2018-2019 Sezonu Galatasaray Futbol Takımı Analizi

Mustafa Cengiz ve Abdurrahim Albayrak’ın içinde bulunduğu grup yaz transfer sezonunda yenilmiş, Galatasaray futbol takımı her taraftan zedelenmiş ve şartları ağır bir anlaşma imzalanmış. Takım yorgun ve fakir bir durumda. Kulübü ve takımı bu noktaya sürükleyenler, kendi hayatlarını kurtarma kaygısına düşerek memleketten kaçmışlar. Mustafa Cengiz’in başkanlığındaki yönetim çaresiz. Yalnız padişahın(?) İradesine boyun eğmekte ve onunla birlikte kendilerini koruyabilecekleri herhangi bir duruma razı. Eldeki tek forvet takımdan zorla gönderilmiş, kadronun üç stoperinden biri, bonservisini elinde bulunduran kulübe geri dönmüş ve onun yeri doldurulmamış. Fatih Hoca iki forvet istediği halde tek bir forvet bile alınamamış. Takım sezona kaos içinde sokulmuş…

1) Fernando ve Mariano’nun Düşük Performansı

Herhalde kimse bu ikiliyi bu halde görmek istemezdi. Hepimizin gözleri önünde, çok da kısa bir süre içinde azalarak bittiler. Sezon başıydı, sakatlıktan çıkmıştı, form tutacaktı, şöyleydi böyleydi diye diye ikilinin performansına bir şekilde bahane bulundu ama kendi adıma ikisinin de Galatasaray kariyerleri noktalanmıştır. Bundan sonra katkı vermeyecekler mi? Vereceklerdir ama götürdükleri verdiklerinden çok daha fazla olacaktır. Onun için yukarıda da söylediğim gibi, yeterli süreyi tanıdıktan sonra Fernando ve Mariano defterini kapattım, üstelik hem performans hem de ahlak bakımından; zira sezon başından beri takındıkları vurdumduymaz tavır, takım kaybederken yapılan lakayt hareketler, özellikle Mariano’nun umursamaz ifadesi bardağı çoktan taşırdı. Zor da olsa ister şimdi kabul edin ister sezon sonu; bu ikili bitmiş!

Ayrıca deplasman fobisi denen sorunu uzaklarda aramamak gerekiyor. Kafayı hafif kaldırıp önümüze baktığımızda sorunun temelini görebiliriz. Az sonra, ilk devrede Galatasaray’ın iyi oynadığı maçlardan olan 6 Ekim 2018 Antalyaspor Galatasaray maçında Fernando ve Mariano’nun yaptığı hataları saydığımda, bu ikilinin bir de Galatasaray’ın kötü oynadığı maçlarda neler yapmış olabileceklerini düşünürseniz bazı şeyler daha iyi anlaşılacaktır diye umuyorum.

Dakika 1 – Mariano adamını kaçırıyor, takımına pozisyon yediriyor.

Dakika 13 – Mariano, atmış olmak için bir pas atıyor ve top kaybediyor.

Dakika 16 -Fernando kritik yerde top kaybediyor.
Dakika 30 – Rakibin hücumu sırasında savunma arkasına atılan topta, rakip oyuncunun ofsaytla alakası olmamasına rağmen Mariano, koşacak dermanı kalmadığından, koşmayı bırakıp yan hakeme el açıyor, ofsayt bekliyor. Mariano koşmayı bıraktığı için ciddi bir tehlike yaşanıyor.

Durun daha Mariano resitali bitmedi…

Takımdaki herkes gayet düzgün konumlanmış ama Mariano dalgın dalgın bakınıyor. Durduğu yer facia. Üstelik çokça seçeneği mevcut. Öndeki adama markaj uygulayabilir, uygulamıyor. Biraz daha sağ arkada durup çizgideki adamı kapatabilir, kapatmıyor. Sağ öne gidip iki rakip oyuncunun pas bağlantısını tıkayabilir, tıkamıyor. Öyle bir yerde duruyor ki toplu oyuncu kendisinin üzerinden arkadaşına pas verse net gol pozisyonu doğacak. Hiç riske girmeyip kenardaki adama verse yine tehlike doğacak. Buna rağmen Mariano bakmakla yetiniyor.

Tüm bunların yanına örnek teşkil etmesi adına Fernando Reges’in geçen sezonki ve bu sezonki ortalama istatistiklerini ekleyeyim:

2017-2018 sezonu defansif istatistikleri
2018-2019 sezonu defansif istatistikleri
2017-2018 sezonu pas istatistikleri
2018-2019 sezonu pas istatistikleri

2) Topu kaptırınca Baskı

İlk Porto maçıyla beraber Fatih Terim’in aklına giren, daha doğrusu hep olan ama oyuncu grubuna güvenmediğinden teşebbüs etmediği bu stil bahsettiğim Porto maçından itibaren birkaç maçta denendi. Nitekim Porto’dan bir sonraki durak olan Antalya deplasmanında kazanılmasının aktörlerinden biri de ani baskılardı. Gelişigüzel bir baskı da değil, organize şekilde. Dolayısıyla bu da süreye oynayan rakip karşısında topu daha çabuk kaparak zaman kazanmamızı sağlıyor, rakibi dengesiz yakaladığımız durumlarda da gol şansımızı arttırıyordu. Ancak art arda gelen kötü sonuçlar Fatih Terim’in değişikliğe gitmesine neden oldu. Ve baskılı oyun uzunca süre denenmedi.

Toplu bölgede 3’e 2, çemberi genişlettiğimizde 5’e 5 şeklinde pozisyon alınmış. İki halde de kırıcı bir baskı yapılmış demektir.

Burada da sarı kırmızılılar toplu bölgede 3’e 2 üstün durumda. Çember genişletildiğinde de 4’e 4 şeklinde pozisyon alınmış ve bir saniye içinde muazzam bir baskıyla topu kapılıyor.

Tüm bunlar da birikimli olarak rakibin direncini kırıyor. Top yapamayan, kendi yarı sahasından çıkamayan rakip takım adım adım geriye çekiliyor ve illa ki bir yerde hata yaparak kaybediyor. Akhisar maçında olduğu gibi rakibin top yapmasına izin verip onları kaleye yakında tutulduğunda dakikalar ilerleyip Galatasaray açıldıkça rakip gol şansı buluyor ve maçı kaybediliyor. Ani baskıyla oynandığında ise çok iyi bir oyun sergilenmese de bir şekilde kazanabiliyoruz. ‘Özlenen Galatasaray’ klişesinin temel unsurlarından birinin baskı olduğunu da düşünürsek, hiçbir artısı olmasa bile taraftarı tribünlere çekebilmek için Fatih Terim’in bunu göz ardı etmemesi gerekiyor.

