için sahadaki optimal duruşu temsil eder. Dizilişler değerini geometrisinden alır derken bunu kastetmiştim. Topun iki futbolcu arasında gidip gelebileceği “en kısa yol” varken topu dolaştırmanın mantığı var mıdır? Ya da bir alanı daha az eforla koruyabilecekken, daha fazla koşup daha fazla efor sarf etmenin anlamı?

Zamanında matematik, geometri, analitik geometri derslerinde “İki nokta arasındaki en kısa mesafeyi bulunuz.” tarzı sorularla karşılaşmışsınızdır. Futbolda, bunun büyük bir önemi vardır. İki futbolcu arasındaki mesafe ne kadar kısa olursa top kaybı yapma ihtimali azalır ya da diğer futbolcuya yardıma gitme ihtimali o kadar artar. Rakip stopere yakın konumlanan ne kadar fazla oyuncunuz varsa yüksek pres yapma ihtimaliniz o kadar artar. Ya da minimum hareketle maksimum kaymayı yapabilecek kadar sahaya yerleşebildiyseniz savunmanız ve hücumunuz aynı oranda artar. Bu minimal hareketlerle, minimal enerji harcayacağınızdan kondisyonunuzu, enerjinizi vesaire zamana da efektif olarak yaymaya başlarsınız. Anlayacağınız efektif olarak kontrol ettiğiniz alan ne kadar büyürse rakibi o kadar kontrol altında tutar, top daha rahat kontrol eder, saha ve zaman ise sizin için o kadar küçülmeye başlar.

Size de oluyor mu, bilmiyorum. Ama bazen ben, bazı maçlarda sahanın neden bu kadar küçük olduğunu sorgularken buluyorum kendimi. Fakat bunun ufak bir hata payıyla bir yanılgı olduğunu gayet biliyorum. Çünkü aynı sayıda futbolcuyla sahada olan iki takımdan biri için saha oldukça küçük/dar görünürken, diğeri için alabildiğine uçsuz bucaksız ve geniş görünüyor. Bir takım rakibine hiç eforsuz alan bırakmazken, diğer takım bir türlü o alanları dolduramıyor. Sanırım bu, takım geometrisini ne kadar efektif bir şekilde oturttuğunuzla da alakalı.


BİR UFAK DAHA

Siz de fark ettiniz değil mi? İster istemez, alan oyununu defansif bir düzleme indirgedim. Bu aslında şaşılacak bir şey değil. Çünkü biz alan kontrolünü, “kayma” hareketi vasıtasıyla defansif bir çıkarıma indirgemeye meyilliyiz. Belki de sürekli maruz kaldığımız yorumcuların, süregelen söylemleriyle kanıksamışızdır bu durumu. En azından ben öyleyim sanırım. Oysa kayma hareketi ofansif olarak da uygulanabilir, uygulanıyor da.

Yukarıdaki videoyu, tekrar ama şu gözle izleyin: Mavi ve kırmızı takımları hücum ve defans olarak ayrılsın. Hücumdaki topu sahip olduğu alanlar boyunca ilerletmeye çalışsın, defanstaki ise buna engel olmaya çalışsın.

Kayıyor musunuz? Kayıyorsunuz değil mi?


ÜÇGENLEŞME

Bir dizilişin geometrisi mutlak değildir. Malum futbolcular ve top sahada sürekli hareket eder. Eğer Süper Ligi saymazsak… Çünkü termodinamiğin dediğine bakılırsa düzen, düzensizliğe çekilir. Fakat bu hareket halindeki futbolcuların başlangıç noktaları dizilişle sabittir. Dizilişin önemi, başlangıç pozisyonunun idealliği ile alakalıdır. Çünkü ne zaman düşünecek zamanımız olmaz, herhangi bir adrenalin patlaması anı yaşarız veya ani bir şeyler cereyan eder; biz insanlar -sanırım, biz insanlar diyebilirim- başlangıç pozisyonumuza, en rahat, en güvenli hissettiğimiz yere, ana dönmeye meyilliyizdir. Büyük korku, çaresizlik durumlarında cenin pozisyonuna geçme yatkınlığımız gibi…