3- Pas Hızı, Hücum Hızı, Ağırlıklı Pas Alanı

İşte oynanan futbolun, göze hoş gelirliğini etkileyen en önemli unsurlardan birine geldik. Takım pas trafiğini hızlı mı yapıyor yavaş mı? Birim sürede rakip kaleye kaç metre yaklaşılabiliyor? Ağırlıklı pas alanı sahanın hangi aralığında? Tüm bunlar iyi futbol, kötü futbol ayrımını sağlıyor. Geçen seneye gidelim. Top sarı kırmızılıların sahasında son yıllarda hiç olmadığı kadar az kalıyordu, nitekim daha hızlı hücuma çıkan, daha dikine giden, stoperler arası pas trafiğini asgariye çekmiş bir takım izliyorduk. Temel felsefe; topu hızlı çevir, dikine git, mümkün olan en kısa sürede rakip kaleye ulaş, topu kaybettiğinde de şok baskıyla rakibini hataya zorla ve topu yeniden al şeklinde programlanmış.  Bu sezona baktığımızdaysa hem bu tutarlılığı hem de yukarıda bahsettiğim göze hoş gelen oyunun kaybedildiğini görüyoruz.

Bu kadar geride bekleyince, yavaş top çevirince, geride gereksiz seviyede pas yapınca da rakipler üzerinize gelmekte hiçbir sakınca görmüyorlar. Çünkü diyor ki rakip; bunlar o kadar yavaş ki o kadar kopuk ki, ben topu kaptırsam bile ciddi tehlike yaşamadan topu uzaklaştırabilirim. Sonra da özellikle deplasman maçlarında, rakipler geldikçe geliyor. Geçen seneki iç saha performansı baz alındığında rakiplerin bu sene daha cesur oynadıklarını görüyoruz. Geçen sene topu kaptırdığında Dorthraki* ordusu gibi saldıran Galatasaray yerine bu sene hantal bir orta saha izliyoruz. Rakibi korkutamayan bu oyun yapısına ilaveten bekler ve stoperler arası uzun hazırlık pasları oyunu iyice yavaşlatıyor.  Bu esnada kaptırılan toplar da Muslera’nın kalesinde tehlikelere sebep oluyor.

4) Fernando Muslera’nın Süreyle Olan Derdi ve Oyunu Başlatmadaki Yetersizliği

Bu kadar üst seviye bir kalecinin, hele ki takımda uzun yıllardır oynayan bir ‘’kaptanın’’ takımına zaman kaybettirmesini saçma buluyorum. Berabere veya yenik durumdayken bile topu alıp aut çizgisine koyup oyunu başlatması yaklaşık 1 dakika sürüyor. Hâlbuki en fazla 15 saniyelik bir iş olmalı. Oyunu soğutmanın, gole ihtiyacın olduğu dakikalarda rakibe nefes aldırmanın ne faydası var? Sadece aut atışlarında da değil, kontra atak imkânımız olan pozisyonlarda inatla topu bekletip rakip yerleştikten sonra oyunu başlatıyor. Takımın hücumunda Rodrigues ve Onyekuru gibi hızlı oyuncular varken bu da çok gereksiz. Sneijder – Burak – Yasin – Drogba hattı  gibi organize atak üreteceğin bir hücum hattı da yok. Fatih Terim ve ekibinin de dikkatinden kaçtığını düşünüyorum bu durumun. Aksi takdirde uyarılsa, Muslera’nın da inat edeceğini pek sanmıyorum.

Ayrıca Muslera’nın degajlarında, topu oyuna sokmada da ciddi sıkıntıları var iki sezondur. Bursa maçı, dakika 31, rakibin savunmasında boşluklar var ve Muslera rahat pozisyonda olmasına rağmen topu taca yolluyor. Bu her maçta birden fazla kez yaşanıyor, sürekli yaşanıyor. Her şey bitti de bu mu kaldı? Herhalde bir bu kalmadı. Ama onu atla bunu atla, ”ya şundan da ne olacak ki” dedikçe ipin ucu kaçıyor. Muslera’nın artık daha konsantre oynaması gerekiyor. Böyle yetenekli bir kalecinin sürekli aynı hataları yapması çok can sıkıcı ve yapabileceği şeyleri yapamıyorsa eleştiriyi hak ediyor demektir. Son maçlarda reflekslerinin de yavaşladığını belirtmeden geçemeyeceğim. Sürekli ayağının yanından geçen toplarla kalesinde gol görmeye başladı Uruguaylı file bekçisi.

5) Futbolda İstasyon Kavramı ve Takımdaki İstasyon Oyuncu Eksikliği

Takımın şu an en net eksiklerinden biri. Fatih hocanın elinde artık bir Riera’sı yok, Drogba’sı yok, Engin Baytar’ı yok, Melo’su Selçuk’u yok; ama mantalite aynı, bu olmaz. Dikkat ederseniz tüm bu isimler istasyon isimler. Topu ayağına aldığında, ulan acaba top kaybeder de pozisyon yer miyiz demeyeceğiniz isimler. Şimdiki kadroda ise yetenekleri kısıtlı bir Sinan Gümüş, çalıma odaklı bir Rodrigues, hareketli Melo yerine sabit Fernando, topa bomba gibi davranan Eren. Belhanda da top tutabilen biri değil. Yani Galatasaray’da hiç istasyon isim yok. Topu hücuma taşıdığınızda, arkanıza yaslanıp art arda atakları izlemeyi hayal edebileceğiniz, pas trafiğiyle rakibi yoracak bir kadronuz yok. Hocanın hatası ise farklı oyuncularla aynı mantaliteyi deniyor olmasında. Bu kadro o mantaliteyi oynayamaz. Bu kadronun oynayıp oynayabileceği, geçtiğimiz sezon Tudor dönemindeki gibi hızlı hücum, baskılı futbol oyunu ki aslında onu da tam oynayamaz. Dolayısıyla ya devre arasında biri top tutabilen on numara, biri Riera benzeri bir kanat olmak üzere iki transfer (takımın hücum varyasyonlarına istinaden, yoksa daha çok eksik var) yapılmalı ya da oyun yapımız değiştirilmeli. Aksi halde istikrar sorunu devam edecektir. Bu devredeki sorununun reçetesine istasyon kelimesini de yazmak gerekiyor.

6) Takım Boyu Çok Uzun

Bir önceki madde ile ilişkilendirebiliriz. Takım boyu meselesi futbol tarihinin en absürt tartışmalarından biridir. Boyu kısa tutarsın pozisyona giremezsin, uzun tutarsın dağılırsın. Arada bir denge var, bazen de eldeki malzemeye en uygun seçenek var. Galatasaray şu an eldeki malzemeye uygun bir takım boyunda değil. Böylesi topla ilişkisi kötü, top tutamayan malzemeyle kanatlara açılır, takım boyunu geniş tutarsan sıkıntı yaşarsın. Sinan, Eren, Onyekuru gibi futbolcularla en oynanabilir olan, boyu kısa tutup dar alan organizasyonlarıyla kaleye gitmektir, aksi olmaz. Topu ayağına alıp kafasını kaldırdığında 30 metre ötesindeki adama pas verecek oyuncularınız yok. Daha 2 metreye zor top atabilen adamlarla geniş alanda oynamanın mantığı da yok. Hatırlarsanız Rodrigues’in geçen seneki performansını, iyi oynadığı tüm maçlar, ya rakip yarı sahada yığıldığımız ya da dar alanda oynadığımız maçlar. Keza Onyekuru, Sinan ve Feghouli için de durum öyle. Açık alanda Fernando da kayboluyor. Zaten kaybolmaya meyilli, tamamen kayboluyor. Hücuma çıkınca hücum hattıyla orta sahamız arasında 15-20 metre boşluk oluşuyor, keza aynı şekilde savunma sırasında da hücum hattı kopuk kalıyor. Bunlar olmaması gereken durumlar.

Avrupa Ligi’nde başarı istiyorsanız takım boyunu kısaltıp savunma yapmayı öğrenmeli ya da yolun başındayken ümit etmeyi kesmelisiniz. Zira günümüz futbolunda iddiasız, orta-alt sıra takımların bile sadece takım boyunu kısa tutup normalden fazla mücadele ederek büyük takımları durdurabildiği yerde ne yazık ki bu kısır hücum varyasyonlarıyla şansınız çok az. Burada önemli olan bir konu da yapılacak transferlerdir. Transferlerin bu amaca uygun yapılması gerekiyor ki Fatih Hoca’nın kafasındaki mantaliteyi düşünürsek bu bağlamda oyuncular alınacaktır.

7) Fatih Hoca’nın Formasyon Takıntısı Var

Formasyon takıntısı derken? Şöyle. Fatih hoca istiyor ki ben hangi dizilişle başlarsam o dizilişle maçı kazanayım. Ya da maç içinde 4-1-4-1’i 4-4-2’ye çevireyim gol gelsin, 4-4-2’deyken forvet çıkartıp orta saha alayım maçı çevireyim falan filan. Değişiklikler hep bu amaçla. Oradan eksilt buradan arttır. Tamam iyi hoş da, sen stoperlerin arası mesafeyi düzeltmezsen, sen açık-bek-orta iç bağlantılarını doğru kurmazsan, savunmadan oyun kurarken diyagonallerle rakibin konumlanmasını dağıtmazsan, sen hareketli oyun amaçlayıp hareketsiz ön liberoda diretirsen, sezon başında veya maç öncesi hazırlıkta sahanın pas merkezlerini belirlemezsen sezona hangi formasyonla devam ettiğinin ne önemi var? Günü kurtarırsın, öyle de oldu. Uzun vadede, takımın anatomisine odaklanmayıp bir maç 4-2-3-1, bir maç 4-4-2, bir maç 3-5-2 hatta maç içi formasyon değişiklikleri deneyerek devre bitti. Oyun içindeki tüm dinamikleri aynı tutup sadece formasyonu değiştirerek kötü tabloyu kırabileceğimiz yanılgısına düşüldü. Terim’in yapması gereken ilk şey mantaliteyi oturtup formasyonu ve oyuncuları ona göre belirlemek.

Sezon başından bu yana tüm maçların başlangıç dizilişleri sırasıyla şu şekilde:

Ankaragücü – Galatasaray = 4-2-3-1

Galatasaray – Göztepe = 4-3-3

Galatasaray – Alanyaspor = 4-3-3

Trabzonspor – Galatasaray = 4-4-1-1

Galatasaray – Kasımpaşa = 4-2-3-1

Galatasaray – Erzurumspor = 4-1-4-1

Antalyaspor – Galatasaray = 4-3-3

Galatasaray – Bursaspor = 4-1-4-1

Yeni Malatyaspor – Galatasaray = 4-1-4-1

Galatasaray – Fenerbahçe = 4-1-4-1

Kayserispor – Galatasaray = 3-5-2

Konyaspor – Galatasaray = 3-5-2

Beşiktaş – Galatasaray = 5-3-2

Galatasaray – Rizespor = 4-2-3-1

Başakşehir – Galatasaray = 4-4-2

Galatasaray – Sivasspor = 4-4-2

Yani hoca sadece formasyonu değiştirerek her şeyi düzeltebileceğini düşündü sezon boyu. Kazanılan her maçın dizilişini bir sonraki haftada da uyguladı. Sonuç vermeyen her dizilişse bir sonraki hafta değiştirildi. Sabretmeksizin, gelişimler gözlenmeksizin, bir mantaliteye oturtmaya çalışmaksızın haftadan haftaya formasyon değiştirildi. Diğer parametreler? Onlara dokunulmadı. Nedeniyse hocanın formasyonu gerektiğinden fazla abartmasıydı. Çökmeyi önlemek için binanın dış cephesini başka renge boyamak gibiydi tüm yapılanlar. Duvarlar dökülürken, her yerden su akarken, çatı uçtu uçacakken bunlara bakılmayıp sadece dış cepheye bakıldı. Fatih Hoca’ya hiç yakışmadı.

8) Geriye Paslar ve Toplam Pas Sayısı

Bu bölümde de kıstas olarak iki dönemi ele aldım;

1- 2017-2018 sezonu ikinci yarının ilk 8 haftası.