Kas hafızası, tekrarlı antrenmanla öğrenme yine burayla bağlantılıdır. Guardialo’nın antrenmanda futbolcuları iple birbirine bağlaması bundandır. Ya da Tuchel’in antrenman sahasına ekstra çizgiler çektirerek bir altıgene döndürmesi bundandır. Tuchel bunu güçlü ayağı kenarında oynayıp çizgiye basmaya alışmış futbolcuların, ters kanada atıldıklarında yine çizgiye basmalarını önlemek için yapmış. Neden mi? Çünkü kanat oyuncularının kendilerini güvende hissettikleri yer çizginin tam yanı. O halde bu alışkanlığı yeniden yazmak gerekir. Orta sahadan ceza sahası dip çizgisine iki tane çapraz çizgi çizdiğinizi ve oyunculara bu çizgilerin yeni normal olduğunu ve bu çizgilerin dışının out olduğunu söylediğiniz düşünün. Ve bu yeni normale göre antrenmanları yaptığınızı… Tekrar ve tekrar…

https://gss.gs/xrC.png

Anlayacağınız üzere sahada bizim çıplak gözle fark edemediğimiz bazı örüntüler, desenler ve modeller vardır. Bunun en basit örneğine şuradan şahit oluruz:

“Orada küçük bir üçgen !”

Televizyon karşısında izlediğimiz maçlarda bu söylemi sunuculardan bolca duymuşsunuzdur. Ve muhtemeldir ki o ana kadar hiç aklınızda olmayan şekil birden gözünüzde canlanmaya başlar. Daha doğrusu algıda seçiciliktir bu. Artık dikkatiniz üçgene, üçgeni aramaya yönelmiştir.

Peki sizce bir futbol maçında kaç tane üçgen oluşturulur? Belki binlerce, belki on binlerce… Ama bunları “ilgisiz” olduğu gerekçesiyle belki, süzer ve bir kenara bırakırız.

Üçgen, üçgen ve yine üçgen… Ama neden üçgen? Bunun geometrik olarak basit bir açıklaması vardır. Çünkü minimumla ulaşabileceğimiz en düzgün alansal şekildir ve diğer alansal şekillerin hemen hepsi üçgenlerden oluşur.

Futbolda üçgeni birçok yerde görebiliriz. Bunların en basiti oyuncu pozisyonlarındaki geometridedir. Bu konuda Delaunay Üçgenleşmesi’ndeki gibidir. Üç nokta, üç futbolcuyu temsil eder. Oysa futbolda futbolcular hariç, bir de top vardır. Şaşılacak şey ama iki oyuncuyla bir üçgen oluşturabilirsiniz. Bu, Süper Lingo’muza “al-ver” olarak geçen deyişin bir üst ve doğru versiyonudur, yani “al-ver-koş”tur. Ya da “pas ve hareket”…

https://gss.gs/Wjc.gif

Yani yan yana iki oyuncu idealdir. Üçgeni tamamlamak için gereken üçüncü oyuncu genellikle fazlalıktır. Daha doğrusu, yan yana olmaları fazlalıktır. Çünkü üç oyuncuyla yapabileceğiniz şekil ya çizgidir ya da üçgen. Üçüncü oyuncuyu üçgen için kullanmıyorsanız neredeyse hiçbir yararını göremezsiniz.

Yan yana üç futbolcu düşünün. Mesela yukarıdaki görselde A ile B arasına bir C oyuncusu koyalım. İdealde A, C’ye pas atar, B ile herhangi bir münasebeti yoktur. Aynı şey B için de geçerli. C ise hem A hem B ile oynayabilir. A ve B birbirine oynayabilir? Ama bunu gerçekten ister misiniz? Birçok basit hataya davetiyedir bu. O halde çizgi halindeki iki oyuncu arasına üçüncü bir oyuncu sokmanın anlamı nedir? C’yi düz okun ucuna yerleştirmek daha akıllıca değil midir?