2- 2018-2019 sezonu ilk yarının son 8 haftası

17-18 sezonu ikinci yarısının ilk 7 haftasında sırasıyla geriye pas sayıları: 39, 87, 39, 50, 50 ,89, 86, 56

18- sezonu ilk yarının son 8 haftasında sırasıyla geriye pas sayıları: 61, 69, 37, 86, 51, 55, 64, 63

Görüldüğü üzere geri paslarda artış var. Ortalama olarak değil ancak süreklilik bakımından artış var. Aynı şekilde toplam pas sayılarına bakalım. Bu kez 2017-2018 sezonu ikinci yarı ilk 8 haftası yerine 2017-2018 sezonu ilk 8 haftasını koyalım.

İlk dönem: 481,587,492,393,623,586,525,583

İkinci dönem: 484,465,381,557,388,451,412,416

Yine görüldüğü üzere o şaşalı döneme göre epey düşük sayıda pas yapabilen bir takım var. Dolayısıyla rakibe topla daha fazla oynama şansı veriliyor. Bu da kalenizde pozisyon ve goller olarak geri dönüyor. Örneğin bu sezon takım golü attığında birçok kez hemen ardından gol yedi. Zaten fazla olmayan topa sahip olma ve oyuna hükmetme oranı geriye çekilerek daha da düşürüldü ve rakipler hep bu sayede golü buldu. Oysa geçtiğimiz sezonun ilk 8 haftasında golü attığında daha da asılan, asılmadığı anlarda da bolca pas yapıp rakip hücumcularını bunaltan bir Galatasaray izliyorduk. Arada çok fark var. Alttaki görsellerden de görebiliriz.

 

9) Stoperler Arası Mesafe

İki stoper arasına boğaz köprüsü kuracak mesafe koyduğunuzda Puyol’la Terry’i en formda haliyle yan yana koyarsanız dahi yine çok pozisyon verirsiniz. Burada sorun Maicon’dan ziyade defansif plandaki eksiklik.

turuncu noktalar savunmanın topu uzaklaştırdığı, deyim yerindeyse rastgele diktiği bölgeler – Bursa maçı-

Görüldüğü üzere top geldikçe stoperler rastgele uzaklaştırmışlar. Bunun nedeni ne? Demek ki stoperler topu aldığı vakit yakınında takım arkadaşı yok, herkes uzakta. Ozan Maicon’a bakıyor Maicon başka diyarda, Maicon Ozan’a bakıyor Ozan başka diyarda. Sonra da vuruyorlar karambole. Halbuki sıkı bir takımda stoperler arası mesafeniz kısa olsa, orada kaleciyi de oyuna sokup rakibi bezdirebilirsiniz. Bir tık ilerisinde burada kapılan toplarla hücuma çıkıp golü bulabilirsiniz ama stoperlerinizin bu kadar birbirinden uzak olduğu hiçbir maçı gol yemeden bitiremezsiniz.

10) Hücum Hattındaki Kargaşaya Bir Türlü Son Verilemedi

Kimin nerede oynadığı belli değil. Bir onyekuru forvette bir sinan(son dönemde yok ama sezonun büyük bölümünde oynadığı için katıyorum), bir devre eren. İki kanat yer değiştiriyor, bazı aralıklarda belhanda kanada geçiyor. Ndiaye arkadaşlarının açığını kapatmak için bir oraya bir buraya gidiyor derken düzen kayboluyor. Kaldı ki mevkisi belli olmayan adamla ne kadar hücum organizasyonu çalışabilirsiniz bu da ayrı bir konu. Hoca bir öyle bir böyle sürekli istikrarı bozuyor. Yine söylüyorum forvet yokluğu bunda bir etkendir ama kargaşada fatih hocanın da payını unutmamak gerekiyor. Oyuncu mevkileri ve takım dizilişleriyle bu denli çok oynamamalıydı.

11) Oyuncu Grubuna Yapılan Taktiksel Sunum Yetersiz

Analiz raporları ve hocanın kafasındaki oyun yapısı oyunculara iyi entegre edilememiş. Yaz kampının başında futbolcuları toplayıp, ”arkadaş biz önümüzdeki yıl şunu oynayacağız, biz bunları yapacağız veya yapmaya çalışacağız” diyen olmamış. Yani net bir oyunla yola çıkılmamış. Parça parça taktiksel kombinasyonlar ve maç maç futbolculara iletilen analizlerle futbolcuları tatmin etmek pek mümkün değildir. Deyim yerindeyse onlara büyük resmi göstermek gerekir, algılamaları ve sahaya yansıtmaları adına. Ve daha da önemlisi kafanızdaki taktiğe oyuncuları inandırmanız lazımdır.

Luis Enrique bu konuda şöyle der: ”Sahadaki 11 oyuncu da taktiğinizi uygulamalı, yoksa işe yaramaz. Saha içinde birlikte hareket etmeliler. İ̇yi bir antrenör, oyuncularının kendi vizyonuna inanmalarını ve bu doğrultuda hareket etmelerini sağlar. Bir oyuncunun bunu sırf hocası istiyor diye yapması sorun yaratır. Oyuncular buna inanmalı.”

Bir hafta 4-2-3-1 bir hafta 4-4-2 bir hafta 4-3-3 oynayarak, dört günde 5-3-2’den 4-4-2’ye geçerek, Ndiaye’yi bir maç 6 bir maç 8 numara oynatıp Feghouli’yi bir maç kanat bir maç on numara oynatarak oyuncuları sisteme ikna edemezsiniz. Bugünden yarına köklü değişiklikler yapıp oyuncuların kafanızdaki sisteme inanmasını bekleyemezsiniz.  Her pozisyon değişimi oyuncu için organizasyondaki rolü ve pas bağlantıları açısından sıfırdan başlamak oluyor. Ya da bir gün kenara çekip, ‘’Bu sezon kanatlardan içe kat ederek oynamanı istiyorum.’’ dediğiniz futbolcuya iki hafta sonra ‘’Sana söylediğim her şeyi unut, artık çizgiden hücum edeceğiz.’’ diyorsunuz. Böyle yaparsanız oyuncu size inanmaz. İnanmadığında da yeterli performansı veremez. Tüm bu durumun farkında olmayan teknik direktör de maç sonları çıkar ve oyuncularının istediği futbolu oynayamadığından dert yanar. On günde üç kez formasyon değiştirip, oyuncuların saha içi rollerini değiştirdiğinizde futbolcuların performanslarının gerilemesi de son derece normal. Bu tip durumlarda yakınmak ise haksız oluyor.