4-4-2 (Klasik) dizilişinin geometri olarak problemlerinden birisi tam olarak budur. 4-4-2 (Elmas) dizilişinin çözdüğü sorunlardan biri de aynı zamanda budur. En az sayıda kaynakla, ideal şekle gitmek…

4-4-2 (Klasik) dizilişini düşünelim. En uçtaki nokta ile en arkadaki nokta arasında direkt bir hat yoktur. Az önce de dediğim gibi düz bir hat’a üçüncü bir oyuncu sokmak pek mantıklı değildir. Çapraz CD-MF arasındaki mesafe ise ideal değildir. Gerideki altılının ideal bir üçgenleşmeye sahip olduğunu düşünebilirsiniz. Ama aslında idealden uzaktır. Daha ideal üçgenleşmeyi MF’yi teke düşürerek elde edebilirsiniz.

4-4-2

Bunları söylüyorum ama oyuncuların illaki hareket halinde olacaklarını ve ip gibi durmayacaklarını söyleyebilirsiniz. Burada anlatmak istediğim zaten buydu. Minimum kaynakla ideale ulaşmak… Delaunay’den bahsederken de bunu söylüyordum. En az eforla en ideal alanı kontrol etmek… Başlangıç pozisyonundan, kas hafızasından, “visualization”dan bahsederken de bunu söylüyordum. Burada teorik ideali bulmaya çalışıyoruz ki pratiğe dökerken maksimum idealden uzaklaşmayalım.

Gerçi bu söylediklerim topa sahip olma oyunu oynamak istiyorsanız daha çok geçerli. Zaten 4-4-2’nin demodeleşmeye başladığı yerlerden biridir bu, “possesion” yani topa sahip olma. Topa sahip olma oyunu oynamak isteyen takımların uzun zamandan beridir 4-3-3 oynamak istemesinin nedeniyle aynıdır. İdeal geometrinin 4-3-3’ten geçiyor olmasından kaynaklanır.

Gelgelelim ister topa sahip olma oyunu ister direkt oyun oynamak isteyin futbolda düz bir hat üzerinde çok fazla oyuncu istemezsiniz. Halihazırda kompakt olduğunu iddia ettiğim 4-4-2’ye göre Mou’nun 4-4-2’sinin daha kompakt olmasının nedeni bundandır. Orta sahaya üçüncü bir MF attığında, rakibe göre bütün direkt hatları kapatmış olursunuz.

Geometrik olarak üçgenin avantajı, kendini ofansta ve defansta etraflıca gösterir. Üç oyuncu, doğru açılarla, doğru üçgeni kurduklarında, savunmacının topu kapmasını zorlaştırırken, topu kaptığı senaryoda ise daha fazla hareket etmesini sağlar. Aynı zamanda savunmacılar arasındaki mesafeyi açacağı için rakibin kompaktlığını bozar ya da başka bir alanda rakibi eksik bırakılması sağlanır. Birebirleri, yani sihir anlarını en aza indirgerken, daha çok takım oyununu artırır. Defansif anlamda kurulan doğru üçgenler ise kompaktlığı artırır. Rakibin hücum ettiği pas açılarının, topun olduğu yerin, minimum kaynakla efektif bir şekilde savunulmasına olanak sağlar. Yine birebirleri minimuma indirger ki zaten bireyi değil, alanı, açıları ve topu savunuyorsunuzdur.

Not: Peki ya doğru üçgen nedir? Bu değişkenlik gösterse de teoride şudur: Üç oyuncunun dik açılı bir üçgen oluşturması. Bu durumda dik açının olduğu kenardaki oyuncuyla diğer iki oyuncu kısa, hipotenüsün kenarındaki iki oyuncu ise kendi aralarında en uzun mesafeli pası yapar. Buradaki mantık risk faktörü az olan kısa pas hattına savunucuyu çekerken, risk faktörü yüksek olan uzun pas hattında savunucunun kat etmesi gereken mesafeyi artırması esasına dayanır.

Pekala 4-4-2’nin demodeleşmesinin -özellikle klasik olanın- daha birçok nedeni var. Oralara da geleceğiz.