12) Simetri Bozukluğu, Öngörülebilirlik, Yaratıcı Oyuncu Yokluğu

Kavis hattına dikkat. Rodrigues, Selçuk İnan, Muğdat Çelik, Eren Derdiyok. Bu dörtlü takımın hücumda sol yarımını oluşturuyor. Peki böylesi düz, öngörülebilir bir grupla sol tarafı ne kadar etkili kullanabilirsiniz? Bunların tümünü aynı yarıma koyarak asimetriye neden oluyorsunuz. Rakip takım soluna daha fazla futbolcu konumlandırıyor sağda eksilme pahasına. Zira zaten bu dörtlü pek de tehlike yaratamaz rakip kalede. Daha da doğrusu bu dörtlü topu rakip kaleye taşıyamaz. Birilerinin götürmesi gerekiyor topu. Karşı takım da topu götürecek ender futbolculara odaklanıyor. Yani rakibin işini kolaylaştırıyorsunuz savunmada.

Öngörülebilirlik ve Yaratıcı Oyuncu Yokluğu

Öngörülebilir olmanız için illa tüm düz futbolcularının aynı yarımda yer alması gerekmez. Baktığımızda Eren, Muğdat, Sinan, Rodrigues (topu taşıyan değil son üç dört pasta yer alan bir parça), Fernando, Selçuk, Donk’ tan hiçbiri topu rakip kaleye taşıyabilecek türde oyuncular değiller. Ancak ve ancak Belhanda, Feghouli ve bazen Onyekuru bu işi yapabilir. Sadece 3 futbolcu bu işi yapabilir ama onlara da markaj uygulandığında ölü bir hücum hattınız oluyor. Bu durumu önlemek için takıma tek başına maç aldırabilecek, uzaktan şutu olan ve yaratıcı bir skorer gerekiyor.

13) Futbol Epidemiyolojisi, Topla Oynama ve Şut Oranları

Günümüz futbolunda artık hemen her nicel detayın istatistiği tutulmakta. Bu da yorumlamada kolaylıklar getirmekte. Ancak bazen, devasa veri tabloları insanların kafasını karıştırıp alakasız sonuçlara varmalarına da yol açabiliyor. Dolayısıyla yığınla parametre arasından bazılarını ”anlamlandırmak” gerekiyor. Geçmiş maçlar ve yakın dönem sonuçları ele alınarak yapılan çalışmalarda, futbolda anlamlıya ‘yakın’ bulunan sadece iki istatistik var: Topla oynama oranı (pas) ve isabetli şut sayı/oranı

Szwarc’ın 2007 yılında, 1997-2003 yılları arasında şampiyonlar ligi finallerinin analizini yaptığı çalışmada müsabakaları kazanan takımların toplam pas sayılarının, olumlu pas sayılarının ve pas başarı yüzdelerinin kaybeden takımların ortalamalarından daha yüksek olduğu belirlendi. Yine 2015 yılındaki bir çalışmada 2014 FIFA Dünya Kupası’nda ilk 4 takımın yüksek bir pas başarı yüzdesine sahip olduğu tespit edildi. Almanya Birinci Ligi’nde yapılan bir araştırmadaysa maçları kazanan takımların şut ortalamalarının 15.98, kaybeden takımların şut ortalamalarının ise 10.76 olduğu belirtiliyor. Bir diğer 2014 FIFA Dünya Kupası incelemesinde de rakibinden fazla şut çekmenin %13, kaleye isabet eden şut sayısının fazla olmasının da %48 oranında karşılaşmayı kazanmaya etki ettiği sonucuna ulaşılıyor.

Son derece güzel bir çalışma, 2012-2013, 2013-2014 sezonlarında Avrupa kupalarına katılan Türk takımlarının kazandıkları 19 müsabakada topa sahip olma yüzdelerinin ortalamalarını %52,63 olarak tespit ediyor. (Yani kazandığımız her maçta rakiplerimizden fazla topla oynamışız, topla oynamada geride kaldığımız hiçbir maçı kazanamamışız.) 2008-2009 sezonunda İspanya Ligi’nde 20 takımın topa sahip olma yüzdelerinin araştırıldığı bir araştırmada da, lider Barcelona’nın %64,3 ile en yüksek topa sahip olma oranına, son sıradaki Recreativo takımının ise %48,1 ile en düşük topa sahip olma oranına sahip olduğu belirtilmiş. Ayrıca ligin ilk 6 sırasındaki takımların genel olarak diğer takımlardan daha yüksek topa sahip olma oranına sahip oldukları da araştırmanın bir diğer sonucu olmuş.

Ancak tüm bu verilere rağmen kesin anlamlılığı bozan istisnai ve sayıca çok örnek mevcut olduğundan pas ve şutun yanında oyunun diğer detaylarında da üstün olma şartı görüldü. Sonuç olarak müsabakalarda galip gelmek için topa sahip olmanın ve topla oynamanın tek başına yeterli olmadığı, rakip yarı sahada taktiklerin doğru şekilde kullanılması gerektiği noktasına varıldı. Yine de en başta dediğim gibi, futbol istatistikleri içinde anlamlıya en yakın istatistiklerin pas sayısı ve oranı ile şut sayı ve oranı olduğu ortaya çıktı. *(bu ne için)

Galatasaray’ın 2017-2018 sezonundaki (tüm turnuvalar) ortalama toplam pas sayısı 491,11. Bu sezona bakalım, kaç? 460,5. Yine geçtiğimiz sezonki topla oynama oranı %55,7 iken, bu sezon bu sayı %55,1’e düşüyor. Pas olayını sadece top çevirme olarak algılamayalım, pas sayısı ve topla oynama oranı arttıkça ”ileri” pas sayısı da yani skora etki etme potansiyeli taşıyan pas sayısı da artıyor. Gelelim şut parametresine; 2017-2018 sezonunda maç başı şut ortalaması 14,35. İsabet oranı da %42. Bu sezonsa maç başı şut ortalaması %12,37 ve isabet oranı %34,5. Bunların yanında ortalama şut mesafesindeyse negatif anlamda artış var. Geçen sezon 17,99 metre olan istatistik bu sene 18,66. Yani demek istediğim, futbolun en anlamlı bulunan iki parametresi takımımızın yaşadığı düşüşü gayet net şekilde gösteriyor. Sadece puan ve sıralama değil, performans olarak da bir kayıp söz konusu. Daha da doğrusu, performans kaybı olduğu için puan ve sıralama kaybı söz konusu.

14) Fatih Hoca ve Yetersiz Psikolojik Hamleleri

Futbolda bazı teknik direktörlerin ufak bir el kol hareketi bile rakibe karşı size avantaj sağlayabilir. Bu modelin bayrak taşıyanlarından Sir Alex Ferguson da teknik direktörlüğü bıraktıktan sonra yazdığı kitabında, uyguladığı psikolojik hamlelerin ne kadar işe yarar olduğunu ve bunları kasten uyguladığını açıklamıştı. Aynı kitabında Ferguson şunları dedi:

”Sıradışı numaralar yapmaya çalışıyordum. Artık klasikleşmiş, sezonun ikinci yarısında tempomuz ve azmimiz yükselecek sözüm de bunlardan biriydi. Carlo Ancelotti’nin 2009 kışında bunu çözdüğünü gördüğümde şaşırmıştım. Aşağı yukarı şöyle bir cümle söylemişti: ‘Alex, United’la sezonun ikinci yarılarında daha güçlü olduğunu söylüyor ama biz de öyleyiz.’ Gerçekten bunu her sene yapardım. Sezonun ikinci yarısını bekleyin derdim. Ve gerçekten de işe yarardı. Bu sözler oyuncularımızın zihnine işlediği gibi, rakipler için de sürekli zihinlerini kemiren bir korku unsuru olurdu. Onların gözünde Machester United sezonun ikinci yarısı bir işgal ordusu, bir cehennem azabı haline gelirdi.’’

Aynı şekilde maç içinde parmaklarımla saatime vurmam da bir diğer psikolojik manevraydı. Maç esnasında saatime pek bakmazdım, arada bir göz atsam da oyunun ne kadar durduğunu ve kaç dakika süre ekleneceğini kestirmek zordu. Burada işin püf noktası, bu hareketin bizim futbolcularda değil de rakip takım üzerine bir etki yaratmasıydı. Saatime vurup el kol hareketi yaptığımı gören rakipler telaşa kapılır, oyuna 10 dakika uzatma ekleneceğini düşünmeye başlardı. Herkes United’ın son dakika golleri atmada ne kadar başarılı olduğunu biliyordu. Saatime vurduğumu gören rakipler bize karşı, sonsuz gibi gelen bir süre boyunca defansa kapanmaya kendilerini mecbur görürlerdi. Kendilerini kuşatma altında hissederlerdi.”

Küçücük detayların bile nasıl psikolojik etkiler bıraktığını görüyoruz. Fatih Hoca ise sırf kenardaki varlığı, duruşu bile başlı başına psikolojik etki olmasına rağmen Ferguson tarzı hamleleri yeterince yapmıyor. Oysa yapsa, atıyorum maçın son periyodunda skorboard’u gösterip tribünlere göz kırpsa, saatini gösterse, elleriyle hücuma çıkın saldırın dese, ki bunların bir kısmını geçmişte yaptı sıkça. Ya dördüncü dönem… Ya topyekun bir uysallık ya topyekun bir sinir ya da açıklamalar… Evet, Fatih hocanın bu sezonki demeçleri yüzde yüz doğru ama eksik. Rakiplerin psikolojisini bozacak sözlerdense mertlik temalı konuşmalar. Mesela suyun öte yanı kalıbı çok güzeldi, peki bu söz rakip psikolojisinde olumsuz etki eder mi? Hayır. Ya da hakemler üzerinden TFF ve hükümet eleştirileri. Hepsi on numaraydı, söylenmesi gerekiyordu. Ama rakiplere etki edecek şeyler miydi? Hayır. Halbuki o satırların aralarına bir ”pazar günü saat 20:45’te Galatasaray şampiyonluğunu ilan edecek.” tarzında cümle sıkıştırılsa veya Mustafa Denizli’nin 26. hafta kehaneti gibi bir söz söylense rakiplerin eli ayağı birbirine dolaşırdı. Fatih Hoca eskiden bu işleri severdi ama maalesef artık daha garantici davranıyor.

Bir başka konuysa maç sonu basın toplantıları. Puan kayıplarından sonra hocanın suratı üzgün, yılgın, sanki gücü kalmamış, umudunu yitirmiş gibi. Bunu izleyen Başakşehir futbolcuları daha da motive olmaz mı? Şenol güneş ve oyuncuları, ”Fatih Terim’i izleyin ne kadar kötü durumdalar, bu sezon onları rahatça geçebiliriz.” demez mi? Kaybedilen maçın sonunda basın toplantısında veya devre arasında konuşma düzenleyip rahat bir tavır sergileyip, kimse merak etmesin ikinci yarıda artan performansımızla rahatça şampiyon olacağız dese rakipler psikolojik bir travmaya maruz kalmaz mı? Örnekler çoğaltılabilir. Serdar Aziz, Ozan Kabak meselesi yine. Tam devre bitimine zor da olsa girilmiş, transferlerle ikinci yarı şampiyonluk havası esiyor ama bir anda Serdar Aziz olayı patlak veriyor, Ozan Kabak gündemi oluşuyor ve tekrar taraftarın sinerjisi kayboluyor. Neden olumlu havayı bozuyoruz kendi ellerimizle? Sorun biraz da burada. Fatih Hoca dünyanın en karizmatik teknik adamlarından biri olma kozunu daha iyi kullanmalıdır.

15) Kondisyon Sorunu

Hiç kimse kusura bakmasın, bugün dünya futbolunda fizik gücü – kondisyonu en çok tiye alan topluluk Türkler. Futboldan çok anladığını sanan, hala 70’lerin zihniyetiyle futbolu yorumlayan insanların kafa şişirmesinden başka şey değil bu durum. Yani ”Son beş on yılda, çok koşmadan şampiyon olmuş şampiyonlar ligi kazanmış bir tane takım say” dediğinizde bir hışımla laf bastırmaya kalkıyorlar. Argüman hak getire. Nerede çok koşmadan şampiyon olan, Şampiyonlar Ligi kazanan takım? Bulun alnınızdan öpeyim. Kalmadı artık öyle işler. Bugün 110 km altı koşan üst düzey takım yok gibi bir şey. Bizim ligimizdeyse 110 ve üstü mucizevî sayılar olarak gösterilmekte. Yakın zamanda ligimizin en diri, en koşan takımlarından Konyaspor ve Akhisarspor gibi ekiplerin bile Avrupa’da nasıl perişan olduğunu (fiziki açıdan) hepimiz izledik. Hem de deyim yerindeyse sıradan takımlara karşı perişan olmalarını izledik. Hiç uzağa gitmeyelim; Genk, Beşiktaş’ı İstanbul’da duman etti. Anderlecht üç sene önce Galatasaray’ı duman etti. Molde, zamanında Fenerbahçe’yi duman etti. Yani küçümsediğiniz  takımlar, bizim büyüklerin tozunu attırdı. Bunu nasıl yaptılar? Fizik güçleriyle. Çok koşarak, diri kalarak, çevik olarak. Bizse bu acı tecrübelerden ders çıkartacağımız yerde inatla, artan bir kibirle ”o zaman atlet transfer edelim takıma’’  diyerek dalga geçiyoruz. Oyuncularına toplamda bir kilometre fazladan koşturmaya çalışan Simeone, Klopp ve Guardiola’yı küçümsemekten başka şey yapmıyoruz.