Başka bir soru: Bazı takımlar maç sonlarına, sezon sonlarına daha diri girerken, diğer bazı takımlar neden giremiyor? Bu tamamen antrenman kalitesi, geniş kadro, futbolcu kalitesi ile mi alakalı? Peki ya daha iyi antrenman yapmış takım, oyun zamanını ve oyun alanını da daha iyi kullanırsa ne olur? Ya da antrenman kalitesi normal olan bir takım, alanı, dolayısıyla enerjisini daha iyi kullanırsa ne olur?

İşte tam burada “V-formation”dan bahsetmek gerek sanırım.

V-FORMASYONU

Aslında ne var biliyor musunuz? Spor ile geometrinin ilişkisi yeni keşfedilmiş bir şey değil. Ben sanki “Sanırım Thales’in geometriyi keşfettiği yaştayım. Ulan nasıl da anlatıyorum, geometriyi yeniden keşfetmiş gibi.” dercesine yazıyor olabilirim. Fakat durum öyle değil. Amerikalılar zaten bu işi tüm sporlarında kullanır. Japonlar aynen… Futbolda da genç değil aslında. Sahayı enlemesine bölüp birinci, ikinci, üçüncü bölge diye adlandırmamız çok öncesinin hikayesi. Ya da dikeyde üçe bölüp merkez ve kanatları ortaya atmamız. Sonra enlemesine bir kez daha bölüp sahayı 18 alana ayırmamız. Nihayet futbolun, sonraları meşhur mu meşhur olacak Zone-14’ü doğurması gelir.

4-4-2

Böylece 4-4-2 demodeleşti, ve futbol 4-2-3-1’i kutsadı, yaşasın yeni moda.

Pek sevgili spor bilimci Tom Reilly kutsaması aslında bu. İş odur ki bu saygıdeğer ağabeyimiz, 98 Dünya Kupası ve Euro 2000 maçlarını tamamen izleyip analiz ettikten sonra bir şeyin hayretle farkına varır. Gol aksiyonlarının büyük bir çoğunluğu bu alandan, 8 saniye içinde peyda olur. 98 ve 2000 turnuvalarından bahsedince akla derhal Zinedine Zidane geldi değil mi? Hani o turnuvalardan ve Zone-14’ten bahsedince değineyim dedim.

Peki öyleyse…

Haliyle o zamana kadar mübarek İncil gibi kapış kapış giden 4-4-2’nin Zone-14 ile falan alakası yoktu. Daha doğrusu efektiftik konusunda sıkıntıları vardı, 4-4-2’nin Zone-14’ü kullanmak noktasında. Pekala o zamandan bu zamana takımlar Zone-14’ten mümkün olduğunca çok yararlanmaya çalıştı. Klasik 10 numaralardan, ikinci forvetlere; has ve has merkez orta sahalardan sahte dokuzlara (false9); Zidanelardan, Kakalara; Scholeslardan, Del Pierolara; Sneijderlerden, Messilere, Firminolara…

Zone-14’ün futbolda nasıl bir değişime yol açtığını en açık şekilde sanırım Sir Alex Ferguson’un Manchester United’ı anlatabilir. 2000’lere gelirken Sir Alex Ferguson’ın ManU’su alev almıştı klasik 4-4-2’si ile. Merkezde de haliyle Scholes ve Roy Keane oyuyordu. Oldukça güçlü bir mezkez olan bu ikili, o zamanlar hemen her takımın 4-4-2 oynadığı İngiltere’de çok şey kazanmıştı. Fakat 2000/01 sezonunu şampiyon tamamlayan Sir’ün aklında 2001/02 sezonuna gelindiğinde başka bir şeyler vardı: Zone-14.

O sezonun başında, Lazio’da harikulade performans gösteren Veron’u transfer etmiş ve merkezi Roy Keane ile ona teslim etmişti. Peki ya Paul Scholes? Tabii ki Zone-14’e doğru bir yolculuğa çıkacaktı.