Fatih Hoca ve ekibinin bu konuda ne denli yetersiz kaldığı şu an çok net ortada. Takım yaz boyunca yatmış, gerekli bilimsellikten uzak antrenmanlar yapmış. Takımda rezalet bir tablo söz konusu fiziki bakımdan. 60.dakikadan sonra takımın pili bitiyor. Oyun aklı olan tüm takımlar bu sene Galatasaray’ın fiziksel zaaflarından fazlaca faydalandı.

16) Büyük Teknik Direktörlük

Ne olursa olsun, Fatih Hoca’nın en formsuz hali bile Tudor’dan veya diğerlerinden iyidir derken biraz da bu tarz etkenlerden demiştim. Büyük teknik direktörlük başka bir şeydir. Nasıl büyük teknik direktörlük? Riekerink’i hatırlayın, Tudor’u hatırlayın… Bir maç kaybettik mi karalar bağlanır, iki maç üst üste kaybedildiğinde camiada fırtınalar kopardı.  Şimdiyse dönüp Terim’e baktığınızda durum öyle değil. Deplasmanlarda üç yediğiniz maçlardan sonra bile, iki üç ay boyunca sadece iki kez lig galibiyeti görseniz bile çok da endişelenmiyorsunuz. Birkaç takviyeyle bu seneyi şampiyon bitirebiliriz diyebiliyorsunuz. İşte bu büyük teknik direktörlüktür.

17) Forvet Yokluğunun Oyuna Etkisi

Bir takım net forvettense sahte dokuz ile oynayabilir, ancak sahte dokuzla oynamak istiyorsanız bu bölgede kullanacağınız futbolcunun ya Alex (Mertens) gibi teknik ya da Gabriel Jesus gibi yüksek doz koşan biri olması gerekir. Galatasaray’a dönüp baktığımızda elde hiç bu tip bir eleman olmadığını görüyoruz. Ne Sinan ne Onyekuru ne Rodrigues ne Muğdat bu kalıba uyuyor. Eren’i zaten saymıyorum. Elinizde bu kalıpta biri olmadığı için de oraya koyduğunuz futbolcu hücum setlerinin organizasyonunu sağlayamıyor. Ne pas istasyonu olabiliyorlar ne rakip savunmayı koşularıyla afallatabiliyorlar ne de yaratıcılık katabiliyorlar. Daha da vahimi, bu saydıklarım olmadığı gibi üstüne bir de fizik olarak inanılmaz kötü futbolcular oldukları gerçeği var. Geçtiğimiz sene Gomis sırtına iki tane rakip savunmacıyı alıp yarı sahada gezdirirken şimdiyse rakip savunmacının bir omuz temasıyla Sinan, Onyekuru, Rodrigues ve Muğdat’ı marke edebildiğine şahit oluyoruz. Ceza alanında ”kaybolan” bir forvetiniz varken içeriye girmek de zorlaşıyor. Hatta girmiyorsunuz, çünkü pas verildiğinde rakip savunmadan kurtulup topu alabilecek bir oyuncunuz yok o bölgede. Haliyle ceza sahasına giremeyen bir takım olduğunuzu bilen rakipler, hücumdaki organizasyonlarınızı kolaylıkla öngörebiliyor. Öngörülebilen, kolay önlem alınabilen bir takım oluyorsunuz. Yine geçen sene Gomis’i mi Rodrigues’i mi Feghouli’yi mi Belhanda’yı mı öncelikli marke edeyim diyen rakipler şimdi, Galatasaray’ın forveti zaten yok, o bölgede önlem almaktansa öncelikli olarak Rodrigues ve diğer kanadı (artık her kimse) marke eder, hücumlarını komple kilitlerim diyor, ki öyle de oluyor. Rodrigues topu aldığında 2 tane rakiple burun buruna geliyor, diğer kanat aynı şekilde. Yeri geliyor bunu Belhanda’ya uyguluyorlar. Çünkü rakip takımların marke edebilme opsiyonları arttı. Bakın bir forvet nelere yol açtı. Daha, son vuruşlardaki ”bitirici forvet” etkisine değinmedim bile. Hepsini geçsek, sadece Onyekuru’nun, Eren’in, Sinan’ın kaçırdıklarını atsalar dahi bugün devreyi 6-7 puan önde kapatabilirlerdi.

Küçük notlar:

*2018-1019 sezonunun ilk 17 haftasında Galatasaray’a karşı 4-4-2 oynayıp kazanan takım olmadı. Oynanan dört maçın üçünü Galatasaray kazandı, biri berabere bitti.

*Galatasaray ortalama 460 pasla son 4 sezon içinde en az pas yaptığı sezonunu geçiriyor.

*Fatih Hoca, art arda en çok puan kaybettiği dönemi yaşıyor.

18) Futbolda Taktikler ve Galatasaray’da Uygulanması Gerekenler

Çift 8 numaralı sistem ve bir ütopya: Değişken 4-4-2

Bu yapıda (klasik 4-1-4-1) Belhanda ve Ndiaye ikilisi denendi. Ancak sorun şu ki Ndiaye bu kadar önde oynamaya müsait bir merkez oyuncusu değil.

İstenilen sistemde deliciliği ile iş yapabilecek ama top tekniği ve oyun zekası bakımından çift 8 numara formatına ters düşecek biri. Belhanda ise hem deliciliği, hem de oyun aklı ve becerisiyle o bölgeye cuk oturan bir isim. Dolayısıyla Belhanda’nın yanına bir tane daha 8 numara alma gereksinimi doğdu. Zaten Feghouli’nin devre sonuna doğru merkez orta sahada oynatılmasının amacı da buydu. İdareten sistemi işletmek. Nitekim Feghouli yaratıcılığı ve zekasıyla geçici süreliğine önemli bir katkı sağladı. Peki Feghouli – Belhanda ikilisi sistemi götürür mü? Maalesef yine hayır. Zira Feghouli’nin dezavantajı da mücadele gücü. Konum gereği futbolun en kırıcı noktalarından birinde (8 numara konumu) daha diri, fizikli futbolcular oynamalıdır. Aksi halde pozisyon üreteyim derken ikinci bölgede kaptırılan toplarla kalende tehlikeler doğabilir.

Bir insana iki beyin takmak gibi esasında. Çift oyun zekası, çift yaratıcılık, çift hız, çift hücum merkezi, çift hücum bariyeri. Tek iş, seçilecek iki oyuncunun mücadele gücünün düşük olmamasında. Sadece şöyle bir soruna yol açabilir. Arkalarına bir tane ön libero (süpürücü) koyma gereksinimi olduğundan statik 4-4-2 oynama şansınız yoktur. Bunun çözümü ise hareketli stoper kullanımı. Hareketliden kasıt maç içinde mevki değiştirebiliyor olması. Şöyle ki; takım hücuma çıktığında, özellikle de iç saha maçlarında, iki stoperin birden geride durması gereksizdir ki Fatih Hoca da bu gereksizliği bildiğinden stoperleri orta çizgi civarına çekerek onları mümkün olduğunca oyunun merkezine yakın tutmaya çalışır. Bunun modern versiyonundaysa hücum sırasında bir stoper ön liberoya geçebiliyorsa 4-4-2’nin 4-2’si sağlanmış olur. Çift 8 numara ile hücumda fark yaratırken arkadaki sertlik ihtiyacını da giderirsin. Ayrıca rakip sahadaki 6 hücum elemanı ile sayısal üstünlük kurulur. Top kaptırıldığında da Simeone hattı dediğimiz, önde 2 forvet, arkalarında 4’lü orta saha-kanat grubu ile çizgi savunması yapılabilir. Ön liberodaki stoper de yumuşak bir geçişle mevkisine döner. (Arkada kalacak stoper hızlı, ön liberoya geçecek olansa bu mevkinin gerekliliklerine hiç yoksa asgari düzeyde sahip olmalıdır.)

5’li savunma ve Galatasaray’daki hatalı uygulamaları

Beşli savunmada (veyahut defansif 3-5-2) savunmayı geliştirmek adına, hücumdan bir kişi eksiltildiği için buradaki beşlinin parselizasyonunda yaşanacak en ufak sorun dahi yenen büyük ataklarla sonuçlanabilir. Zira rakip takım senden ön bölgede bir kişi fazladır. Verilecek boşluklarda rakibin o bölgedeki zaafı değerlendirmesi kolaylaşır. Bu nedenle, şekildeki hizayla, derinlik ve mesafelere dikkat ederek dizilmek doğrudur.

Takımda uygulanan beşli savunma ise hatalı uygulamalar içeriyor. Paragrafın sonundaki görselde daire ile işaretli alanların karşı takım için ne denli büyük bir maden olduğunu görebiliyor olmalıyız. Mariano’nun geriye dönüşlerdeki sıkıntısını da bahsi geçen duruma eklediğimizde beşli savunmada görülecek hasarın miktarının artacağını söyleyebiliriz.

 

İlgili düzende, ciğersiz bekler ve pozisyon bilgisi yüksek kenar stoperler kullanılmalıdır ki duruş hataları minimuma indirilsin. Aynı şekilde bu düzende takım halinde geriye dönülmediğinde savunma ve santra arasında oluşacak bölgede ciddi zafiyetler doğabilir. Topu kaybettin Rodrigues geriye dönmeyip rakip sahada kaldı, forvetin aynı şekilde. Sinan gümüş desen dönse bile refakatçi, ön liberondaki Fernando / Donk hantal. Yani daha bek stoper konumlarına gelmeden bile bahsettiğim geriye dönüş sıkıntısı yaşandığında yenilecek gollere davetiye çıkartılmış oluyor. Kısacası bizde beşli savunma yalan oluyor. Schalke nasıl uyguluyor? Statik değil, dinamik!

19) Transfer Listesi

2 yıllık kiralık, 1 milyon Euro, 6-8 numara
500 bin Euro bonservis, forvet-kanat-merkez orta saha
bonservissiz, ön libero
3-5 Milyon Euro, kanat
bonservis yok, Forvet
Bonservis yok, forvet

 

Bonservis yok, Forvet
3-5 Milyon Euro, Stoper

 

Ekstra:

Maliyeti Yüksek – Forvet, Kanat, On Numara
Kiralık (bedelsiz), Sağ Bek
Kiralık(bedelsiz), Kanat

 

Kiralık (bedelsiz), On Numara

20) Fatih Terim

Açıkçası Fatih Terim için ligin ilk yarısı biraz hayal kırıklığı oldu.  Forvet yokluğu dolayısıyla çok haklı olduğu konular da vardı ancak o kadar büyük hatalar yaptı ve o kadar hızlıca kredi tüketti ki (kredisi bitmez o ayrı konu) devre sonuna doğru bizzat ciddi düzeyde eleştiri topladı. Eleştiriler doğruydu. Ancak yukarıda bir bölümde de değindiğim gibi, büyük teknik direktörlük başka bir olay. Hoca taraftara o güveni bir şekilde veriyor. Elbette takımın oynadığı oyundan, verdiği ışıktan bahsetmiyorum. Bugün ciddi oranda bir Galatasaray çoğunluğu, şampiyon olacaklarını iddia ediyor. Peki, bu iddialarına dayanak saha içindeki futbol mu, saha kenarındaki Terim mi? Sanıyorum cevap, sorunun muhataplarının bütününe yakınında Fatih Hoca. İşte bu güveni tüm camiaya aşılayan Terim’den büyük bir değişiklik ve akabinde müthiş bir toparlanma bekliyorum. Böyle bir değişime imza atacak tek ismin fatih Terim olduğunu herkes gibi ben de biliyorum.

Son olarak, 2019 yılının başta siz değerli okuyucularımız olmak üzere, Plase Dergi ekibi ve tüm canlılar adına (evet canlılar) güzel geçmesini diliyorum.

This website uses cookies to improve your experience. We'll assume you're ok with this, but you can opt-out if you wish. Accept Read More