Saha 18’e bölündükten sonra Zone-18’i doğuran futbol, saha 30’a bölündüğünde başka bir şeye gebeydi: Half-space. İstatistikte ekmek olduğu anlaşılınca, işin ucu Zone-14 ile bırakılmadı tabii ki. Yapılan bir istatistik çalışmasına göre merkezden yapılan asistler tüm asistlerin 5’te 1’ine denkti. Bunlar da zaten Zone-14’ün yüzü suyu hürmetine. 5’te 4’lük kısım ise kanatlardan geliyordu. İşin ilginç yanı ise saha diklemesine bir kez daha bölündüğünde ortaya çıkıyordu. Yapılan asistlerin 3’te 2’si half-space denen, merkez ile kanatlar arasında kalan alandan yapılıyordu.

4-4-2 4-4-2

4-4-2 kan ağlıyordu, 4-2-3-1’in canına minnetti. 4-2-3-1’in neden bu kadar popüler olduğunu düşünüyordunuz siz de değil mi? Hah, işte! Neden olmasındı ki? Klasik 4-4-2 gibi merkezi sağlama almışım, Zone-14’e adam sokmuşum, hafif bir dokunuşla kanatlarımı half-space’e atmışım. Bir santrfordan feragat etmişim ne olacak!? İstatistiğin söylediklerinin neredeyse hepsini yapmıyor muyum böylece?

Üstelik 4-2-3-1 oynaması görece kolaydı. 4-4-2’nin kas hafızasından, ezberinden pek feragat etmeden geçiş yapabiliyordunuz. 4-2-3-1’in ezberden çıkmaya başladığı nokta, ters ayaklı kanatların/kanat forvetlerin ortaya çıktığı zamandır sanırım.

Gelin görün ki şimdi eski bir tanıdık moda olmaya yakındı: 4-3-3. Neden? Çünkü takımlar, half-space’ten mümkün olduğunca yararlanmak istiyordu. Pep’in Barcelona’sı sağ olsun, 4-3-3 öyle bir yere geldi ki 4-2-3-1’in bile esamesi okunmayacak hale geldi. Gerçi Almanlar sağ olsun, 4-3-3’ün antikoru olarak 4-2-3-1’i tekrar söz isteyecek ve “Hayırdır, bürüder!?” diyecekti.

Topa sahip olma oyunun muhtemel eşlikçisi 4-3-3’e karşılık, bir antitez olduğu söylenebilecek direkt oyun için Almanlar 4-2-3-1’i seçmişti. Bunun birkaç nedeni olsa da, en önemli olanı ceza sahası içindeki varlığınızdan, gerideki güvenceden vazgeçmeden, half-space ve Zone-14’ten yararlanmaktır. Kanatları ters ayaklı oyunculardan seçip direkt kaleye doğru gitmek vardır hedefte. Zone-14’ten yararlanmak için santrforun oraya inmesini (4-3-3 santrforu) beklemek yerine oraya başka bir oyuncuyu koymayı düşünür. Klopp’un 2010/13 arasındaki Borussia Dortmund 4-2-3-1’i tam olarak o sıralar dominant olan 4-3-3’e antitez olarak düşünülmüş ve hazırlanmış bile denilebilir.

V FOR VICTORY?

Takımlar, teknik direktörler artık şunun farkındaydı. Sonuca giden yol neredeyse formülize edilmişti. Half-space ve Zone-14 artık bilinen bir şeylerdi. Sonuca gitmenin en efektif yolu buralardan geçiyordu. Anlayacağınız orta sahadan ceza sahasına top doldurmak, kenarlardan orta yapmak bugünkü futbol denkleminde önemsizdi. Böyle goller yemek, hatalar oyunu olduğu söylenen futbolun hatasına denk gelmek demekti.

Tuchel böylece sahayı yeniden, altıgen şeklinde bölmüştü. Sırf geometriden daha iyi yararlanabilmek için. Tuchel’in farkında olduğunu daha sonra bir başka çalışmayla Douglas Jacobsen yazacaktı. İşin hücum tarafı varsa bir de defans tarafı vardı. Ve Jacobsen’in sahayı tekrar bölmesi ve böldüğü bu alanı adlandırmasıyla ortaya “assists-v” çıktı.

4-4-2
Kaynak: https://www.sportsessionplanner.com/s/erqJh/Willowbank-YC-FC-Attacking-Plays.html

Buradaki mantık, rakibi mümkün olduğu kadar açık yeşil alandan uzak tutmaktı. Açık yeşil alanda aktif bir defans anlayışı varken, koyu yeşil alanda pasif bir savunmaya geçilirdi. Aktif olarak savunduğunuz alan daraldığı için takım savunmada daha kompakt ve kalabalık dururken enerji harcama konusunda ise varyemezdi.

Bir gün EURO2020’yi tekrar izlemek durumunda kalırsanız lütfen bir de bu v-formasyonu aklınızdayken izleyin. Görece mütevazi takımların sahada nasıl dirençli olduklarına bir bakın. Büyük takımların özellikle golü bulduktan sonra nasıl bir yöntem izlediklerine bakın. Sükseli rakiplerine kök söktüren mütevazi takımlar ve mütevazi rakiplerine aynı şekilde kök söktüren sükseli takımlar…


Sonları yazmak benim için hep zor olmuştur. Geçişi bir türlü yapamadığımı düşünürüm. Yazıya nasıl başladığımı düşünürsek bu pek şaşılacak bir şey değil. O kadar şey yazdıktan sonra fark ediyorum ki yazmak istediklerim ile yazının yönlendiği yer pek istediğim, daha doğrusu planladığım gibi gitmemiş. Galiba bu biraz, değişen şartlara göre değişik tepkiler gösteren insan olmamdan kaynaklı. Robotik bir mekanizma değilim. Yazarken bir plana göre yazabilen bir yazar ise hiç olamadım.

Tıpkı bu hikaye gibi… Futbol takımları da tam sistematik mekanizmalar olamazlar. Olsa olsa simbiyotik insan kolonisi sayılabilirler. Bu yüzden teoride en iyi geometriyi/dizilişi bulsanız dahi pratikte bu bir şey ifade etmeyebilir. Çünkü işin içine insan faktörü girer. Mesela siz ne kadar en efektif konuma gelirseniz gelin, rakip oyuncu sizden daha hızlı, atik veya oyunun farkında olabilir. Bu aynı dizilişler arasındaki farktır da aynı zamanda veya aynı takımın aynı dizilişlerinin farklı maçlardaki farkıdır da. En azından futbolcular değişir. Maçlar arasındaki fark içinse rakibiniz değişir. Daha sonra insan psikolojisi ve fizyolojisi devreye girer.

Bu yazıya bu yüzden başlamıştım aslında. Hangi 4-4-2? Hangi oyuncularla uygulanan 4-4-2? Hangi zamanda, hangi şartlarda, hangi rakibe karşı oynanan 4-4-2? Hangisi demode? Bu soruların her biri farklı dizilişler için de pekala sorulabilir.

Bir gün başka tekrar birisi çıkacak, 4-4-2’yi tekrar moda yapacak ve biz kuş gibi hafifleyeceğiz. Ve aslında tekrar moda olan 4-4-2 olmayacak, çünkü bu adlandırmaların her zaman olduğu gibi o zaman da bir önemi olmayacak.

İhsan Oktay Anar’ın Suskunlar’da Neyzen İbrahim Dede Efendi ağzından söylediği gibi:

“Bir ismim olduğu sürece bir kusurum da olacak ve olmalı.”


Kaynakça:

Geometry in Football: Understanding the triangle

Geometry and the football ecosystem.

Delaunay triangulations

The geometry of attacking football

Voronoi Diagram

Introduction to Voronoi Diagram

Half-Space and Entre Lineas — Delaunay Triangulation and Voronoi Diagram

Modern Futbolun Taktiksel Evrimi (Ben bu yazıyı yazmaya başladığımda böyle bir video yoktu. Bazı yerler çakışmış, bazı yerlerde ise videoya başvurdum. İzlemenizi ise tavsiye ederim.)

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More